SEYFİ KURTBEK —– ALINTIDIR

ALİ SEYFİ KURTBEK

Ali Seyfi Kurtbek (1905-1995) kurmay Albay’dı.

İstanbul 1.Müstakil Zırhlı Tugay Komutanlığı, Genelkurmay 4. Şube Müdürlüğü, Genelkurmay Millî Seferberlik Dairesi Başkanlığı, Paris ve Atina Ataşemiliterlikleri gibi görevlerde bulundu.

Yıl 1942.

İkinci Dünya Savaşı’nın en sıcak günleri…

Seyfi Kurtbek Binbaşı.

Adı, Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’ya karşı yapılacak askeri darbenin lideri olarak geçti.

Darbeyi yapacak ekip, kendisine “Hücum Ordusu” adını vermişti!

Ve gerekli desteği bulamayınca vazgeçmişlerdi.

Aradan yıllar geçti…

Ali Seyfi Kurtbek, Demokrat Parti’den milletvekili ve bakan oldu.

9 Ağustos 1950 tarihinde oturduğu koltuk Milli Savunma Bakanlığı idi!

Sürpriz değildi.

DP Hükümeti ilk icraat olarak, “darbe yapacaklar” kumpasıyla TSK’yı tırpanladılar:

Genelkurmay Başkanı Abdurrahman Nafiz Gürman, Hava Kuvvetleri Komutanı Zeki Doğan, Deniz Kuvvetleri Komutanı Mehmet Ali Ülgen, Jandarma Genel Komutanı Nuri Berköz, Genelkurmay II. Başkanı İzzet Aksalur, Birinci Ordu Komutanı Asım Tınaztepe, İkinci Ordu Komutanı Muzaffer Tuğsavul, Üçüncü Ordu Komutanı Mahmut Berköz gibi üst düzey komutanlarla birlikte toplam 15 general ve 150 albay emekliye sevk edildi.

Emekli edilenler arasında Askeri Şûra üyeleri Orgeneral Kazım Orbay, Orgeneral Salih Omurtak gibi komutanlar da vardı.

Dönemin gazeteleri Kurtbek’i, Enver Paşa’ya benzetiyordu; TSK’yı topyekün değiştireceğini yazıyorlardı.

Çok geçmedi.

Milli Savunma Bakanı Kurtbek, “Orduda reform” projesi hazırladı.

Başbakan Adnan Menderes, Bakan Kurtbek’i öve öve bitiremiyordu.

Hatta Sultan III. Selim’den esinlenerek bu projeye “İkinci Nizam-ı Cedit” adını verdi.

Bu proje ve ardından Kurtbek’in TSK’daki tüm generalleri hiçe sayan tutumlar içine girmesi, ordu içinde DP aleyhine havanın doğmasına neden oldu!

CHP lideri İnönü gelişmelerden rahatsızlık duydu; “hiç kimse kendine göre bir ordu yapamaz” diye DP’ye karşı ilk sert çıkışını yaptı.

Ve.

İhtilalci askerler, 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi örgütlenmesine o günlerde başladılar.

Ne mi demek istiyorum…

HİÇ BİLMİYORLAR

AKP’liler atıp tutuyor:

Genelkurmay Milli Savunma Bakanlığı’na bağlansın.

Jandarma şöyle olsun.

Askeri okullar Milli Eğitim’e bağlansın.

Bla… Bla… Bla…

Bu işler bu kadar kolay mı?

Kimi bulanık kafalar, darbe-cunta temellerinin Cumhuriyet döneminde atıldığını sanıyor!

Ne büyük yanılgı!

Oysa Cumhuriyet, TSK’nın “genetik yapısına” pek dokunmadı.

Evet, hiç bilmiyorlar.

Yazayım:

Osmanlı’nın son 200 yıllık tarihine baktığınızda şunu görürsünüz; her yenilgi sonrasında çözüm, yeni ve kapsamlı reformlarda arandı.

Örneğin, Yeniçeri Ocağı’nın kanlı şekilde ortadan kaldırılması sonrasında II. Mahmut ve ona sadık devlet adamları sandılar ki; özlemini duydukları modern orduyu hemen kurabilecekler.

III. Selim gibi bunlar da büyük bir hayal kırıklığına uğradı.

18 yıl boyunca Yeniçeri Ocağı’na nasıl son vereceklerini düşünmüşler ve kapsamlı hazırlık yapmışlardı; ancak “yeni orduyu” nasıl kuracaklarına yönelik hiçbir hazırlık yapmamışlardı!

Üstelik.

Mesele sadece askeri değildi.

Napolyon sonrası dünya düzeni ve beraberinde getirdiği siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel değişime hazırlıksız yakalanmışlardı.

1815’te Napolyon Savaşları’nın sona ermesiyle milliyetçilik akımlarının dünyada estirdiği rüzgarı kavrayamamışlardı.

Bu nedenle II. Mahmut’un “yeni ordusunun” belkemiğini muhafazakarlık oluşturdu.

Böylece, “Muallem Asakir-i Mansure-i Muhammediye” dış tehdidi değil, iç tehdidi gözeterek kuruldu.

(Hala Atatürk’le hesaplaşmasını bitirememiş kimileri; bugün Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın lağvedilmesini istiyor!

Bu alayın kökünde Osmanlı’nın Bostancı Ocağı; ve sonra yerine inşa edilen “Bostancıyan-ı Hassa” olduğunu bilmiyor!

Neyse…)

III. Selim gibi II. Mahmut da, türlü denemeler sonucu asker geleneği oluşturmanın kolay olmadığını idrak etti.

Sonunda II. Mahmut orduyu pragmatik ve oldukça fırsatçı olan muhafazakar Hüsrev Paşa’ya teslim etti.

Ve ordu; kısa zamanda kendi karargahını kuran Hüsrev Paşa’nın şahsi ordusuna dönüştü!..

İÇ TEHDİT ORDUSU

Adam kendini kaptırmış; meydanlarda “demokrasi kutlaması” yapan insanları, “işte yeni ordunun askerleri” diye kutsuyor!

Osmanlı, 19’uncu yüzyılın başında Yeniçeri Ordusu’nu aşırıya kaçarak yok edince, savaştıracak asker bulamadı.

İşte o günlerde doğdu; “başıbozuk” kavramı!

Osmanlı; işsizlerden ve köylülerden oluşan gönüllü, paralı ve ordu birliklerinden ayrı olan “askerleri” için bu tabiri kullandı.

Şimdi.

AKP mi; “Başıbozuklar Ordusu” kuracak?

Yapmayınız.

Çocuk oyunu değil bu işler!

“Yeni ordu” denemeleri sonucu…

Ruslara hep yenilerek emperyalistlerin kucağına oturduk.

Yunan’a bile gücümüz yetmedi.

İngilizler olmasa Mısır Valisi İstanbul kapılarına dayanacaktı.

1.Mahmut ve Hüsrev Paşa’nın hayali işi bu hale getirivermişti.

Az kalsın, ordunun, salt iç tehdide göre yapılandırılması devletin sonunu getirecekti.

Nihayet anladılar ki; Avrupa orduları gibi modernizasyon şarttı.

Harbiye, büyük bir ihtiyaç sonucu 1834’te böyle doğdu.

– Devlet ricali çocuklarının ilgisiz olduğundan- Harbiye’ye, fakir aile çocukları ve öksüzler kaydedildi.

Ve ancak kurulduktan 20 yıl sonra Harbiye, prestijli bir okula dönüştü.

Okul mezunlarının sosyal statü atlamaları ve parlak gelecekleri, orta ve fakir ailelerin, çocuklarını bu okula göndermesine sebep oldu.

O dönem Batı ülkelerinde ırk ayırımı yaşanırken Osmanlı’nın siyahi Afrikalılarının Harbiye’ye alınmasında hiçbir engel yoktu.

(Ne yazık ki Harbiye, zamanla Alevi öğrencilerinin alınmadığı bir okula dönüştürüldü!)

Evet.

Kimi yandaşlar…

Erdoğan’ı “Ulu Hakan” dedikleri II. Abdülhamit’e benzetir!

Oysa.

Erdoğan bir Osmanlı sultanına benzetilecekse bu isim, Abdülaziz’dir!

Abdülaziz’in 1861’de koltuğa oturması “muhafazakarların zaferi” olarak bilinir.

Ağabeyi (ki saray kadınlarının korse giyerek balolara katılmasını zorunlu hale getirecek kadar) modernist Abdülmecit’in tam zıttıydı.

Ağabeyi gibi zarafet, nezaket ve rafine zevklere sahip değildi!

Abdülaziz sadece kaba ve görgüsüz değil; aynı zamanda çabuk sinirlenen bir kişiliğe sahipti.

Kuşkusuz geleneksel bir otokrattı.

Reformların yarattığı sosyokültürel değişimden rahatsızlık duydu; gelişmelere derin şüpheyle yaklaştı.

Fakat.

 Pragmatist/faydacı idi.

Bu sebeple…

Osmanlı Ordusu’nda başlamış olan modernizasyona karşı çıkmadı.

Sanki babası II. Mahmut’un askeri konulara düşkünlüğünü miras almıştı.

Osmanlı maliyesine yıkıcı bir yük getirmesi pahasına Avrupa’dan silah ve teçhizat ithal etti.

Modern zırhlı kruvazörlerden filo kurdu.

Harbiye Mektebi’nin kurucusu Namık Paşa’yı başkomutan olarak atayarak askeri eğitime ivme kazandırdı.

Subayların yüksek kalitede eğitim almasında ısrarcı oldu.

Profesyonel astsubay sınıfı oluşturuldu.

Prusya’nın/Almanya’nın Avrupa’daki askeri başarılarının sebebi olarak zorunlu asker alma sisteminin gösterilmesi, Osmanlı’nın da bu konuda adım atmasına neden oldu.

Bunlar iyiydi, güzeldi ama sorun değişimin çok yavaş gerçekleşmesiydi…

Hele…

Abdülaziz’in -anayasal hükümet isteyen- muhalif akıma düşmanlığı sonunu hazırladı.

Yazdığım gibi, Abdülaziz dünyadaki gelişmeleri okuyamadı.

Kibirliydi; kendine çok güveniyordu.

Bu nedenle Ordu’daki hareketleri küçümsedi, önemsemedi.

Ve darbeyle koltuğundan indirildi.

İntihar etti…

Darbeci dergah

Tarikatler, cemaatler “politika üstü” veya “partiler üstü” müdür?

AKP öyle gördüğü için 15 Temmuz gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldı!

Osmanlı’ya baktığınızda tarikatler -cemaatler siyasetin hep merkezindeydi.

(Atatürk bu nedenle kapatmıştır.)

Abdülaziz’i darbeyle indirenler arasında sadece Harbiye’nin ilk mezunlarından Askeri Mektepler Komutanı Süleyman Askeri Paşa yoktu.

Bu darbede Yenikapı Mevlevihanesi‘nin rolü hep göz ardı edildi.

1.Mahmut ve Abdülmecit bu dergahın koruyucularındı.

Keçecizade Fuat Paşa, Ali Paşa gibi sadrazamlar, Mehmet Sadettin Efendi, Ahmet Muhtar gibi şeyhülislamlar, nazırlar, valiler, alimler ve eşleri ve kızları bu dergaha intisap etmişlerdi.

Ancak. Abdülaziz döneminde dergahın saray nezdindeki gücü azaldı.

Padişah, dergahı ziyaret bile etmedi.

Dergah Abdülaziz’e diş biledi.

Mesele sadece bu olamazdı.

Abdülaziz gerek dış politikada gerekse ekonomide Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’nın inisiyatifiyle Rusya’ya yakın bir siyaset takip etmeye başladı.

Bu durum Osmanlı üzerinde büyük etkisi olan İngilizleri kızdırdı.

Sonunda İngilizlerin desteğiyle medrese talebelerinin de katıldığı darbe gerçekleşti.

Tabii ki Avrupa darbeyi destekledi; Osmanlı’nın Bulgar ayaklanmasını bastırma yöntemi Batı medyasında zaten abartılarak veriliyordu.

Neyse.

Sonuçta:

“Yeniçeriler sürekli ayaklanıyor/darbe yapıyor” diye lağvedildi.

Yerine konan ordu da aynı yolu izledi.

Demek ki, askeri yapıları değiştirerek darbeler önlenemiyordu?

Ne yapılmalıydı?

Bunun için, 30 Mayıs 1876 darbesinden ders alındı mı?

Darbe paranoyası

Yeniçerileri öldürüp ocağı lağvederek…

Ordu’ya Hz. Muhammet’in adını vererek…

Askere yeni kıyafet giydirerek…

Ordu’yu modern silahlarla donatarak…

Darbe engellenemiyordu.

İnsanın kafasının içini değiştirmek gerekiyordu.

Avrupa orduları aydınlanma çağıyla bunu başarmıştı.

Yıllarca mezhep-tarikat savaşlarıyla acılar çeken Avrupa bu sebeple laikliğe sımsıkı sarılmıştı.

O yıllarda…

“Ulu Hakan” II. Abdülhamit’in çözüm yolu ise, meclisi kapatmak oldu!

Ardından, askere güvenmeyip- şüphe duyduğu için emir komutayı hep elinde tutmak istedi.

Bu amaçla…

Seraskerlik ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay Başkanlığı) kurumlarını denetim altına almak için Saray’da bunlara paralel görev ve yetkide Teftiş-i Askeri ve Maiyet-i Seniye-i Erkan-ı Harbiye’yi kurdu!

Tabii ki buraya seçilen subayların; askeri başarılarına, kabiliyetlerine, birikimlerine değil, sadece saraya bağlılıklarına bakıldı.

(Örneğin, Rıza Paşa 18 yıl Seraskerlik ve Ethem Paşa 25 yıl Erkan-ı Harbiye-i Umumiye reisliği yaptı.)

Mevkileri padişaha bağlı subayların, II. Abdülhamit’e karşı çıkmaları ve ona sağlıklı tavsiyelerde bulunması imkansızdı.

Bu durum, büyük-küçük tüm kararların padişah tarafından alınmasına ve itibarıyla ordunun çöküşüne neden oldu.

Yetmezmiş gibi…

1.Abdülhamit başarısızlıkların önüne geçmek için paşaları sık sık divanı harbe yolladı.

Başarılı olanları da “darbe yapar” diye pasifleştirdi.

Paranoya derecesinde darbeden korktuğu için, büyük askeri birliklerin -manevra için bile olsa- bir araya gelmelerine izin vermedi!

Subaylar, emirlerindeki birlikleri muharebe koşullarında sevk ve idare etme bilgi-pratiği edinemediler.

Almanya’dan alınan uzun menzilli Mauser tüfeklerini birliklere dağıttırmadı.

Kruvazörleri Haliç’te çürüttü.

Bunlar Ordu’da paniğe ve tepkilere yol açtı; subaylar görev ve sorumluluk almaktan kaçındı.

Bu kaos, ordunun gerekli stratejik planlama yapmasına engel oldu.

Tek yapabildikleri, emperyalizm ürünü “Düyun-ı Umumiye”nin borçların toplamasına yardımcı olacak Osmanlı zabit teşkilatından bağımsız kolluk teşkilatları kurmak oldu!

Sonuçta: Mısır, Tunus, Girit, Sudan, Romanya, Karadağ, Bulgaristan, Bosna-Hersek, Kars, Artvin Habeşistan vs. kaybedildi.

Ve. II. Abdülhamit darbe sonrası yıkıldı.

Bu topraklarda neden sürekli darbe olduğunu irdelemeye devam ediyorum.

Çünkü…

AKP’nin yapacağı askeri sistemdeki hatalar ülkemizde onarılmaz yıkımlara sebep olacaktır…

Osmanlı’nın son 200 yıllık askeri sistemini yazarak bir tehlike konusunda uyarılarda bulunuyorum.

Cemaat kalkışması sonucu AKP ve Erdoğan’ın, “TSK’da yeniden yapılandırma” adı altında “pire için yorgan yakacağından” endişeliyim.

İktidarı uyarmak köşe yazarının/gazetecinin sorumluluğudur.

Cemaat tehlikesi üzerinde ısrarla durdum; hiç dinlemediler.

Şimdi…

Yine yeni uyarılar yapıyorum ve ne yazık ki pek dinleyeceklerini sanmıyorum!

Fakat ısrarla devam edeceğim.

Çünkü mevzubahis olan ülkemiz.

O halde devam…

Evet.

Yeniçeri darbesinden bıkıp “modern ordu” kurmak isteyen Osmanlı, kendine örnek olarak Fransa’yı seçti.

19’uncu yüzyıl başında zaferden zafere koşan Napolyon ve askerleri dönemin kahramanlarıydı.

Askeri sistemi kurması ve Mehmetçik’i eğitmesi için Fransa’dan subaylar getirildi.

Harbiye (tıpkı ABD Harp Okulu West Point gibi) Fransız sistemi örnek olarak yapılandırıldı. Vs.

Olmadı…

Sonra.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısında Prusya ordusu Avrupa’yı şaşırtan askeri başarılar kazanınca bu kez Osmanlı ordusu “Prusya ekolüne” döndü!

1.Abdülhamit ile başlayan bu ilişki İttihatçılar döneminde gelişti.

İttihatçılar, II. Abdülhamit’in orduya güvenmediği için kurduğu Saray’daki paralel askeri yapıyı ve seraskerliği kaldırdı; okuma yazma bile bilmeyen alaylı subayları ordudan attı.

İngilizler ile Fransızların daha Birinci Dünya Savaşı’nda başlayacakları, “üçgen tümen konsepti” (her tümenin üç alay ve her alayın üç taburdan kurulması sistemi) gibi askeri reformlar gerçekleştirdi.

Geçmiş dönemin yasakladığı gayrinizami harp, siyasi tarih ve benzeri dersler müfredata kondu.

Osmanlı  Genelkurmayı tek otorite haline getirildi. Vs.

Osmanlı tam başını kaldırıyordu ki…

“Tek Adam” sorunu

Önce, 31 Mart 1909’da…

Derviş Vahdeti’nin başını çektiği radikal yobazlar ordu içindeki askerleri “din elden gidiyor” diye etkileyerek darbe girişiminde bulundu.

Darbe bastırıldı.

Bitmedi.

Esat Toptani Paşa komutasında Arnavut milliyetçiler ayaklandı.

Ardından…

İtalyanlar Trablusgarp’e saldırdı.

İttihatçıların önde gelen kurmay subayları hemen cepheye koştu.

Yaptıkları gayrinizami harple İtalyanları şaşkına çevirirken ne oldu dersiniz?

– Tıpkı 12 Mart 1971’de olduğu gibi – Osmanlı Ordusu içindeki Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na yakın -kendilerine “Kurtarıcılar” adı veren- askerler İttihatçıların çoğunluğunun bulunduğu meclise muhtıra verdi.

Meclis kapatıldı.

Yeni hükümet kuruldu.

Ve bu arada küçük Balkan devletleri Osmanlı’ya savaş açtı.

Dünyayı şaşırtan bir sonuç ortaya çıktı; Bulgarlar İstanbul Çatalca’ya kadar geldi!

Bu utanç verici yenilgiden sonra halkın orduya olan güveni sarsıldı.

Bu kez…

Bozgunu kabullenemeyen Enver Paşa liderliğindeki İttihatçılar askeri darbe yaptı.

-Tarih boyunca gösterdiği gibi- Osmanlı ordusu uğradığı utanç verici yenilgiden hemen sonra çabucak toparlandı; ve Edirne gibi kaybedilen toprakları geri almaya başladı.

Bu arada…

Etkin ve hızlı şekilde orduyu siyasetin dışına çıkarmak isteyen Sadrazam-Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa “Kurtarıcı Darbeciler” tarafından suikastla öldürüldü.

(Binbaşı Mustafa Kemal 1908’de şöyle demişti: “Ufukta tehlike bulutları görüyorum.

Ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir.

Asker kışlasına, siyasetçi siyaset sahnesine dönmezse her şey mahvolur.”)

Ve.

Bu koşullarda Osmanlı Ordusu Birinci Dünya Savaşı’na girdi.

1909’da başlatılan askeri dönüşüm bir türlü tamamlanamadığı için, Alman asker sisteminin üstünlüğüne inanan –tek adam- Enver Paşa, Osmanlı Genelkurmayı’nı büyük ölçüde Berlin’deki askeri karargahın emrine bıraktı.

Sonuç malum…

İlk darbe

Yıl, 1446.

Buçuktepe Vakası nedir bilir misiniz?

1.Murat’ın yerini oğlu II. Mehmet’e (Fatih) bırakarak Manisa’ya çekilmesinden sonra para ayarı düşürülünce, asker ocağı ve piyasa olumsuz yönde etkilendi ve bundan hoşnutsuzluk duyan yeniçeriler, Edirne’de çıkan ve kentin önemli bölümüyle çarşısını yok eden büyük yangını fırsat bilerek ayaklandı.

Bu, Osmanlı tarihinin ilk yeniçeri ayaklanmasıydı.

Yani…

Cuntalar, darbeler Cumhuriyet döneminin eseri değil.

Bu “alışkanlık” 570 yıldır sürüyor!

Buna Osmanlı öncesi tarihi katmıyorum.

Son olarak 15 Temmuz Cemaat Darbesi’ni yaşadık.

Peki…

Ne yapacağız?

Bunların önüne nasıl geçeceğiz?

Asıl tartışmamız gereken bu sorulardır.

Sorun, salt askeri sistemde mi?

Fransa, Prusya ve ABD sistemlerini denedik.

Olmadı.

Bu ülkelerde benzer sorunlar yaşanmazken bizde niye sürekli darbe-cunta oluyor?

Demek ki mesele askeri sistemde değil.

O halde…

Sadece askerlerin değil sivillerin de kafasını değiştirmesi gerekiyor.

Baksanıza…

Önyargıyla hareket edenler; ordunun nitelikli subaylarının hapse atılmasını seyrederek, TSK’nın Cemaat’in eline geçmesini göremedi.

Şimdi.

Yine mi önyargılarla hareket edecekler?

Ne yani…

TSK’yı İmam Hatiplilerin eline verince bu topraklarda bir daha darbe-cunta olmaz mı? Yazık.

Hala Cemaat darbesi birilerinin aklına başına getirmedi mi?

Demek, yarın başka cemaatlerin darbesine şahitlik edeceğiz!

Oysa…

600 yıllık darbe tarihinin bize anlatmak istediği şudur; siyaset ordudan elini çekmelidir!

Muratlarına erdiler…

Nihayet jandarmayı bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağladılar.

Artık Jandarma terfisine bakan-vali karar verecek.

Yani.

27 bin 500 jandarma subayının liyakatine siyaset karar verecek!

Evet, gerçek bu; AKP’den “güçlü bir dayı” bulan terfi edecek!

Asker siyaset dışına böyle çıkarılabilir mi?

Demek darbelerle böyle mücadele edeceklerini sanıyorlar.

Demokrasi “ölçütlerini” de öğrenmiş olduk!

Bir de AB’yi örnek göstermezler mi?

Yahu…

Kimi AB üyesi ülkeler jandarmalarını; Carabinieri (İtalya),  Koninklijke (Hollanda), Zandarmerija (Polonya), Jandarmeria (Romanya) Guardia Civil (İspanya) vs. İçişleri Bakanlıklarına bağladı mı?

Hayır.

Demek ki her ülkenin güvenlik konsepti farklı. Keza; İsrail, Kanada, Rusya, Şili, Hindistan aklınıza gelen birçok ülke jandarmasını ordu içinde tutuyor.

Mesele şu: 20’nci yüzyılın ikinci yarısında Anglo Sakson ülkeler jandarmayı “modası geçmiş bir kolluk modeli” olarak değerlendirdi.

Peki ya şimdi?

Bugün ortaya çıkan güvenlik tehditleri sonucu

-başta İngiltere olmak üzere- pek çok devletin gündemine jandarma yeniden gelmeye başladı!

Gelişmeleri geç takip ediyoruz.

Ve.

Kendi geçmişimizden hiç ders çıkarmıyoruz; herkes tarihin kendi iktidarıyla başladığını sanıyor çünkü!

“Osmanlıcı” gözüküyorlar ama Osmanlı askeri tarihi hakkında tek cümle araştırmaları-bilgileri yok.

Bakın ne anlatacağım:

Bugün Fransızlar diyor ki; “ülkemizdeki IŞİD terör eylemleri neden önlenemiyor?”

Bugün Fransızlar diyor ki, ulusal jandarmamız “Gendarmerie Nationale” neden etkisiz?

Konuyu şuraya getiriyorlar.

Fransa, çok tartışmalar sonucu Avrupa Birliği’nin dayatmasıyla Ocak 2009’da jandarmasını İçişleri Bakanlığı’na bağladı.

Fransızlar şimdi hata yaptıklarını konuşuyor.

Peki ya bizde?…

Sadece jandarma değil, siyaset kurumu bin yıllık Türk ordusunun genetiğiyle bakalım daha ne kadar oynayacak?

Temel mesele, her iktidara gelenin kendi ordusunu oluşturmak istemesi…

Yapmayınız…

Etmeyiniz…

Kuşkusuz…

TSK tartışılmalıdır.

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi; ve sonrasında gelen vahşi kapitalizm/neoliberalizm rüzgarı Türk subayının önceliklerini değiştirdi.

Subay da daha çok tüketmek için terfi almayı tek amaç bildi.

Terfi sınıf atlama aracı oldu!

Ordu kendi içinde kastlara bölündü.

Lojman-kışla arasına sıkıştırılan subay halkına yabancılaştı.

Evet, bunları reddetmiyorum!

Korkum; derinlemesine araştırma- tartışma yapmadan -Cemaat darbesi korkusuyla- alelacele yapılacak radikal yapısal değişikliklerin Türk ordusunda ve itibarıyla toplumda onarılmaz yaralara sebep olmasıdır.

Hele buna bir de…

Emir-komuta birliği ile merkezi hiyerarşik teşkilat yapısının bozulması; ve kovuşturma histerisiyle büyük subay tasfiyesi eklenirse, ülke içinden zor çıkılır hale düşürülür.

 Abdülaziz’den, II. Abdülhamit’e, İttihatçılardan Halaskar’a kadar hepsi kendi ordusunu kurmak istedi; sonuçta darbeyle alaşağı edildiler.

Ama mesele sadece bu değildir!

Osmanlı darbelerinin temelinde, Ortaçağ’dan kalma tarıma dayalı ve dışa bağımlı ekonominin etkisi büyüktür.

Cumhuriyet darbelerinin kökünde de iktisat vardır.

Yani, darbeler-cuntalar konusunda çok boyutlu düşünmek lazım.

Bunca yıllık bu toprakların birikimi-tecrübesi var; bunlardan yararlanmak şarttır.

İktidar 15 yıldır yaptığı gibi tek boyutlu düşünmekten vazgeçmelidir.

İşte gördü; kendisine darbe yapan “eski Türkiye egemenleri” değil; aksine muhafazakar “yeni Türkiye Cemaati”dir!

Gerçekçi olalım; 28 Şubat paranoyasıyla orduya Cemaat yığılmasına göz yumuldu.

Ve 15 Temmuz darbe girişimiyle yüzleşildi.

Şimdi ne yapılacak?

Ordu’yu AKP’lileştirerek mi korkularından kurtulacaklar?

Yapmayınız…

Etmeyiniz…

Bu ülkeye yazık edersiniz.

TSK’yı denetim altına almak onu “parti ordusu” haline getirmek değildir.

Aklımızı başımıza alalım

Bir örnek vermeliyim:

Tarih: 19 Ağustos 1991.

Rusya’da Gorbaçov’un radikal (perestroika ve glasnost) açılımlarına karşı çıkan bir grup darbe girişiminde bulundu.

Tanklar Moskova sokaklarına çıktı.

“Sovyet Liderliğinin Deklarasyonu”, ele geçirilen devlet televizyonunda ve radyolarında sabah 07.00’den başlayarak yayınlanmaya başlandı.

Kimi milletvekilleri gözaltına alındı.

Bu arada Yeltsin, Rusya meclisi önüne geldi; halkı sokağa çağırdı.

Moskovalılar sokağa çıkma yasağına uymayıp parlamento önünde toplanmaya başladı.

Kimi sokak ve caddelerde halk tankların üzerine çıktı.

Troleybüs ve sokak temizleme araçlarıyla barikatlar yaparak yolları ulaşıma kapattı.

Yeltsin’in tank üzerindeki konuşması televizyonlardan yayınlanınca ordu ikiye bölündü. Kimileri çok kan akacağı için darbeden vazgeçti.

Vazgeçmeyen bir grup halka ateş açtı; parlamentoyu bombaladı.

Sonuçta darbe girişimi başarısız oldu.

Sonra…

Sonra Sovyetler Birliği parçalandı.

Bir dönem bitti.

Aradan yıllar geçti; darbe günü CIA’nın Yeltsin’e yardım ettiği ortaya çıktı!

Amaçları belliydi; Rusya’yı ele geçirmek!

Rusya 1991’deki darbe girişiminden sonra istikrara kavuşamadı.

“Tek adam” haline gelen Yeltsin, uyguladığı askeri politikalarla Kızıl Ordu’yu bitirme aşamasına getirdi. 

Ülke ekonomisinin yok olmasına neden olacak reformları uygulamaya devam ederken Putin‘in de içinde bulunduğu “sivil darbeyle” alaşağı edildi.

Demem o ki…

Hepimiz…

Toplumsal uzlaşmanın ne kadar değerli olduğu üzerinde bir kez daha düşünelim…

Başka Türkiye yok.

Kültür ve siyaset farklılıklarımız olsa da bu ülke hepimizin.

Aklımızı başa alalım…

Emperyalist akbabalara yem olmayalım…

SONER YALÇIN

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s