ÇERÇİ ————————– ALINTIDIR

ÇERÇİ

(BİR ZAMANLARIN SÜPERMARKETİ)

 

Çerçi farsça “çar” (dört) kelimesinden gelmiştir.

Çerçiler 4 köşeli, tekerlekli, işporta arabası tarzında bir tezgahta satıyorlar ürünlerini.

Esas olarak bazı bölgelerde tuhafiye işi yapan kimselere verilen addır.

Köy, pazar, mahalle aralarında dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan kimselerin ortak adıdır.

Çerçilerden yalnız para karşılığı değil, değiş tokuşla da alışverişte yapılabilir.

Örnek olarak.

Terlik alan bir kimse karşılığında patates olarak ödeme yapabilir.

Bu yüzden Çerçiler sattıkları ürünün parasını bazen takas mal olarak alabiliyorlar.

Günümüzde ise bunlar arabalarla dolaşarak taksitçi adını verdiğimiz mal satmaya çalışan kimselere devretmiştir.

Bu mahalle çerçicileri plastik eşya çorap ve benzeri şeyler satarlar.

 Nerede o eşek sırtındaki binbir çeşit mağazası Çerçiler?

 Türk Dil Kurumu sözlüğünde çerçilik şöyle tanımlanıyor: Köy, pazar ve benzeri yerlerde dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan gezginci esnaf.

Bir başka sözlükte ise “Köylerde mahalle aralarında pazarlarda makara, boncuk, iğne, oyuncak, lastik, makas vb. ufak tefek eşya satan esnaf…” diye tanımlanıyor çerçilik.

Çerçilere, mallarını yere yayarak sattıklarından yaymacı ya da dökmeci de denir.

Evliya Çelebi çerçilerin piri olarak Abuzettin Gaffari’yi gösterir.

 Yine Evliya Çelebi İstanbul’da çerçi sayısının 300 kadar olduğunu, her türlü ufak tefek eşya sattıklarını, müşterilerin satın aldıkları mallardaki hileyi anlamamaları için kendi aralarında özel bir dil geliştirdiklerini söylemektedir.

 

OL KİMSELERE DENİR Kİ TUHAFÇI

 

Çağatay sözlüğü ise çerçiyi “pilever, yaymacı, sergici” diye tanımlıyor.

Tarama Dergisi’ne göre çerçi, attar olarak tanımlanmaktadır.

Farsça’dan Türkçe‘ye çevirisi yapılan

Bürhan-ı Katı’da ise pilever (Çerçiliğin Çağatay sözlüğündeki tanımı) “Ol kimseye denir ki, iğne, boncuk ve ipek envar akakıyr ve sair bu makule şeyler sata, çerçi ve hurdacı ve zikıymet satanlara tuhafçı tabir olunur” diye yazıyor.

 Bu kadar tanımı yapılan çerçilik de artık çok nadir görülen mesleklerdendir.

Çerçiliğin ortaya çıkış sebeplerinden en önemlisi ulaşımın zor olduğu, alışveriş yapmanın kolay olmadığı yerlerde yaşayan insanların ihtiyaçlarının karşılanmasıdır.

 Eski çağlardan beri yapılan bir iş koludur çerçilik.

Ulaşım araçlarının gidemediği yerlere at, eşek ya da katırı ile tüketicinin ayağına giden bu satıcılar her türlü doğa ve kötü şartlara direnerek işlerini yaparlardı.

Eşkıyaların, vahşi hayvanların kol gezdiği dağları aşarak ulaşılması zor köylere giden çerçiler, kendilerini nelerin beklediğinden habersiz yollara düşerlerdi.

İğneden ipliğe, çaydanlıktan leğene, ibrikten toprak kaplara kadar yüklü hayvanı ile “Çerçi geldi!” diye bağırarak sokak sokak, kapı kapı, köy köy, mezra mezra dolaşırlardı.

 

ASYA’DAN AMERİKA’YA ÇERÇİLİK

 

Bu meslek sahipleri maddi durumlarına göre üstü kapalı at arabaları ile de satış yaparlardı.

Arabanın gidemediği yolun olmadığı yerlere dayanıklı yük ve çekim hayvanı olan katırlar kullanılırdı.

 Bir makara dikiş ipliği için kasabaya inemeyen insanların ayağına kadar giden bu hizmet sektörü eskilerde bayağı yaygın bir meslek kollarından biriydi.

 Dikiş ipliğine pazarlık yaparken ucuz ve hesaplı bulduğu birkaç metre patiska veya pamuklu basmadan da o anda ihtiyaçları olmadığı halde alabilirlerdi.

Bu günkü süper market psikolojisi o zamanda geçerliydi.

 Evlerinde kullanmadıkları ya da değerini bilemedikleri bakır kaplar veya başka eşyalarını göz alıcı parlaklığı ve renklerine kanarak, alüminyum veya örme sepet karşılığı değiş tokuş yaparlardı.

Bu alışverişten çerçi her zaman kârlı çıkan taraf olurdu.

 Amerikan western filmlerinde üstü kapalı arabalarla her türlü tuhafiye ve züccaciye araç ve gereçlerini satan çerçileri sıkça görmek mümkündür.

 

ÇERÇİYLE LAFLAMAK BİR HOŞ OLUR Kİ…

 

Çocukluğumda mahallemize gelen bir çerçi vardı.

Kendisi Gaziantep Yahudilerindendi.

Her hafta mahallemize gelerek satış yapardı.

 Hasip Dürri geçidinin sakinleri onun başına toplanırdı.

İhtiyaçları olsun olmasın alışveriş yapmasalar da çerçinin etrafında toplanıp laflamak hoşlarına giderdi.

 Başka zaman bu ortamı bulamayan mahalle sakinleri çerçi vasıtasıyla bir araya gelmenin keyfini yaşarlardı.

Çocukların meraklı bakışları altında yapılan alışveriş çok keyifli ve bir başka güzel olurdu.

 Nakit paranın pek kullanılmadığı bu alışveriş saatlerce sürerdi.

Kimi ocakta yemeğini yakmamak için, kimi çocuğunun ağlamasını duyarak ayrılırdı bu hengâmeden.

 Çerçinin bir alış veriş defteri vardı.

Bu defterde her evin bir sayfası bulunurdu.

Kim ne almış, kimin ne kadar borcu var deftere yazılırdı.

 Müşteri asla sıkboğaz edilmezdi.

Ne verirse onu alır aldığı miktarı defterdeki borcundan düşerdi.

Çerçinin bazen iki ya da üç hafta ortalarda görünmediği olurdu.

Ama hiçbir zaman bu satışlarda tartışma yaşanmazdı.

Borcunu vermeyene de kızılmazdı.

Çerçi bilirdi ki o kişi gerçekten zor durumdadır.

Onları anlayışla karşılar borcunu bir gün vereceğine inanır, buna göre davranırdı.

 

ATIN KUYRUĞUNDAN KIL ÇEKME

 

Biz çocuklar ise bu alışverişlerden habersiz, çerçinin atının kuyruğundan nasıl yapar da bir kıl çekmenin derdinde olurduk.

Bu kılla çok güzel vız vız oyuncağı yapardık.

 At huylanıp arka ayağını hareket ettirdikçe üzerindeki cezveler, çaydanlıklar, ibrikler, tavalar birbirine çarparak takur tukur sesler çıkarırlardı.

 O zamanın bazı sokakları otomobillerin geçebileceği kadar geniş değildi.

Bu sokaklardan çerçinin hayvanı rahatlıkla geçebilir müşterilerine ulaşabilirdi.

 Aktar pazarından, kazancı pazarından, zücaciye çarşısından aldıkları malları halkın ayağına kadar getirip satmak o günün şartlarında bir nevi hizmet sektörü sayılırdı.

 

BU KÖYDE KİMSE YOK MU?

 

Geçen senenin ağustos ayında Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesine bağlı Saraçlar köyündeydim.

Saraçlar köyü 9 hanelik bir köy.

Büyük kentlere göç nedeniyle köy boşalmış durumda.

Sadece yaz ayları bir iki ev geçici olarak doluyor o kadar.

 Orman içerisinde ana yoldan pek fark edilemeyen, yağmurda dahi ulaşımın zor olduğu Saraçlar köyü saklı bir kent gibi.

Eşimin ana-babası ve teyzesi hemen hemen her yaz köye giderler.

 Biz de onlarla beraber on gün kadar gider, oksijen deposu olan bu küçük orman köyünde kalır, ruhumuzu ve bedenimizi dinlendiririz.

 Bu köyden 8 tane peyzaj çalışması yaptığım göz önüne alınırsa doğal güzelliğini anlatmaya gerek yok sanırım.

 2007 yılının Eylül ayındayız.

Vakit akşamüzeri.

Ahşap evin önündeki toprak yol üzerine örtümüzü serdik minderleri dizdik.

Mustafa dayılarla birlikte gözleme yiyip çay içeceğiz.

 

HOŞ GELDİN SADIK!

 

Çaylarımızı yudumlarken köyün toprak yolundan at kişnemesi ile nal sesleri duyuldu.

Bir adam ve yüklü bir at bize doğru geliyorlardı.

Atın üzeri bayağı eşya ile doluydu.

 At yürürken bu eşyalar birbirine çarparak sesler çıkarıyordu.

Gözlerime inanamadım.

Bu gelen adam bir çerçiydi.

Onu gökte ararken yerde bulmuştum.

 Atının üzerinde naylon leğenler, içi kap kacak dolu torbalar, küfeler vardı.

Bizimkiler mal bulmuş mağribi gibi sevinmişlerdi.

Köyün en yaşlısı Emine nine çerçiye “Hoş geldin Sadık!” diye seslendi.

 Çerçinin adı Sadık’mış.

Ona çay ve yiyeceği bir şeyler ikram ettiler. Adam çayını içip dinlendikten sonra hemen atının üzerinden renk renk leğen ve tencereleri yere indirip serdi.

 Kadınlar bu tür alış verişe daha düşkün oluyorlar.

Kullanacakları eşyaları seçerek almalarından daha doğal ne olabilir ki…

 Bizimkiler ihtiyaçları olan büyükçe bir naylon leğen aldılar.

Ekmek parası kazanmak için dağ taş demeden dolaşan çerçi bu alışverişten memnun oldu.

Bu arada da gelmişten geçmişten konuşup ölenleri yad ettiler.

Çerçi Sadık yere yaydığı eşyalarını toplayarak atın üzerindeki yerlerine bağladı.

 Köyün sonunda oturan Esma Hanım ile kızlarının yanına gitti.

Atını kiraz ağacına bağladı.

Atın üzerindeki yükü teker teker yeniden yere indirdi.

 Esma Hanım ile kızları evlerinden getirdikleri kırık dökük mutfak eşyalarını verip onların yerine yenilerini almak istiyorlardı.

 Çerçi Sadık getirilen eski mutfak gereçlerini el terazisi ile tarttı.

Hurda fiyatından hesapladı.

Yenilerinin fiyatında bayağı sıkı pazarlık yaptılar.

Eskilerin tutarını yeni alınanların fiyatından düşerek anlaştılar.

Esma Hanım, kalan parayı taksitle ödeyeceğini söyledi.

Buna itiraz etmedi Çerçi Sadık.

Birazını peşin verdiler.

Kalanını da her geldiğinde alacaktı.

Pazarlık konusunda Esma Hanım da çerçi kadar çetin cevizdi hani.

Epeyi çini çanak ve diğer ihtiyaçlarını aldılar.

 

SON ÇERÇİYLE SÖYLEŞTİK

 

Bu pazarlık çerçiyi bayağı yormuş olacak ki bir taşın üzerine oturup dinlendi.

 Onunla mesleği hakkında konuşmak istiyordum.

 Çerçilik baba mesleği değilmiş.

O yörede insanların çiftçilikten para kazanamadığını genellikle para kazanmak için başka işlerde çalışıldığını kendisinin de çerçilik yaparak geçimini sağladığını söyledi.

 En büyük sıkıntısıysa, köylerin geçim sıkıntısının yanında şehirlere göç nedeniyle köylerin hemen hemen boş olmasından dolayı müşterinin olmamasıydı.

Bu durumda nasıl para kazanılırdı?

Kime satış yapılırdı?

 Müşterilerinin, buralardan göç eden, köylerine tatil için ya da bakım onarım için gelen insanlar olduğunu söyledi.

 Kış ve bahar aylarında bazı köylerde kimse bulunmuyormuş.

Ancak yaz geldiğinde kışa nazaran daha bir şenleniyormuş buralar.

Ne kadar çok istiyordu bu köylerin eskisi gibi olmasını…

 

AH O 30 YIL ÖNCEKİ ÇERÇİLİK!

 

Bence köylere olan ulaşımın kötü olması da bu geri göçü engelleyen bir başka gerçektir.

Bu nedenle köylerine geri gelmek isteyen insan sayısının da giderek azaldığını anlattı.

 “Yollar iyi olsa köylere gelen nüfus artar yaşam canlanır.” diyor çerçi Sadık ve ekliyor: “Şimdi siz bir iki hafta sonra gideceksiniz buralarda in-cin top oynayacak.

Benim işim 30 sene evvel iyiydi.

Şimdi bir şeyler satarak çoluk çocuk beslemek çok zorlaştı.

Daha ne kadar dayanırım bu şartlara bilemem.

Şu atın giderini bir düşünün.

Nallanması, semeri, yemi kaça çıkar bir düşünün.

 Çerçi, atın sırtından indirdiklerini yeniden teker teker yerli yerine itina ile yükleyip semere bağladı.

Sonra da “Yolcu yolunda gerek…” diyerek atın yularından tutup uzaklaştı gitti.

 Onu bir daha hiç göremeyeceğimi biliyordum.

Bunu düşünerek ardından içim burkularak kaybolana kadar uzun uzun baktım.

 Yolları olan bazı köylere, mezralara minibüsleriyle az da olsa çerçilik mesleğini sürdüren insanlar vardı.

Ama artık onları da görmek mümkün değil.

Çerçilik de kaybolan mesleklerdendir.

 

 ÇERÇİ

  

Çerçi gidiyor, çerçi!

 Üzüm var, incir var, leblebi var, nohut var, şeker var.

Çerçiiii!

 İğde var, lokum var, bandırma var, hünnap (keçiboynuzu) varrr!

 İğne var, iplik var, tile var, boncuk var, toka var.

Çerçi, çerçi gidiyor..!

 Eski para ile, çekirdek ile, çul eskisi, çuval eskisi, çorap eskisi ile, eski bakır ile eski gümüş ile, yumurta ile.

Haydi! çerçiii, çerçi gidiyorrr!

 Bizim ve bizim kuşakların ilk duydukları pazarlama sözleriydi bunlar.

Dolaşırdı köy köy çerçilerimiz ve yukarıda saydıklarını satarlardı, köylerimizde.

Aşmazlı Mükremin Emmi de onlardan birisiydi. Ayrıca Opsarlı Aziz Emmi, Yakacıklı Mahmut Emmi de vardı.

Bizim köyümüzden de Örenden nohutçu Cemal Emmi (Gelmez Yayık) vardı ama o çeşitli şeyler satmazdı.

Taze kavrulmuş leblebi satardı.

Yiyenler bilirler vallahi mis gibi olurdu leblebisi, rahmetlinin nur içinde yatsın.

Leblebi de kullandığı nohutta öyle GDO filan olmazdı.

Tam yerli malıydı.

Öğretmenlerimiz bize ne öğretirlerdi “Yerli Malı TÜRK’ÜN Malı Her TÜRK Onu Kullanmalı” İşte Gelmez Yayık bu anlamda iyi bir ATATÜRK Milliyetçisiydi, nur içinde yatsın. Saydığımız bu çerçilerin hepsi de hakkın rahmetine kavuştular şimdi, Allah rahmet eylesin.

Özlüyoruz onları, çerçilerimizi.

 Aşmazlı Mükremin Amcayı o yörede bilmeyen yoktu.

Yaşlıca bembeyaz sakallı ve babacan bir insandı, sakalı şimdikilerin simgesel icatlarına hiç benzemezdi.

Sanki yüzünde sakal değil de Cenab-ı Allah’ın lütfu nur vardı.

Zaten O’nun öyle simge ile işaret ile de bir ilgisi yoktu.

İnanarak koymuştu sakalını.

Kimseler de bir şey demez aksine herkes saygı duyardı.

O kılık ile ticareti bilmezdi ki.

İnancını inandığı için uygulayan birinci kuşak Cumhuriyet çocuğuydu.

Sanki bir tarihçi gibiydi.

Hem de; tüm “ULUSAL SAVAŞLAR”ımızı bilirdi, arada bize anlatırdı da gözlerinin içi ışılayarak, zevk ile. ATATÜRK’E çamur atmak kimsenin haddine değildi onun yanında.

Şimdiki vıttırı vızzıklar adını dilden düşürmezler amma durmadan saman altından su yürüterek “İLKELER”inin altını oyarlar utanmadan.

Yüzlerine tükürsen yağmur yağdı sanacaklar neredeyse, yüzleri de kızarmıyor, töyteşmiş; İngiliz Köselesi gibi aynı.

Kızaracak tarafı mı kalmış zaten.

 Yeni yetmeler çerçi’yi bilmezler.

Ne bilsinler ki öğretilmeyince ya da görmeyince.

Çerçi mi kaldı da şimdilerde?

Çağ atladık ya!!

AB’nin eşiğine oturduk ya.

BOP’çuyuz ya.

Açılımcıyız ya.

Ne gerek var değil mi çağ dışı çerçiye hem de onu öğrenmeye, ne gerek var, öyle ya!

Gümrük Birliğindeyiz ya.

İthal mallar doldurdu ya yurdu yuvayı.

Cebi Dolarlılar, boynu yularlı medeni haydutlar da dönüyor ya köşeyi.

Ne lüzum efendim çerçiyi ya da çerçiciliği öğrenmek için zaman harcamaya ama değil mi?

Belki merak edenler olur diye düşündük ve tarifini sözlüklerimizden arayıp bulduk.     

 İşte çerçi’nin tarifi:

 

ÇERÇİ:

1-Köye, pazar vb. yerlerde dolaşarak ufak tefek tuhafiye eşyası satan kimse.

2-Bazı bölgelerde tuhafiyeci.

(Türk Dil Kurumu- TÜRKCE SÖZLÜK, sayfa 416)

 Büyüklerimiz böyle tarif etmişler ve yeni yetmeler de eğer gerek duyarsa işte buyumuş çerçi der.

Gerçi büyüklerimiz her şeyi iyi bilirler ama çok bildikleri için de bazen eksiklik de yaparlar.

Tıpkı, çerçi’nin tarifinde eksiklik olduğu gibi.

Dedik ya büyüklerimize söz yok.

Her hal çerçinin bizim bildiğimiz tarifini yapmak istememişler, öyle ya AB, BOP filan güler diye.

Eşek ile köylerde satış yapan diye yazılmaz diye düşünmüşlerdir belki, nereden bilelim biz.

Lakin bizce üçüncü tarifi de yapsalardı iyi ederlerdi.

O da şu:

3-Ulaşımın olmadığı ya da kıt olduğu yerlere hizmet götüren ve ulaşım aracı da eşek olan seyyar satıcı.

İşte çerçinin doğru tarifi de bu. Büyüklerimizin vardır bil bildiği mutlaka.

Onlara saygısızlık ne haddimize ama biz yine de doğru olan asil tarifi sizlerin bilgilerine arz ettik efendim.

 Saydığımız çerçiler içinde Mükremin Emmi’nin illaki ayrı bir yeri vardı.

Dedik ya babacan adamdı.

Bütün civar köyler de bilirdi onu.

İyi bakımlı bir Gır Eşeği vardı.

O’nun ulaşım ve binek aracıydı gır eşek.

 Yukarıda adlarını saydığımız tüm nevaleyi işte o gır eşeğe yüklerdi, üç dört heybeye doldurarak, bandırma ve lokum sandıklarını da palanın üstüne berkitirdi, arkada kalan palan boşluğuna da kendisi bindimi ver elini çevre köyler ve de yaylaları, yol mu dayanırdı hiç diri gır eşeğe, vızadan aşardı dağları ve tepeleri.

Anca Mükremin Emmi mola verirse dururdu gır eşek!

Genelde de molaları namaz vaktinde verirdi.

 Opsar (Çömlekçi) şimdilerde oranın da adını değiştirmişler turizm açılımı yapıyoruz ya büyüklerimizin aklı ile Hophisar koymuşlar.

Ne demekse o gayri?

Yunanistan’a giden bir mektup geri gelmişti bir ara İstanbul’a.

Mektubu yazan vatandaş durumu araştırınca; Yunan cevabı aynen şöyleydi: Yunanistan’da “GÜMÜLCİNE” diye bir yerleşim yeri yok.

Onun için mektup yerine ulaşamamıştır.

Yunanistan’da Gümülcine demek yasak.

Orasının adı KOMONİTİ’dir.

Sahi bu AB Yunanı içine alırken böyle şartlar koymadı mıydı ki önüne.

Yani isim değiştirme turizmi gibi, inanç turizmi gibi (ne demekse artık).

 Yani diyeceğimiz o ki bizim Opsar’ın adı da oluvermiş HOPHiSAR.

Çağ atladık ya canım, bunda ne var değil mi.

İyi de bizim Gümülcine’nin adı niye KOMOTİNİ olarak durur ki?

Vardır büyüklerimizin bir bildiği.

Komşular ile sıfır problem uygulaması demek ki.

Hatay daha Suriye sınırları içinde gösterilir, elli bin insanımızın katilini yıllarca beslediler.

Eee şimdi onlar ile de sorunlarımız sıfırlanacakmış.

Ya İran: PKK’nın en büyük destekçisi olduğunu demeyen yok.

Haydi, şimdi sıfır sorun.

Ya Irak canım onu hiç sorma.

Zaten sorun sıfır(!)

Bulgaristan Türkçe’yi yasaklamaya çalışıyor, bilemeyiz AB ona ne der.

Belki de AB den icazetlidir.

Kimileri de suyun ötesinden alır ya icazeti, işte öyle bir şey herhal.

Alınız size sıfır sorun.

 Ya Ermeni açılımı, evlere şenlik.

İnandınız mı?

Biz inanmadık, inanamadık da!

 Opsar’dan aşağı eğilince bağırır Mükremin Emmi: Çerçi!!!! Çerçi gidiyor, çerçiii!!

Vallahi değil Berendi taaa Han yerinden duyulurdu inanın.

Berendi Pınarı’nın yani ilk durak yeriydi.

Sesi duyulunca zaten mahalleli çor çoluk birikir ve beklerdi.

 Pınarın başına gelince önce eşeğini suvarır sonra elini yüzünü yıkar eğer namaz vakti ise namazını kılar ve ondan sonra satışa başlardı.

Herkesi tanırdı o.

Küçük çocuklara da bedava birer tane sormuk şekeri verirdi.

Galiba ondandır belki biz çocuklar daha çok severdik Mükremin Emmiyi.

Ama yok, onu herkes severdi, sevilmeyecek adam değildi ki.

Şekilci değildi ya tam bir KUR’AN Mümini idi o.

Biz Mükremin Emminin bir gır eşeğe üç dört heybe ile onca evaneyi nasıl yerleştirdiğini hiç anlayamazdık.

Ayrı bir hüner işiydi anlaşılan o iş.

Mahalleli alış verişini yapardı.

 Biraz da sohbet faslından sonra eşeğini yine özenle yükler ve bir sonraki geleceğinde görüşmek dileğiyle ayrılırdı, Martın Küllüğü’nden aşağı.

Köy, Guyubucak, Ören dolaştıktan sonra ya Akçaviran’a doğru giderdi ya da malı bittiyse eğer geri Aşmaza dönerdi.

Sabır ile beklerdik bir daha geleceği zamanı.

Eşeği yükletip yola koyulunca yine başlardı bağırmaya, duyurmak için.

 Haydi çerçi gidiyor..!

 Çerçi…

 Üzüm var, incir var, leblebi var, şeker var.

Çerçi..

 İğde var, lokum var, bandırma var, hünnap var..

 İğne var, iplik var, tile var, boncuk var, toka var.

Çerçi, çerçi gidiyor..

 Eski para ile, çekirdek ile, çul eskisi, çuval eskisi ile, çorap eskisi ile, eski bakır ile, gümüş para ile, yumurta ile..

Çerçiii, çerçi gidiyor.

Sesi duyulmaz olana kadar arkasından bakar kalırdık Mükremin Emmi’nin.

 Dedik ya, yeni yetmeler bilmezler çerçiyi.

İşte hem sözlük anlamını ve hem de bizim ANADOLU’daki asıl anlamını açıkladık yukarıda ilgi duyanlara.

Günü gün etmeye çalışan ne idüğü belirsiz kültür erozyonlu zamanenin zıvanadan çıkardıklarına da zaten sözümüz yok.

Pekiş çerçilerimize ne mi oldu?

 Anlatalım.

 Yok, oldular yok…

 Niye miii?

 Çağ atladık azizim çağ!!

 Çağda atlanır mı diyorsunuz galiba, anlamadım, bir daha deyiniz..

 Atlanır, atlanır.

Bal gibi atlanır.

 Kim mi dedi?

İnanınız biz demedik.

 Akıllı büyüklerimiz dedi ve de diyorlar.

Nasıl oluyorsa biz anlayamadık.

Demek ki anlayanlar var anlaşılan ki diyorlar.

Ve biz işte öyle bir hız ile çağ atlarken çerçicilik durur mu hiç, o da ayak uydurdu çağa ve de atladı.

 Mükremin Emminin, Aziz Emminin, Mahmut Emminin, leblebici Cemal Emminin yerlerini momil ve de motorlu mafya kılık soyguncular aldı.

Ucuz kacak mazotlu ve Nuh Nebi-den kalma külüstür arabaları ile de o güzelim köylerimizin ve dahi yayla ve dağlarımızın havasını da kirlettiler.

Halkı soyup soğana çevirmeye de işte öylece adımı attılar.

İşin kötüsü yerli malı olmayan ithal mal bozuntularını da kakaladıkça kakaladılar milletimizin efendisi köylülerimize.

Çok köşeyi dönenler oldu böylece çook..

 Hal bu ki “ATATÜRK’ÇÜ” öğretmenlerimiz bize derlerdi ki “Yerli malı TÜRK’ün malı her TÜRK onu kullanmalı”.

 Biz de öğrettik yıllarca onu.

Ayrıca derdi ki Durmuş Öğretmenimiz bize: Çocuklar dünyada kendi kendini besleyen yedi ülkeden birisiyiz.

Bunu söylerken gözlerindeki onurlu, güvenli ve ATATÜRK’ÇÜ düşüncenin ışığını görürdük.

O anlattıkça biz dinlerdik, biz dinledikçe de o anlatırdı.

Kendimize güvenimiz, vatanımıza bağlılığımız, ATATÜRK’ümüze ve devrimlerine inancımız sağlamlaşırdı, büyürdü alimallah TOROS DAĞLARI’ndan ziyade.

O inancı biz ve bizim kuşak hiç unutmadı. ATATÜRKÇÜ Durmuş öğretmenlere borçluyuz bu kararlığı.

Şimdi Durmuş öğretmenim Niğde ilinde emekliliğinin, hak ettiği emekliliğinin tadını çıkarıyor eğer emeklilerin ağzında azda olsa bir tat kaldıysa, sağlıklı uzun ömürler dileriz emektar öğretmenimize ve ellerinden öperiz onur ile, saygı ile.

Biz ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİNİ ondan ve onun inanç arkadaşlarından öğrendik.

Hiç unutur muyuz?

 Şimdilerde o mobil hurda kamyonlu ucuz ve kalitesiz kaçak mazotlu mafya bozuntuları yine çağ atladılar.

Neler mi yapmadılar, neler yapmadılar ki?

 Holdingler, plazalar, çenterler (ne demekse o) kurdular.

Kartelleştiler, kartelleştiler.

Yani çağ atladılar çağ.

 Bizim yerli malımızı erinmeden usanmadan, yorulmadan eşekle de olsa taaa ayağımıza kadar getiren çerçilerimiz ve çerçiciliğimiz yok oldu, tarihe gömüldü.

Anadolu kültürünün müstesna bir zenginliğiydi o.

Şimdilerde yabancı sermayeli o büyük süpermarketler Anadolu bakkalcılığını da size ömür yutmak üzere, timsahın balık yuttuğu gibi.

Çağ atlıyoruz ve de atladık ya.

Ulusal gelir dış borçların faizine bile yetmiyor, ulusal üretim yapan yerlerin çoğu satıldı, satılamayanlarda kapatıldı.

Tarım zaten öldürüldü.

Hayvancılık ne lüzum canım nasıl olsa ucuz kaçak hayvan cenneti olduk, geliyor hasta masta demeden taaa Afganistan, Hindistan’dan beri.

GDO‘lu ecnebi malları dururken ne lüzum tarıma marıma değil mi ama?

Halkımız ne üretici ve de ne tüketici adeta angarya edildi angarya.

Ama biz çağ atladık ya, Gümrük Birliğine de girdik ya, gel keyfim gel.

 Önce sağ sol çıkardılar, gençlerimizi birbirine kırdırdılar, olmadı ASALA, oda olmadı PKK. Ölen biz, öldüren biz, milli serveti götüren onlar.

Öz benlik unutuldu harici icazetlerde reçete aranır oldu.

Çağ atladık ya.

Malzeme mi yok ki kıyamet kadar.

Alın size türban, alın size Meslek Lisesi tartışmaları.

Yahu sahi bu büyüklerimizin kaç tanesinin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor ya da saldılar.

Niye deniz aşırı ecnebilerde okuturlar da özlemini çektikleri Arabistan’a, İran’a filan salmazlar.

Onlar büyüğümüzdürler, vardır bil bildikleri zağar.

 Halkımız cahil yok okuma yazma, ANADOLU sefil yok iş güç.

Elin oğlu da bir parmak bal göstererek avlıyor bizi gafil.

 Ne çiftçimiz kaldı ne esnaf, ne yaylamız kaldı ne meramız, böyle gidersek daha da çoğalacak belamız.

 Neyse büyüklerimiz iyi bilir, hem kendilerini hem ülkemizi ve hem de bizi belanın içinden sıyırırlar.

 Biz alışamadık su yapay çağ atlamaya, biz çerçilerimizi özledik.

Yerli malı satan, vatanını; ATATÜRK’ ünü seven, insanını seven, dinini çıkar için değil inanarak seven çerçilerimizi özledik.

 Haydi! Çerçi gidiyorrr!

 Üzüm var, incir var, leblebi var, şeker var, çerçiii!

 İğde var, lokum var, bandırma var, hünnap var.

 İğne var, iplik var, çile var, boncuk var, toka var.

 Eski para ile çekirdek ile çul eskisi çuval eskisi, çorap eskisi ile eski bakır ile eski gümüş para ile yumurta ile.

Çerçi gidiyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s