ABDULLAH CEVDET —– ALINTIDIR

ABDULLAH CEVDET

Dr. Abdullah Cevdet’in sıra dışı hayatı

dr.abdullah cevdet ile ilgili görsel sonucu

Atatürk’ün “Hep söylediklerinizi ve yazdıklarınızı yaptım” dediği Doktor’un sıra dışı hayatı…

Laikliği, Latin harflerinin önemini, çağdaş eğitim sistemini, köylülerin eğitilmesini, kadın haklarını, özgürlük ve adaleti Türkiye en çok onun gazete ve yayınları sayesinde öğrendi.

Uyanık Bir Uyku, Cumhuriyet’in gizli programı mıydı?

1925…

ÇANKAYA KÖŞKÜ…

Doktor, Ankara’ya indiği gün Halk Partisi Genel Sekreteri Cemil Bey’e, Gazi Paşa’nın davetlisi olduğunu bildirmişti.

Nitekim ertesi gün Çankaya’dan gelen otomobil Doktor’u alarak köşke götürmüştü.

Bekleme odasında fazla bekletilmeden üçüncü kattaki, her tarafı kitaplarla dolu olan salona alınır.

Odaya girdiğinde seçkin bir düşünce adamının evine girdiğini hemen hisseder…

Ona göre, “Gazi Paşa, uzun yıllardan bu yana aydınların ateş ve imanla beslediği amaçları yerine getirmişti”.

Görüşme bir saat planlanmıştır…

Doktor kalkmak isteyince Atatürk, “Görüşmeyi istediğiniz kadar uzatabiliriz” demiş ve böylece dört saate yakın sohbet etmişlerdi…

Görüşmede başka tanıklar da vardır.

Ayrılırken Gazi Mustafa Kemal konuğuna, “Hep yazdıklarınızı ve söylediklerinizi yaptım” der.

GÖRÜŞMEDEN 24 SAAT ÖNCE…

Elazığ mebusu Cevat Paşa’nın mebusluktan çekilmesi üzerine, hükümetten bazı yetkililer, bu göreve Doktor’un getirilmesini önerirler.

Kısa bir sürede bu görüş kamuoyunun ve özellikle de Elazığlıların desteğini bulur.

Atatürk de bunun üzerine Doktor’u köşke davet eder…

Bu daveti öğrenen İstanbul’un gerici gazeteleri ki başını Tevhidi Efkâr çekmektedir.

 Doktor’un “Avrupa’dan damızlık erkek getirtmek istediğini” yazarak hakkında bir itibarsızlaştırma kampanyası başlatmışlardı.

Doktor bütün bu yayınlardan dolayı üzülür, fakat kendini de savunur.

Hemen ardından Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Avni Bey, bu çirkin olayın çarpıtıldığını açıklayarak demecinin aslını gösterir.

PEKİ, OLAYIN ASLI NEDİR?

Doktor öteden beri bitap düşmüş Anadolu’nun canlandırılması ve topraklarının işlenebilmesi için, Balkanlar, İtalya ve Almanya’dan tarım ve hayvancılıkta deneyimli ailelerin toplu bir şekilde Anadolu’ya yerleştirilmesini savunur.

Böylece hem Türk köylüsü eğitilecek hem de topraklarımız işleneceği için ekonomimiz canlanacaktır.

Aslında linç kampanyasının hedefinde sadece Doktor değil, Atatürk de vardır.

Psikolojik savaş amacına ulaşmıştır…

Atatürk çekinir ve Doktor’a milletvekilliğini teklif edemez, ancak hem sağlık hem de eğitim politikaları konusunda onun görüşlerinden her zaman yararlanacaktır.

GÖRÜŞMEDEN 100 YIL ÖNCE

Yüz yıldır toprak kaybına uğrayan Osmanlı, ordunun modernleştirilmesi için Avrupa’nın biliminden yararlanmak ister.

Bunun için modern okulların kurulmasını sağlar.

Programda Avrupa’ya öğrenci göndermek, Avrupa’dan öğretmen çağırmak da vardır.

Askeri Mühendislik ve Tıp Fakültesi böylece kurulur.

Bu okulların kuruluşuyla birlikte öğrenciler de ilerici fikirlerle tanışırlar: Materyalizm, sosyalizm, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, laiklik, kadın hakları, serbest teşebbüs hakkı…

Okullarda okutulan kitapların büyük bir çoğunluğu yabancı dillerden yapılmış tercüme kitaplardır.

Bu kitapların Aydınlanmacı yazarlara ait olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildir…

İstanbul Tıbbiyesinin kütüphanesini ziyaret eden Charles MacFarlane, hayretler içinde kalır…

Kitaplıkta Fransız Devrimi’ni hazırlayan Aydınlanma filozoflarının kitapları yer almaktadır.

Gördüklerini anılarında şöyle anlatır: “Çoktan beri bu kadar açıktan materyalist düşünceyi savunan bir koleksiyon görmemiştim…

Genç bir Türk, oturmuş dinsizliğin elkitabı Le Système de la Nature’ü (Baron d’Holbach’ın ünlü eseri) okuyor…

Bir başkası Diderot’nun Jacques le Fataliste’si ile Dulaurens’in Le Compère Mathieu’sunu elinde tutuyordu…

Cabanis’nin Rapportsduphysique et du moral de l’homme adlı eseriyse rafın göze çarpan bir yerine konmuştu.”

Tabii kitaplıkta sadece d’Holbach, Diderot ve Cabanis’nin değil, aynı zamanda Rousseau’nun ve diğer devrimci filozofların kitapları da bulunuyordu.

  1. yüzyılın sonlarından itibaren bu kitaplığa Ludwig Büchner’in, Clausewitz’in, Comte’un, Mazzini’nin kitapları da eklenecekti.

İşte Atatürk’ün 1925 yılında görüştüğü Doktor da, bu okula 1885 yılında kaydolacaktı ve adı Abdullah Cevdet’ti.

İSTİBDAT REJİMİNİN BASKICI YILLARI…

9 Eylül 1869 yılında Arapkir’de mutaassıp bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Abdullah Cevdet, çocukluk ve gençlik döneminde din eğitimi alarak büyümüştü.

O, İslam dinini ve edebiyatını bir din âlimi kadar bilirdi.

İlk ve orta öğreniminin ardından İstanbul Askeri Tıbbiyesi’ne kaydolmuştu.

Bu süre içinde okul kütüphanesinin “koleksiyonu”ndan bolca yararlanacaktı.

Özellikle Ludwig Büchner’in Naturund Geist (Doğa ve Tin) adlı kitabı hayatını değiştirecekti.

Büchner’densonro Rousseau, La Mattrie, Karl Vogt, Haeckel, Spencer ve diğerleri…

Fizyoloji, beyin, bilinç, kitle psikoloji ve evrim gibi konularla ilgilenecek, tarihte çok sık görüldüğü üzere kısa bir süre içinde aşırı bir dindardan kimine göre iflah olmaz bir tanrıtanımaza dönüşecekti…

Abdullah Cevdet bu andan itibaren kendisini dinî doğmalara karşı mücadeleye adayacak, aydınlanmış kuşaklar yetiştirmenin önemini vurgulayacak, örnek çağdaş okullar kurmak için çabalayacak, bir bakıma halkın aydınlatılmasına baş koyacaktı…

İlginç bir kişilikti Abdullah Cevdet.

O sadece okulun başarılı öğrencilerinden biri değil, aynı zamanda iyi bir entelektüeldi de ve birikimi öğretmenlerinin dikkatini çekmişti.

Şiirler yazıyor, edebiyat metinleri kaleme alıyor; felsefe, madde ve toplum hakkındaki görüşlerini makaleler halinde yayımlıyordu.

Adeta bir ayaklı ansiklopedi gibiydi…

Abdullah Cevdet okulun parlak öğrencilerinden biriydi ama devrimci görüşleri nedeniyle en çok takip altında olanıydı da…

Örgütçü ve eylemci bir karaktere sahipti.

Her fırsatta gözaltına alınır ve hapse atılırdı.

Birçok kez tutuklanmış ve okuldan uzaklaştırılmıştı.

Hakkında hafiyelerin verdiği raporların haddi hesabı yoktu.

Abdullah Cevdet, Namık Kemallerden sonraki ikinci kuşak devrimcilerin liderlerindendi.

Öteden beri bir Ali Suavi hayranı olduğu bilinmekteydi.

O da bunu hiç saklamazdı.

Nitekim yazdığı ve çevirdiği kitaplarda din karşıtlığı, laiklik, özgürlük, adalet ve bilim vurgusu olacaktı…

Onun şaşmaz üç prensibi vardı: İlim, Fazilet ve Hürriyet…

3 Haziran 1889’da, sonradan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşecek olan İttihadı Osmani Cemiyeti’nin kuruluşuna katılacaktı…

Tanzimat aydınları Batıcıydı; 19. yüzyılın son çeyreğinde yetişen aydın ve entelektüel gençlerse eylemci, bağımsızlıkçı, cumhuriyetçi, özgürlükçü ve eşitlikçiydiler.

Abdullah Cevdet çağdaşlaşmak için Batıyı örnek alır, ama vatanseverliği Namık Kemal’den, özgürlük ve eşitlik düşüncesini ise Tevfik Fikret’ten aldığını daima belirtirdi.

O hayatının sonuna kadar mevcut düzene itirazlar yöneltti, yenilikler önerdi, halkın bilinçsizlikten ve sefaletten kurtulması için çareler düşündü.

Bunun için 1897 yılında Doğu ve Batı materyalist filozoflarının görüşlerini sentezleyen Fünun ve Felsefe adlı bir çalışma da hazırlamıştı.

Abdullah Cevdet, mezuniyetin hemen ardından Diyarbakır’a gönderilmişti.

Orada da boş durmadı.

Mehmet Ziya’nın (Ziya Gökalp) hayatını kurtarmakla kalmaz, onu devrimci saflara da kazanmıştı.

İstanbul’dan uzak dursun diye tayini Adapazarı’na çıkmıştı, daha doğrusu henüz iş başı yapamadan, 1896’da birçok “şüpheli” devrimciyle birlikte Trablusgarp’a sürgüne gönderilmişti.

Orada da boş durmadı…

İhbar sonucu bu kez Fizan’da kalebentliğe mahkûm edilmişti, ama o çoktan Fransa ve Cenevre’ye kaçmıştı.

Gıyabında ömür boyu kalebentliğe mahkûm edilmişti, o ise bunu umursamadı.

Hatta Cenevre’de radikalleşmekle kalmamış, hem matbaa kurmuş hem de Osmanlı adında bir gazete çıkarmıştı.

1900’ün başlarındaki Cenevre, adeta mülteci-devrimci yuvasıdır.

Rus devrimcileri Plehanov, Axelrod ve Lenin de oradadırlar ve Iskra’nın (Kıvılcım) çıkarılmasıyla meşgullerdir…

İLK KUMPAS

Abdullah Cevdet 1899’da, Osmanlı yönetimine yönelik muhalefetini yumuşatmıştı, çünkü bunun karşılığında Fizan ve Trablusgarp’ta tutuklu bulunan 72 arkadaşı salıverilecektir.

Anlaşmaya uyarak Viyana Sefirliğinde hekimliğe başlar.

Orada felsefi çalışmalarına ağırlık verir; yazılar yazar…

Ama sonra hakkında jurnaller gönderen Elçi Mahmut Nedim Beyi tokatlaması nedeniyle sınır dışı edilir.

Paris’e geçer ama sonra Cenevre’ye yeniden döner.

Bu arada onunla özdeşleşecek olan İçtihat dergisini çıkarır.

Bu arada Balyoz ve Ergenekon benzeri bir kumpasla karşı karşıya kalır.

 1904 yılında Osmanlı hükümeti, muhalefet içinde etkili olan Abdullah Cevdet’i Cenevre’den çıkarmak ve hatta hayatına kastetmek için bir kumpas kurar.

Abdulhalim Hikmet adında bir hükümet ajanı, onun adını kullanarak II. Abdülhamit’i hedef alan ve içinde pornografik betimlemeler bulunan Bir Rüya adlı bir kitapçık yayımlar.

Basım adresi olarak da Doktor’un matbaasını gösterir.

Osmanlı hükümeti, Abdullah Cevdet’in söz konusu eserin yazarı olduğunu ileri sürerek, İsviçre hükümetinden onun sınır dışı edilmesini ve matbaasının da kapatılmasını talep eder.

Böylece Türk hükümetinin belki de ilk psikolojik savaş icraatı olan bir kumpas devreye sokulmuştur…

Hafiyeler kanıtlarını “elleriyle koymuş gibi bulurlar”.

Çok açıktır, kitapçık “onundur ve matbaasında basılmıştır”.

Abdullah Cevdet sınır dışı edilir.

Bugün hala söz konusu eserin bulunamaması da onun sadece kanıt üretmek için birkaç adet basıldığını göstermektedir.

Avrupa’da daha fazla kalamayacağını anlayan Abdullah Cevdet de 1905’in başlarında uzun bir süreliğine Mısır’a yerleşir.

Kahire’den itibaren aktif siyasetin dışında kalmayı tercih eden Abdullah Cevdet, esas yapmak istediği işe, yani kitap yazmaya, İçtihat’ı en geniş şekilde yaymaya, çevirilerini bitirmeye karar verir.

Sonradan kabul edileceği gibi İçtihat, muazzam bir etkide bulunacak, birçok Türk devrimcinin yetişmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

İRTİCAYA HÜRRİYET YOOOK!

Doktor, 1908 Jön Türk devriminde doğrudan bir görev üstlenmez ama muhalif tutumunu aydınlar üzerinde yoğunlaştırır.

İçtihat Türk toplumunda din eleştirisini yapan dergilerin başında gelir.

Sürekli laikliği öne çıkarır, dinin toplum üzerindeki zararlarını yazar.

Latin harflerine geçmek için bir devrime ihtiyaç olduğunu vurgular.

Kadınların toplum hayatına katılımını savunur. Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme’de dile getirdiği yurttaşlık ve ortak toplumsal iradeye vurgu yapar.

Aydınlanma filozoflarının eğitime verdikleri önemi bilen Abdullah Cevdet, Arşimet’in dayanak noktasına nazire yaparcasına, “Şimdi bana ilmi verin insanlığın tarihini değiştireyim” der.

abdullah cevdet eserleri ile ilgili görsel sonucu

Köylü gençlerin eğitilmesi için Köy Enstitüsü tarzında hızlandırılmış köylü mektepleri önerir.

Bilime olan inancını, “Kısacası bilim ve fennin bayrağını diktiği yerlerde çöller buğday tarlalarına, bataklık çiçekli bahçelere dönüşür.

Tutsaklık ve yoksulluk kaybolur, mutluluk, namus ve doğruluk yaşamaya başlar” diye ifade eder.

Yazısının başlığının biri “Hürriyeti İrtica Yoook!”tur…

Ona göre Osmanlı’nın geri kalmasının temel nedeni dinin etkisidir.

  1. Dozy’nin İslam Tarihi adlı kapsamlı eserini Türkçeye çevirir.

Eser İstanbul’da dinci yazarların yanı sıra Şeyhülislam’ın da tepsini çeker.

Kitap yasaklanır ve ele geçen nüshaları, 1910 yılında Galata Köprüsü’nden yakılarak denize atılır.

Abdullah Cevdet’in çeviri, derleme, makale ve kitapları, eğitim reformuna dair projelerinin, sonradan Cumhuriyet Devrimi’nin gizli programı olduğu söylenir.

Söz konusu ütopik tasarıyı (Kılıçzade Hakkı’ya birlikte geliştirdikleri Uyanık Bir Uyku adlı ütopya) İçtihat’ta yayımlar.

Shakespear’den, Schiller’den, Hugo’dan yaptığı çeviriler, özel kütüphanelerde yer alır.

Sadece Batılı yazarları değil, Doğu’nun düşünsel birikimini de çok iyi bilir ve bunları yazar.

Al-Maari, El-Arabi, Ömer Hayyam, İbni Rüşt’ten bölümler derler ve bunlar üzerinden İslam dinini tartışır.

Savaş döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne Alman taraftarı olmasından dolayı tutum alır. Yolsuzluklarını eleştirir, baskılara karşı çıkar.

Bu nedenle de tehdit edilir ve kenara çekilmesi söylenir.

O da öyle yapar…

Savaştan kısa bir süre sonra hatalı yönelimlere de kapılır.

Karamsarlık ortamından etkilenerek mandacı fikirlere kapılır, ayrılıkçılığa kesin bir şekilde karşı çıkmakla birlikte Kürt dergilerinde yazılar yazar.

Ama her fırsatta Kürt kökenli bir Türk olduğunun altını çizer.

Kurtuluş Savaşı başladığı anda da hemen Ankara’nın safında yer alır.

Ankara’da ihtiyaç duyulan sağlık malzemelerinin temininde görevler alır.

 Cumhuriyet’in kuruluşunu bütün yüreğiyle destekler, Mustafa Kemal’in “büyük işler başaracağına” inanır.

Atatürk’le yaptığı görüşmeden sonradır ki Jean Meslier’in muazzam bir din eleştirisi içeren başyapıtını 1928’de Türkçeye kazandırır ve Aklı Selim (Sağduyu) adıyla yayımlar.

Eserin ilk nüshasını Atatürk’e ithaf eder. Atatürk eserin, 1929’da devlet matbaasında Latin harfleriyle basılmasını emreder.

Jean Meslier, Aydınlanma çağının ilk başlatıcılarından biridir.

Onun Sağduyu adıyla kaleme aldığı kitabı tanrıtanımazlığın manifestosu gibidir.

Bu eser 18. yüzyılın ortalarından itibaren Voltaire ve D’Holbach tarafından gizlice yayımlanır.

Kitap materyalist düşüncenin Fransa’da gelişmesine büyüt katkıda bulunur.

Dr. Abdullah Cevdet 1932 yılında ebediyete göçer…

Abdullah Cevdet’in toplum üzerindeki etkisini anlatmak için Ziya Gökalp onu, İstanbul’un eski mahallelerini yakan bir yangına benzetir:

“O, tarlayı temizliyor, sonra gelen bizler de kolayca imar ediyoruz.

Abdullah Cevdet, yangın ateşi değildi, yakmaz aydınlatırdı” der.

YIL 2005, YER ANKARA

Ankara’da “Abdullah Cevdet” adı bir caddeye verilmek istenir.

Gerici-şeriatçı gazeteler, 100 yıl aradan sonra yeniden alçakça bir kampanyayla bu girişimi engellemeye çalışır.

Tartışmaya Akit gazetesi yazarı Hasan Karakaya da katılarak Osmanlı’nın ve AKP hükümetinin psikolojik savaş geleneğini devam ettirir.

Karakaya yazısında Abdullah Cevdet’in “Avrupa’dan damızlık erkek getirmek istediğini” iddia eder ve laik güçlere şöyle saldırır:

“Bunlar, hangi damızlığın dölleridir diye sormaktan kendimi alamıyorum!…”

Not: Birçok yabancı akademisyenin Dr. Abdullah Cevdet’le ilgili çalışmaları olmakla birlikte, ülkemizde onun hakkında ilk ve en kapsamlı çalışmayı (yüzlerce belgenin bulunması, tercüme edilmesi ve değerlendirilmesiyle hazırlanmış 500 sayfalık doktora tezi) kültür hayatımıza sokan Şükrü Hanioğlu’nun adını mutlaka anmalıyım.

Sadık Usta

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s