MÜSLÜMAN ÜLKELER NEDEN ÇÖKÜŞ SÜRECİ YAŞIYOR —– ALINTIDIR

MÜSLÜMAN ÜLKELER NEDEN ÇÖKÜŞ SÜRECİ YAŞIYOR

Türkiye de benzer bunalımda…

müslüman ülkeler neden çöküş süreci yaşiyor ile ilgili görsel sonucu

SADIK USTA

ADAM SMITH’E GÖRE UYGARLIKLARIN YÜKSELİŞİ

Büyük İngiliz düşünürü Adam Smith, kısaca Ulusların Zenginliği (ilk kez 1776’de yayımlanmıştı) adıyla bilinen eserinde, milletlerin (devletlerin) hangi koşullarda yükselişe geçerek refah ve mutluluğa eriştiklerini ekonomi politiğin kavram ve araçlarını kullanarak inceler.

adam smith ulusların zenginliği ile ilgili görsel sonucu

Adam Smith’in insanlığın geleceğine ilişkin ümitlerinin, tasarılarının ve özlemlerinin neler olduğu sorununa, daha sonraki yazılarımızda eğileceğiz.

Özellikle de onunla ilgili “modern hurafeler”in neler olduğuna…

Fakat şu anda bizi ilgilendiren Adam Smith’in milletlerin refahının, yükselişinin ve mutluluğunun nasıl gerçekleşeceğine dair düşünceleridir.

Smith söz konusu eserinde ulusların yükselişini ve sahip oldukları zenginliği devam ettirmelerini, onların “toplumsal işbölümüne dayanan üretim ve bölüşüm ilişkilerindeki uyumda; devlet yöneticilerinin uygulayageldikleri politikaların doğal özgürlüğe uygunluğunda” görür.

Ona göre bu sürecin en iyi şekilde gerçekleşebilmesi “ulusların doğal koşullarının”, “ulusu meydana getiren toplumların gelenek, alışkanlık, yetenek ve becerilerinin” ve “siyasetin yöneldiği doğrultu”nun birbirini bütünleyen şekilde düzenlenmesine bağlıdır. Bütün bu faktörleri optimum dengede birleştiren toplumlar başarılı olurken, bir şekilde tökezleyenlerce önce durağanlaşır sonra da çürümeye doğru yol alırlar. Bu bir kader değildir ve Çin örneğinde olduğu gibi tersyüz edilebilir; (Smith’in Çin’e yönelik öngörüsünü başka bir yazıda dile getireceğiz), ama bunun gereğinin yerine getirilmesi şarttır.

ibni haldun mukaddime ile ilgili görsel sonucu

Adam Smith’ten tam 400 yıl önce İbn Haldun da uygarlıkların (siz buna kavim, halk ve devlet deyin) nasıl yükseldiklerini ve sonra nasıl çöküşe geçtiklerini öğretici eserinde (Mukaddime) anlatır.

İBN HALDUN’DAN UYGARLIK DERSLERİ

İbn Haldun eserinde, uygarlıkların yükseliş sürecinin sadece üç kuşakla sınırlı kaldığını dile getirir. Hatta ona göre “her devlet, üç kuşak sonra asabiyet açısından çürümeye uğrar ve başka devletlerin boyunduruğu altına girer.”

Birinci kuşak kuruluş sürecinin coşkusunu üstlenir, ikinci kuşak üretimin ve zenginliğin (birikimin) kaymağını yer (bizce kültür ve sanat da en çok bu dönemde ortaya çıkar) üçüncü kuşaksa bozulma ve çürümenin canlı timsali olur.

Hatta İbn Haldun, bir teşbihte bulunarak uygarlıkları ırmağa benzetir, yatağı hiçbir zaman kurumayan bir ırmağa.

Bu ırmak bazen çölden, bazen de kırsal kesimden kaynaklanır ama illa ki denize doğru akar.

Akarken tepelere rastlar, zorluklar yaşar ve boynunu büker, eğilir, kıvrılır ve zorlanır ama sonra bütün bu süreçlerin üstesinden gelir ve yeniden gürül gürül, adeta koştururcasına denize akın eder.

Yani, uygarlıklar da kimi zaman durağanlaşırlar ve hatta çürüme belirtileri gösterebilirler.

Son bir örnek daha; ünlü hocalarımızdan Hilmi Ziya Ülken’in çok öğretici bir eseri var, Uyanış Devrilerinde Tercümenin Rolü

Artık bu türden eserleri kaç kişi okuyor, onu da bilmiyoruz…

Hilmi Ziya Ülken Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü... ile ilgili görsel sonucu

Bu eserinde Ziya Ülken Hoca iki şey anlatır: birincisi; her yükselişe geçen uygarlık (devlet) atılım yaparken kendisinden önceki uygarlıkların bilimsel, edebi ve siyasi birikiminden yararlanır; ikincisi ise; nasıl ki İslam uygarlığı yükselişe geçerken Antikçağın yarattığı felsefi, bilimsel ve sanatsal birimini özümsemişse, Rönesans’la birlikte yükselişe geçen Batı uygarlığı da Doğu’nun 9.-13. yüzyıllar arasında yarattığı birikimden oldukça faydalanmıştır.

Sahi aynısı Cumhuriyet’in başlarında da görülmemiş miydi?

Cumhuriyet döneminin başlarındaki ekonomik, bilimsel ve toplumsal atılımı kısmen Doğu ve Batı uygarlıklarının birikimini yansıtan eserlerin tercümelerine borçlu değil miyiz?

İnsanlık ve uygarlık tarihi,  bir ölçüde kavimlerin, halkların ve ulusların (devletlerin de diyebiliriz) yükseliş ve yıkılış tarihidir.

Tarih ana, yükselişe geçen halkları ve ulusları kutsarcasına koca memeleriyle beslerken, bazen çok acımasız da olur.

Yükselişin gereğini yerine getirmeyen halklara ve uluslara bir anlık bakışını bile reva görmez.

Çürüdükleri anda onlardan sütünün bir damlasını bile esirger ve acımadan tarihin çöp tenekesini boylamalarını adeta teşvik de eder.

ÇÖKÜŞÜ KAÇINILMAZ KILAN SÜREÇLER

Bugün ülkemizde, İslam uygarlığının duraksama dönemini ve hatta sonra çöküş sürecine girerek içinde bulunduğumuz bugünkü acıklı tablonun nasıl ortaya çıktığını merak eden birçok insan var.

Bunların nedenlerini kısa bir makale çerçevesinde tartışma imkanımız yok, ancak ilgili olanlara, editörlüğünü üstlendiğimiz ve çeviriyle de katkıda bulunduğumuz bir diziyi hatırlatmakla yetiniyoruz: Bilimin Türk-İslam Kaynakları dizisi.

Doğu ve Batı’nın saygın bilim insanlarının eserlerinden yapılan bir derlemedir (Kaynak Yayınları) bu…

Peki, aralarında günümüz Türkiye’sinin de bulunduğu Müslüman toplumlar neden geriledi ve çöküş neden yaşandı?

İbn Haldun’un da bahsettiği “malzeme yorgunluğunun” önemli bir etkisi olmalıdır.

Ancak sanırız bu çöküşün en önemli nedeni, bilimin ve üretimin kazanımlarını verimli açıdan değerlendirmeyen, hatta ilk birikimi adeta har vurup harman savuran, elinde ne var ne yok hepsini tüketen, yeni bir artı değer yaratmadan göz boyamayı esas alan, bölüşüm ilişkilerindeki dengesizliği aşırıya vardırarak toplumsal barışı ve huzuru bozan yönetimlerin varlığı olmalıdır.

Çünkü 10.-13. yüzyıl aynı zamanda büyük isyanların patlak verdiği ve Müslüman alemin kendi içinde kırk parçaya bölündüğü dönemdir de.

Müslümanlar, Avrupa ülkeleri gibi bu çatışmadan da olumlu bir sentez yaratamamıştır.

Ayrıca bilime düşman olan, bilimsel araştırmayı sevmeyen, hurafelere bayılarak kulak kabartan kuşakların yetişmesini önemseyen ideolojik-kültürel hegemonya; siyasi baskı ve daimi yasaklar, Müslüman toplumların çöküşüne neden olmuştur.

adnan adıvar tarih boyunca ilim ve din ile ilgili görsel sonucu

Moğol istilasının yarattığı tahribatların (Adnan Adıvar Tarih Boyunca İlim ve Din adlı eserinde bu teze pek önem atfetmez) da kuşkusuz büyük etkisi vardır, ancak üretimden koparak sadece fethedilen toprakların birikimlerinin üzerine oturan iktidarların aymazlıklarının ve tahribatlarının da çok büyük bir etkisi olmuştur.

Sanıyoruz Türkiye, yukarıda saydığımız koşullara benzer bir bunalım sürecinden geçmektedir. TÜBİTAK’ın 90’lı yıllarda yayınladığı birçok bilimsel eser (fizik, kimya, biyoloji, evrim, uzay-bilim vs. gibi konuları içeren ve birçoğu Nobel ödüllü yazarlara ait eserler), AKP döneminden bu yana hem yayınlanmamaktadır hem de bunların telif haklarının başka yayınevleri tarafından kullanılmaları engellenmektedir.

 Bir de not düşelim.

Pek yakında AKP hükümeti İbn Haldun’un Mukaddime’sini yasaklarsa hiç şaşırmam, çünkü pek toz kondurmadıkları ecdatları (Osmanlı’nın çürüme döneminin padişahlarından olan II. Abdülhamit) eserin basılmasını ve okunmasını yasaklamışlardı (bkz. İslam Ans., c.5/2, s.741)…

Şimdi de eğitim müfredatından hem Cumhuriyet Devrimimize hem de bilimsel kuramlara dair ne varsa sökülüp atılmaktadır…

Çöküş olmasın da daha ne olsun!

İSLAM UYGARLIĞI NEDEN ÇÖKTÜ

SADIK USTA

İSLAM UYGARLIĞI NEDEN ÇÖKTÜ ile ilgili görsel sonucu 

Arabistan’ın girişimci tüccarları, daha 6. yüzyıldan itibaren Güney Yemen’le Hindistan arasındaki deniz ticaretine hükmediyorlardı…

İSLAM UYGARLIĞI NEDEN ÇÖKTÜ ile ilgili görsel sonucu

Bugünkü yazımızda Müslüman düşünürlerin hakim sınıf ideolojisiyle hesaplaşmayı erteleyen tutumlarının (örneğin münzevi hayatın tercih edilmesi) düşünsel kaynağına değinecek ve bir bakıma düşüncelerini ifade ederken neden oto-sansüre başvurduklarını tartışacaktık.

Ama önce İslam uygarlığının gelişme ve düşüşünün kısa bir tarihçesi…

ARAP KAVİMLERİNİN BİRLEŞME SANCILARI

Arabistan’ın girişimci tüccarları, daha 6. yüzyıldan itibaren Güney Yemen’le Hindistan arasındaki deniz ticaretine hükmediyorlardı.

Kervan ganimetlerinin neden olduğu kavgalar, pusular ve kan davaları… Arapların birleşmesini engelleyen etkenlerdi.

Mekke iki bin yıldır, siyaset, ticaret ve din açısından Hicaz bölgesinin merkezi sayılırdı. Mekke aristokratlarıysa, binlerce yıllık dini ve ticari imtiyazlarını yoğun bir baskı ve sömürü sistemiyle güvence altına almaya çabalıyordu…

Bölge içten içe kaynıyordu…

Kendisini peygamber ilan edenlerin haddi hesabı yoktu…

Bir bakıma Hz. Muhammed’in etkili ve başarılı olabileceği siyasi-toplumsal iklim de hazırlanmıştı…

Hz. Muhammed’in “Allah’ın birliği ve Müslümanların kardeşliği” çağrısı, verimli toprağa düşen bir tohum misali etkili olmuştu…

İslam bayrağı, Arapları başka kavimlerle buluşturacak ortak ideolojik bir zemin yaratmıştı…

ROMA VE BİZANS UYGARLIĞININ ÇÜRÜMESİ

Bizans’ın ve Hıristiyanlığın baskıcı, diğer mezhepleri dışlayıcı tutumu, bölge kavimlerini yeni bir arayışa itmişti.

Akıllı bir şekilde tek tanrılı dinlerin gelenek ve göreneklerini benimseyen İslam, bölgedeki bütün kölelerin, yoksulların, kimsesizlerin ve dışlananların sığındığı bir vaha olmuştu…

Öyle ki Hıristiyan mezhepler (Yakubiler ve Nasturiler) bile Hz. Muhammed’e sığınmışlardı…

İşin en tuhaf tarafıysa kısa bir süre sonra Nasturi ve Yakubi alimler (o dönemde başka okur yazar da pek yoktu), Doğu’nun aydınlanmasına, bilimin bölge çapında yeniden canlanmasına katkıda bulunacaklardı.

Platon, Aristoteles, Galen ve diğer Antikçağ düşünürlerinin eserlerinin tercüme edilmesine, bunlara şerhler yazılmasına ve bir bakıma bilimsel-felsefi geleneğin Müslüman düşünürlere aktarılmasını da bunlar sağlayacaklardı.

ARAPLAR YENİ BİR UYGARLIKLA BULUŞUYOR

Araplar İslam’ın dinamizmiyle, kısa bir süre içinde Çin’den Atlantik Okyanusu’na kadar geniş bir bölgeyi inanılmaz bir kısa süre içinde fethederek birleştirmişlerdi. Kuşkusuz fetihlerin hızlı gerçekleşmesinin en önemli nedenlerinden biri, bölge halklarının İslam dinini, Roma ve Bizans’ın zulmünden kurtuluşun bir aracı olarak görmeleridir.

Araplar, fetihler sayesinde eski Asur, Sümer, Babil, Grek, Roma, Hint ve Mezopotamya, Kuzey Afrika, Anadolu uygarlıklarının birikimine sahip olma fırsatını yakalamışlardı. Bölgenin bütün kavimleri, Hz. Muhammed’in İslam bayrağı altında birleşerek feodal bir imparatorluğun kuruluşuna katkıda bulunmuşlardı.

BİLİMDE DEMOKRATİKLEŞME ÇABALARI

Abbasi döneminde, ülkenin her yanında felsefi tartışmalar yapılıyordu. İmparatorluğun önemli kentlerinde halka açık devasa kitaplıklar ve akademiler kurulmuştu. Moğollar, 14. yüzyılda ülkeyi işgal ettiklerinde bir tek Bağdat’ta, yirminin üzerinde kütüphaneyle karşılaşmışlardı.

O günün kültürel-siyasi iklimini anlamak bakımından İspanya’dan Bağdat’a giden bir din adamının, orada yaşadıklarını aktaralım:

”İki kez toplantılara katıldım, ama üçüncüsüne gitmeye doğrusu korktum.

Niçin mi? Düşünün, ilk toplantıda koyu (Ortodoks) Müslümanların ve ana ilkelerden farklı düşünen (Heterodoks) Müslümanların yanı ısıra, ateşe tapanlar, dehriyeciler (maddeciler), tanrıtanımazlar, Yahudi ve Hıristiyanlar, kısacası, her çeşit dinsiz vardı…

Her mezhebin görüşlerini savunan bir konuşmacı vardı ve bunların üstadı kapıdan girdiğinde herkes saygıyla ayağa kalkıyor ve mezhebin başı yerine oturmadan kimse yerinden kımıldamıyordu. Salon neredeyse tıka basa dolmuşken dinsizlerden biri söz aldı ve konuştu: ‘Bilimsel konularda tartışmak amacıyla toplanmış bulunuyoruz’… ‘Herkes önkoşulumuzu biliyor. Siz Müslümanlar, kendi din kitabınızdan alınmış ya da peygamberinizden kaynaklanan sözlere dayanarak, bize karşı kanıtlar getirmeye kalkışamazsınız, çünkü biz ne sözkonusu kitabınıza ne de peygamberinize inanıyoruz; buradaki herkes yalnızca insanın akıl ve mantığında temellendirilebilen nedenlere dayanabilir’ diye ekledi…

“Bu sözler, genel bir alkışla karşılandı. Bu ve benzeri sözleri duyduktan sonra böyle toplantılara neden katılmak istemediğimi artık anlarsınız. Sonra beni başka bir toplantıya gitmeye ikna ettiler; dayanamadım gittim, gene aynı skandalla karşılaştım.”

İSLAM UYGARLIĞI NEDEN ÇÖKTÜ ile ilgili görsel sonucu

BAĞDAT’TA MUTEZİLE DEVRİMİ

Kökü Mazdaizm’e kadar giden, Mutezile mezhebine mensup akılcı çevreler, yalnız el-Me’mun’un döneminde değil, sonraki dönemde de etkin olmuşlardı.

Prof. Hitti’ye göre el-Me’mun, “yabancı bir köle kadından doğma, safkan Arap olan kardeşiyle mücadele ederek, halifeliği kazanmış, muhafazakar bir çağda, akılcı düşünce tarihinin en önemli hareketinin teşvikçisi, Batının klasik mirasını halkıyla paylaşan, halkını geleneksel bir safhadan, yüce bir kültür düzeyine ulaştıran ve başkentini dünyanın entelektüel merkezi yapan bir hükümdardı”.

Akıl, birey, insan iradesi ve ölüm düşüncesi ekseninde oluşan bu felsefenin kökeni, İskenderiyeli filozof Plotin’e kadar gitmekteydi.

 Bu düşünce, bir yandan bireyin sınırsız ahlaksal sorumluluğunu vurguluyor, yani özden yoksun dinsel ritüellerin yüzeyselliğini eleştiriyor, diğer yandan da “evrenin bilimsel akılla keşfedilebileceğini” öne sürüyordu.

Bu çerçevede Mutezile, “evrenin sonsuz” ve “Kuran’ın da yaratıldığını ve mutlak olmadığını” ileri sürüyordu. Mutezileye göre “özgür olamayan insan etkinliği, haramdır”. 

“Tanrının yüceliği, doğanın her alanında keşfedilmelidir bu nedenle de bilimsel etkinlikten korkulmamalıdır”.

Ayrıca bu cüretkar düşüncenin sınırı, “büyük adamın küçük günahı” şeklinde başlayan başka bir ahlaksal tartışmayla, “Hz. Muhammed’in de günahkar olabileceği” savına kadar da götürülmüştü.

“Doğa yasaları, akıl yoluyla keşfedildiklerine göre, bu durumda akılla vahiy arasında bir çatışma sözkonusu olamazdı”. Böylece kutsal metinler bu ve buna benzer kanıt ve değişmeceli yorumlarla tartışmaya açık hale gelmişlerdi…

Astronomi, matematik, tıp, coğrafya, ilaçbilim, metalürji, optik, mekanik gibi bir dizi alanda yapılan bilimsel buluşların; siyaset, felsefe ve kültürel alandaki gelişmenin başarılabilmesi için söz konusu özgür tartışma ortamının yarattığı iklim zorunluydu.

Fakat…

Sadece bundan da kaynaklanmıyordu. Bunun üretime, askeri yeniliklere, kent kurma kültürüne, kervanların konaklayacağı kervansarayların inşasına, yolların açıklaması ve güvenliğine, posta ve haberleşme idaresine, ideolojik (dini) ve psikolojik üstünlüklere dayanan güçlü nedenleri de bulunmaktadır. Ancak bunları kısa bir makale çerçevesinde uzun uzadıya yazmamız mümkün değildir…

“Bağımsızlaşmak” anlamına gelen Mutezile akımı, 10. ve 11. yüzyılda çok sayıda bilim adamını ve filozofu etkisi altına almıştı. Ebul’l-Huzeyl, İbrahim Nazzam, Hayyat, Cahiz, Ebu’l Ma’ari, Fahreddin Razi, Seyit Şerif Cürcani, Sadüddin Taftazani, Farabi, İbn Sina ve Nasirüddin Tusi, bunların bir kısmıdır.

Basra merkezli bir aydınlanma hareketi olan İhvan-ü Safa Kardeşliğinin hümanizmi; Endülüs’te İbn Bacce, İbn Tufeyl ve İbn Rüşt’ün öğretileri de bununla bağlantılıdır.  Sonra bu akım Sicilya, Kudüs ve İspanya üzerinden Batı yı da etkisi altına alacaktır.

Batı’da 13. ve 14. yüzyıllarda yaşamış ve Rönesans aydını üzerinde etkili olmuş R. Bacon, Th. Aquin gibi ünlü bilim adamlarını en çok düşünceye sevk eden de bu akım olmuştu…

PEKİ, SONRA NE OLDU?

Yıkımın ideolojik-siyasi nedenleri…

Felsefede tıkanma ve ardından gelen çöküş…

ROMA VE BİZANS UYGARLIĞININ ÇÜRÜMESİ ile ilgili görsel sonucu

İSLAM UYGARLIĞININ ÇÖKÜŞÜNDEN GAZALİ Mİ SORUMLU

Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek…

Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbibi olarak görmekten vazgeçmelidirler.

Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir.

Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir.

Amacım İslam uygarlığının çöküşüne ve Gazali’nin bundaki rolüne ilişkin yıllardır ileri sürülen bir hurafeye dikkat çekmek…

Tarihte eşine az rastlanır bir hızda ve bir insan ömrü süresi içinde Çin sınırından Cebelitarık Boğazı’na kadar büyük bir imparatorluk (kuşkusuz bu yayılmanın birçok nedeni var) kuran Müslümanlar, gelişmelerinin 3. yüzyılında yeniden çöküş sürecine girmişlerdi.

Çöküşün en önemli nedenlerinden biri halifelik tartışmasıyla başlayan iç bölünmeydi. Dört halifeden üçü komplo ve suikastlere kurban gitmişti. Hatta bu süreçte Hz. Muhammed’in en çok sevdiği torunu Hüseyin bile Kerbela’da bütün ailesiyle birlikte katledilecekti.

Müslümanlar arasındaki bölünme çok derindi ve kalıcılaşmıştı…

Dolayısıyla karşılıklı intikam duyguları, tarihin hiçbir döneminde dinmedi…

Abbasi hükümdarları ve sonrasındaki bilimsel, ekonomik, edebi ve felsefi gelişmenin en verimli döneminde bile iç çatışmalar durulmamıştı…

Hatta bölünme, Afrika’ya ve oradan da Endülüs’e sıçramıştı…

  1. yüzyılın başlarında, iktisadi farklılaşma, mevcut durumun (zengin-yoksul, etnik ve dinsel ayrımcılık) niteliğini açığa vuran sosyal huzursuzluğa, toplumsal-dini hareketlerin isyanlarına ve ayaklanmalarına yol açmıştı.

Genel anlamda Ayyarun ve Şuttar Hareketi olarak bilinen yoksullar hareketi ki bunların sayısı bazen Basra’daki Zenc Ayaklanması gibi 300 bin kişiye kadar genişleyebiliyordu; Bahreyn ve Yemen’e kadar yayılan Karmati hareketi veya genel anlamda uzun erimli devletler de kurabilen İsmaili akımı, milyonlarca insanı kucaklamakla kalmamış, 100-150 yıl süren, sonra dinmeyen ve bütün bölgeyi de etkisi altına alan kargaşalık ortamına neden olmuştu.

Nizamülmülk, Siyasetname ile ilgili görsel sonucu

Bu öylesine bir kargaşalıktı ki ünlü Selçuklu Veziri Nizamülmülk, Siyasetname adlı eserinde bu hareketlerin onlarcasından ve genel olarak bölgede yarattıkları tehlikeden bahsederek (Şiiler, Hariciler, Fatimiler, Karmatlar, Kızılbaşlar vs) durumun ne kadar kırılgan olduğunu anlatır…

Haraç ve yağmalar, savaşların finans kaynağı olan vergiler, siyasi ve toplumsal baskının yanı sıra, yoksul halk üzerindeki inanılmaz sömürü sistemi; baskın basanındır düsturundan hareketle yüz binlerce insanın köleleştirilerek satılması (bu icraatlara dair yüzlerce bilgi ve kanıt bulunmaktadır) isyanlar ve ayaklanmalar çoktan iç barışı, üretimin ve pazarların ihtiyaç duyduğu huzuru yok etmişti.

  1. yüzyılın ortalarından sonra da bırakalım Mekke ve Medine’yi ki bunlar çoktan sıradan kasabalara dönüşmüşlerdi, ticaretin ve üretimin merkezleri olan Suriye ve Irak bile göz ardı edilemeyecek çapta ekonomik kayba uğramıştı.

Kervan rotaları çoktan kuzeye doğru kaymıştı…

İmparatorluğun bedensel bütünlüğü fiilen parçalanmıştı, ancak çeşitli bölgelere dağılmış uzuvlarında hala kasılmaya benzer canlılık belirtisi de görülmekteydi. Endülüs Emevileri, Gazneliler, Selçuklular ve Moğol sonrasındaki Türk hakanlarının bilimsel başarılar da bunun ifadesiydi…

  1. yüzyılın ortalarından itibaren bir İslam İmparatorluğu’ndan bahsetmek artık mümkün değildi, İslam uygarlığı kendi içinde birbiriyle rekabet eden ve savaşan devletlere çoktan bölünmüştü…

Rüstemliler, İdrisiler, Aglebiler, Tahiriler, Seferiler, Samaniler ve Gazneliler… Bu devletlerden sadece bazılarıdır…

UYGARLIKLAR NE ZAMAN ÇÖKER?

Bu arada parantez açarak şunları belirtelim. Uygarlıkların taşıyıcısı olan imparatorlukların çöküşü birkaç on yıl içinde gerçekleşmez. Çöküş süreci, önemli ekonomik, bilimsel ve siyasi ataklar devam ettiği halde başlamış olabilir…

Örneğin Hellen uygarlığı; başlangıcını Sparta ve Atina’nın yükseliş dönemi olarak alırsak, bu 7. yüzyılın ortalarına denk gelir. Çöküşüyse 4. yüzyılın ortalarında son bulur (Büyük İskender’in çürüyen devletleri silip süpürmesi). Atina ve Batı Anadolu’daki eşitlikçi devlet tasarıları da esas olarak bu dönemlerde ortaya çıkmıştı.

Veya Roma’nın çöküşü, 1. yüzyıldan itibaren çoktan başlamıştı, ancak bütünüyle dağılması için dört yüz yıl daha beklemek gerekecekti.

Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu da 17. yüzyıldan sonra çöküş sürecine girmişti, ancak bütünüyle dağılması 1920’ye kadar sürmüştü…

İngiltere, 1776’da Amerika’nın bağımsızlık savaşıyla birlikte çöküş sürecine girmişti bile, ama bütünüyle havlu atması için 150 yıl daha gerekliydi…

ÇÖKÜŞTEN GAZALİ Mİ SORUMLU?

Şimdi gelelim en çok tartışılmasını istediğim görüşlerime… Yani İslam uygarlığının, dolayısıyla bilimsel ve felsefi gelişmenin Gazali’nin tutucu görüş ve felsefesi nedeniyle çöktüğü hurafesine…

Gazali’yi henüz anasından doğmadığı bir çağdan sorumlu tutmak, onu çökmekte olan bir uygarlığın müsebbibi ilan etmek hem gerçekçi değildir hem de yüzyılların en demagojik-etkin hurafesidir…

Hele bazılarının Gazali’yi karşı devrimin başlatıcısı, karşı-devrimin filozofu olarak göstermeleri yok mu…

Bu iddialar tarihsel gerçeklere uymuyor. Gazali’nin rolü en fazla, yıkılmakta olan Hellen uygarlığının çöküşünü, Sparta’nın tutucu ama göreceli eşitlikçi yasalarını yeniden uygulayarak durdurmak isteyen Platon’un rolü kadardır.

Platon, Yunan uygarlığının çöküşünün başladığını çoktan görmüştü (filozof olmak da budur zaten), ancak çöküşü durdurabilmek için zamanı geçmiş, dönemin ihtiyacına uygun olmayan muhafazakar görüşler ileri sürmekteydi.

Platon da Gazali gibi materyalistlere düşmandı ve hatta “elimden gelse onların (Demokrit vs) yazdıklarını yakar yıkarım” diyerek fetvalar da veriyordu, ama günün siyasetini o değil, Atina’nın aristokratları, felsefeyi de kısa bir sonra o değil, Aristoteles belirlemeye başlamıştı…

(Bu konuda daha fazla bilgiye ulaşmak isteyenler özgün metinlerin de bulunduğu Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı çalışmalarımıza bakabilir).

İSLAM UYGARLIĞI NEDEN ÇÖKTÜ ile ilgili görsel sonucu

Hellen uygarlığının çöküşünden Platon ne kadar sorumluysa, İslam Uygarlığının çöküşünden de Gazali o kadar sorumludur.

Bu konuyu başlı başına tartışmak da yarar var… Ama başka bir zaman…

Esas konumuza dönersek…

Siyasi bölünme, ekonomik durgunluk ve kültürel gerileme doğal olarak yoksul-zengin farkını büyütmüş, siyaseti radikalleştirmiş, bilimsel gelişmeyi duraklatmış, felsefi gelişmeyi de kesintiye uğratmıştır…

Yani Gazali, Nizamülmülk vs. çökmekte olan bir uygarlığın yıkılışını engellemeye çalışan muhafazakar düşünür ve siyaset adamlarıydı. Rolleri sadece bu kadardı…

Doğru anlaşılmak için bir kez daha vurgulamakta yarar var: Gazaliler çöküşü başlatmadılar, çöküş sürecine girmiş olan bir uygarlığın yıkılışını durdurmak için muhafazakar programlar önermişlerdi. O gün açısından İslam uygarlığının yıkılışının alternatifi yoktu.

Ne İbn Sina, ne İbn Tufeyl ne de İbn Rüşt bir alternatif sunabiliyordu.

Eğer yükselmekte olan Avrupa, Rönesans döneminde, İbn Rüşt’e başvurmuş ve ondan öğrenmişse, bunun nedeni felsefi değil, ekonomik ve toplumsal ihtiyaçtır. Ayrıca İbn Rüşt’ler yıkılan bir uygarlığın son demlerinde ortaya çıktılar, Rönesans Avrupa’sı ise ihtiyacı olan felsefenin ilk heyecanını, uygarlık aşısını İbn Rüşt’te bulmaktaydı…

Bu haliyle İbn Rüşt, yıkılan İslam uygarlığının değil, fakat yükselen Avrupa uygarlığının temeli ve mirasıdır. Bu da bilinmesi gereken bir gerçektir.

Peki, Antik Yunan uygarlığının siyasi, bilimsel ve felsefi eserlerini okuyan, bunlara şerhler yazan Müslüman düşünürler, bilimsel gelişmenin bir ifadesi olan merak duygusuna neden yol vermediler, aklı neden her şeyin üstünde tutmadılar veya sorgulamayı neden devam ettiremediler…

Veya neden münzevi bir yaşamı tercih ettiler…

Veya yazılarında neden otosansüre başvurdular…

Bunun birkaç nedeni var.

Birincisi, Müslüman toplumların gelişmişlik düzeyi (ekonomik anlamda) sıradan bir feodal üretim tarzının (üretim ve paylaşım ilişkilerinin) üzerine hiçbir zaman çıkamadı.

1500’lü yıllardaki gibi kapitalist üretim ilişkilerinin (Kuzey İtalya’da veya Kuzey Avrupa’da olduğu gibi) orta dereceli düzeyine bile hiçbir zaman erişilemedi.

el cezeri eserleri ile ilgili görsel sonucu

Manifaktür sistemine dayanan üretim tarzı, her ne kadar El Cezeri’nin muhteşem teknolojik tasarımları olsa da, yine de çok sınırlı bir teknolojiyle yapılmaya devam etti.

el cezeri eserleri ile ilgili görsel sonucu

Gerçek anlamda bir emek-sermaye çelişmesinin ortaya çıkacağı gelişmiş bir üretimin yoğunluğu hiçbir zaman yaşanmadı…

Kapitalizmin gelişmediği yerde, hümanist düşüncenin (filozof Terens’in “insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” düsturu), sorgulayan felsefenin, farklı siyasi program ve arayışların, yaygın bir sorgulama zihniyetinin, seçkin bir kültürel ve sanatsal etkinliğin, gelişkin bir sivil toplumun, özerk kamu alanlarının (örn. özerk kentler) yeşermesi mümkün değildir.

15. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan hümanizm akımıyla eşitlikçi toplumlardan bize miras olarak kalan ve insanlığı, dayanışmacı ruhu ve kardeşliği öne çıkaran (Yunus Emre, Mevlana vs) çağrılar birbirinden farklıdır.

Müslüman toplumlar bu aşamaya hiçbir zaman varamamışlardı. Ekonomik gelişme şundan önemlidir: Bilimin temel dürtüsü üretim faaliyetidir veya üretime koşullu durumlardır (savaş gibi). Bilim, üretimin düzeyini yükseltir ama bilimi de üretimin hızı, yoğunluğu ve tarzı belirler.

Bilimsel araştırma sıkışmışsa, bunun nedenini felsefenin gericileşmesinde (tıkanmasında) değil ama doğrudan üretimin sıkışmışlığında aramak gerekir.

İhtiyaç->üretim->bilim->felsefe dörtlü formülasyonun kavramları hem birbirinden ayrıdır hem de birbirini etkileyen-tetikleyen süreçlerdir ki bazen de felsefe->bilim->üretim olabilir.

Ama ihtiyaç her zaman temeldir.

Müslüman düşünürlerin, Rönesans ve Aydınlanma döneminden bildiğimiz başı dik, korkusuz (ama bazen ürkek ve korkaklar da vardı), sorgulayan, aklı her şeyin üzerinde tutan, yaratıcılıklarını konuşturan aydınlar olarak ortaya çıkmalarını beklemek bir tarih yanılgısıdır. Bu bir yönüyle, karasabanla üretim yapan bir köylüden Kuantum teorisini bilmesini beklemek gibi bir şeydir.

Kısacası birinci neden, tarihsel koşulların (ekonomik, bilimsel gelişme, kültür-sanat, felsefe) yoksunluğudur.

İkincisi, Müslüman düşünürler de her bilim adamı ve düşünür gibi, araştıran, sorgulayan ve yeni yollar arayan insanlardı. Ama onlar aynı zamanda korkuları olan, geçim sıkıntısı çeken ölümlü insanlardı.

Dolayısıyla onların arasından başı dik veya kısmen başı dik olanlar (Hallaç, Nesimi, Al Maari, İbn Sina, İbn Tufeyl, İbn Rüşt) çıktığı gibi, konformist ve gerici olanlar da çıkmıştır. Müslüman düşünürlerin en ileri düşünenleri bile kritik anda mevcut iktidarlarla uzlaşmaya hazırdı.

İbn Sinaİbn Tufeylİbn Rüşt’ler tartışmasız büyük adamlardı, ama aynı zamanda bunlar saraylarda ağırlanıyorlardı ya da her an devlet görevleri üstlenmeye (kimi zaman istemeyerek de olsa) hazırdılar…

Rönesans ve Aydınlanma döneminin büyük adamları arasından da çok sayıda konformist çıkmıştı. Ama buna rağmen onlar büyük adamlardır.

Kopernik, bir ilahiyatçı olarak insanlığa çağ atlatacak astronomik bulgularını açıklamaktan korkmuştu. Ama bu bulgulara dayanarak yeni bir çığır açansa yarı deli Kepler oldu.

Galile kesin bilimsel bulgularını inkar etmek durumunda kalmadı mı…

Jean Meslier sağduyu ile ilgili görsel sonucu

Büyük tanrıtanımaz Jean Meslier ki bizim Turan Dursun’umuzla karşılaştırılır ve Sağduyu adlı eseri Atatürk’ün talimatıyla 1928’de basılmıştır, görüşlerini açıklamaktan korkmuştu.

turan dursun din bu ile ilgili görsel sonucu

Felsefeye ve düşüncelere yön veren muhteşem eseri ölümünden sonra bulundu hem de ünlü vasiyetnamesiyle birlikte.

Vasiyetnamesinde mealen, “Kusura bakmayın ey cemaat, yaşarken size gerçekleri açıklamaya cesaret edemedim…

Kilisede vaaz verirken size anlattığım bütün hikaye yalandı”, demedi mi…

Bugün üniversitelerimizden binlerce solcu ve ilerici akademisyen atılmıyor mu?

  1. yüzyılda yaşamıyor muyuz, herkesin yeterince aydınlandığını varsayamaz mıyız…

Ama kaç kişi bu zulme ve kıyıma tepki göstermektedir?

Nerede Türkiye’nin aydınları…

Kenan Evren gibi astığı astık kestiği kestik bir adama kafa tutan Aziz Nesinlerimiz nerede?

BİLGİ KURAMININ DİYALEKTİĞİ

Ayrıca ve en önemlisi, Müslüman düşünürlerin düşünsel sınırlılıklarının en önemli nedeni, bilgi kuramının insanoğluna dayattığı zorunluluklardır.

Bir bilgiye, eğer o bilgi mevcut değilse ulaşamazsınız.

Spekülatif bilgi de her daim belirli bir gerçeklik zemininde yükselir. İster parçalı bilgiden bütünsel olana, isterse bütünsel bilgiden parçalı bilgiye ulaşmak isteyelim, elimizde bulunması gereken en önemli şey somut veri ve bilgilerdir.

Somut bilgiden hareketle daha üst düzeyde mantıklı (akıl) bağlantılar kurar ve düşünceyi zihnimizde bütünleştiririz. Somut bilginin kaynağı ise toplumsal (üretim, siyaset, felsefe, kültür) olgular ve koşullardır.

Sorgulamak, merak etmek, farklılığı görmek ve tahmin etmek, bilgiyle donanmak ve tasarılarla oynamak, tasavvur yoluyla zihnin sınırlarına dayanmak, “fantezi” üretmek, insan aklının ve yaratıcı düşüncenin sınırlarında gezinmek, keşfedilmemiş ve bilinmez olanı tutkuyla merak etmek ve arzulamak…

Bunların hepsi insan merkezli, kısmen de bireyin ve göreceli yetkinleşmiş kişiliğin gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir…

Hümanizm nedir? Az önce saydıklarımızı içselleştiren insani birikim… Söz konusu birikiminin, toplumsal bir zemini olmadan bu türden bir insanın varlığını görmek halüsinasyondur veya beyhudece bir beklentidir.

Müslüman düşünür ölümüne inat eder ama felsefi açıdan yukarıda saydığımız sıfatları ve nitelikleri edinebilmesi için bilgiden hareket eden felsefi duruşun ilkeli, sistemli, mantıklı ve sürekli gösterilebilmesi için toplumsal alt yapı hazır değildi!

GAZALİ ile ilgili görsel sonucu

Üçüncüsü, Müslüman düşünürlerin felsefede ileriye gidememelerinin (sorgulama, tartışma, yaratıcılık vs.) en önemli nedenlerinden biri de din ile bilim arasındaki ilişkide henüz gerekli aydınlanmaya nesnel olarak ulaşmamış olmalarıdır. Dinler ilk dönemlerde bilimi geliştiren bir rol oynarlar, çünkü dinsel-metafizik düşünme tarzı aynı zamanda zihinsel etkinliği artıran bir rol de oynar.

Spekülatif düşünce alanı, kısmen dinsel düşünüşün alanına da girer. Dolayısıyla dinsel düşünüşle felsefe, çoğu zaman içiçe geçer.

Müslüman düşünürler ve filozoflar, Rönesans ve sonraki süreçte Aydınlanma döneminden bildiğimiz düşünürlerin deney ve gözlem yoluyla edindikleri açık bilimsel aydınlanmaya henüz varamamışlardı.

Bunun alt yapısı hiçbir açıdan tamamlanmamıştı. Bu işler peygamberliğe soyunarak olmaz. Bilim ve düşüncenin dinle çatıştığı yerde, dini düşünce tarzına meyletme eğilimi hep baskın çıktı, çünkü onların aynı zamanda kaybedecekleri çok şeyleri vardı.

Soruna temas etmeden teğet geçmek, konuyu başkasının (Aristo) ağzından aktarmak veya yorumlamak, meramı mecazi, batıni anlamlarla ifade etmek, olguları alabildiğince soyutlaştırmak, dili, mantığı, düşünme tarzını ve yöntemi körelten yollara başvurmak, Müslüman düşünürlerin en büyük zaaflarıydı.

Ama bunlar genel anlamda bütün Ortaçağ süresince görülen insani zaaflardı.

İki örnek verelim:

Biri yine İbn Tufeyl’den…

ibn tufeyl ile ilgili görsel sonucu

Hayvanların anatomisini inceleyen Hayy İbn Yakzan, bedende hangi organın daha önemli olduğunu düşünme yoluyla anlamaya çalışır. Hayy’a (aslında İbn Tufeyl) göre kalp, bütün organların, hatta beyin ve ciğerin de üstünde yer alır. Kalp o kadar önemlidir ki Hayy, onun uğruna beyin ve kafadan da vazgeçebilmektedir. Aslında bununla eski bir tartışmaya atıfta bulunulmaktadır.

Aristoteles de kalbi her şeyin üzerinde tutardı, ancak onlardan beş yüz yıl sonra gelen hekim Galen (130-210), yaptığı birçok buluşun yanı sıra düşünme ve yönetim organı olarak beyni de öne çıkarmıştı.

Açıktan Aristo’dan yana tutum alan İbn Tufeyl, bir bakıma felsefi açıdan geri adım atarak dinin ve inancın merkezi olduğu düşünülen kalbi her şeyin üzerinde tutmaktadır. Böylece akıl ve bilim, inanç ve dini dogmalara feda edilmiş olmaktadır.

Gazali’nin de organlar içinde kalbi en üstte tutması tabii ki tesadüf değildi…

Aynı şekilde dünyanın yuvarlaklığı veya evrende neyin (güneş-dünya) merkez olduğu tartışmasında da en kritik anda Müslüman bilim adamları, Aristoteles’ten yana tutum alarak kendi zihinsel etkinliklerini kötürümleşmişlerdir. Kendilerine otosansür uygulamışlardır.
Tam da burada Biruni’den bahsederek olayı daha da netleştirelim.

biruni ile ilgili görsel sonucu

“Biruni evren tartışması üzerine açıktan, Müslümanların bu konuda verecekleri kararın, astronomiyi ilgilendiren bir sorun olmaktan ziyade metafiziğin ve teolojinin bir sorunu olduğunu kavramıştı. Bu nedenle de bu gibi kritik konularda insanlığın dengesini kaybettirecek girişimlerde bulunmayı kendilerine yasaklamışlardı.”

Biruniler, “Tedbirsiz adımın uğursuz sonuçlara neden olacağını” düşünüyorlardı. (Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve Bilim).

Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve Bilim ile ilgili görsel sonucu

Toplumun içinde kargaşalığa neden olmaktansa kenara çekilmeyi, münzevi bir hayata kapılmayı salık veren İbn Tufeyller, aslında bu tutumlarıyla toplumun artık, boğazına kadar çamura battığını, dünyevi zaaftan kurtarılamayacağını ve haliyle çöküşe gittiklerini, onları ancak ahiret gününün paklayacağını da ilan etmiş olmaktadırlar.

Geri çekilmekte olan düşünürler, bir bakıma uygarlığın çöküşünü de ilan etmiş olmaktadırlar…

Birçoğumuz da bugün kenara çekilerek aynı şeyi yapmıyor muyuz?

Aydın ve düşünürlerimiz, bundan böyle Gazali’yi veya bir başka Müslüman filozofunu İslam uygarlığının çöküşünün veya mevcut geriliğimizin müsebbibi olarak görmekten vazgeçmelidirler. Gazali’nin günah keçisi ilan edilmesi artık terk edilmelidir.

Yıkılışın ve çözülüşün gerçek ekonomik-siyasi-felsefi-toplumsal nedenlerini araştırmalı ve özümsemelidir.

Bu tutumda ısrar etmek aslında kolaycılıktır.

Sadece kolaycılık değil, aynı zamanda tutuculuktur ki bir bakıma Gazali’nin tutumunun tekrar edilmesidir…

Sadık Usta

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s