ÖMER SEYFETTİN ——————– ALINTIDIR

ÖMER SEYFETTİN

 

 Türk yazar, Doğum, 11 Mart 1884 Gönen, Balıkesir.

Ölüm,  6 Mart 1920, (35 yaşında) İstanbul.

Milliyet, Türk, Meslek   Şair, öğretmen, yazar ve asker.

Akım   Türkçülük

İlk eseri  Ashab-ı Kehfimiz (1918).

Türk edebiyatının önde gelen hikâye yazarlarındandır.

Türkiye kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir.

Ayrıca edebiyatta Türkçülük akımının kurucularındandır.

Türkçe’de sadeleşmenin savunucusudur.

Kısa ömrüne pek çok eser sığdırmıştır.

 

Hayatı

 

11 Mart 1884 yılında Gönen, Balıkesir’de doğdu.

Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’le, Fatma Hanım’ın ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan biridir.

Öğrenimine Gönen’de bir mahalle mektebinde başladı.

Ömer Şevki Bey’in görevinin nakli dolayısıyla Gönen’den ayrılan aile İnebolu ve ‘Ayancıktan sonra İstanbul’a geldi.

 Ömer Seyfettin, önce Mekteb-i Osmanî’ye, 1893 ders yılı başında Askerî Baytar Rüştiyesi’nin subay çocukları için açılmış özel sınıfına kaydedildi.

Bu okulu 1896’da tamamlayarak Kuleli Askeri İdadisi’ne yazıldı.

Daha sonra Edirne Askerî İdadîsi’ne naklolarak eğitimine arkadaşı [Aka Gündüz |Enis Avni] ile birlikte burada devam etti.[1]

İlk edebi çalışmaları olan şiirlerini Edirne’deki öğrenciliği sırasında yazdı.[2]

 1900’de İdadî’yi bitirerek İstanbul’a döndü ve Mekteb-i Harbiye-i Şahâne’ye başladı. İstanbul’da Mecmua-i Edebiye dergisinde şiirlerinin yayımlanmasıyla yayın dünyasına girdi.

1903 yılında Makedonya’da çıkan karışıklık üzerine “Sınıf-ı müstacele” denilen bir hakla okulundan imtihansız mezun oldu.

 

İzmir

 

Ömer Seyfettin, mezuniyetten sonra piyade asteğmeni rütbesiyle, merkezi Selanik’te bulunan Üçüncü Ordu’nun İzmir Redif Tümeni’ne bağlı Kuşadası Redif Taburu’na tayin edildi.

1906’da İzmir Jandarma Okulu’na öğretmen olarak atandı.

Bu, Ömer Seyfettin için önemlidir; zira bu vesileyle İzmir’deki fikrî ve edebî faaliyetleri takip edecek ve bunlar içerisinde yer alan gençlerle tanışacaktır.

Nitekim batı kültürünü tanıyan Baha Tevfik’ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik gördü; Necip Türkçü’den ise sade Türkçe ve millî bir dille yapılan millî edebiyat konusunda önemli fikirler aldı.

 

Selanik ve Genç Kalemler dergisi

 

Ömer Seyfettin Ocak 1909’da Selanik Üçüncü Ordu’da görevlendirildi.

Manastır, Pirlepe, Köprülü, Cumâ-yı Bâlâ kasaba ve köylerinde görev yaptı. [1]

Razlık (şimdi Bulgaristan’da) kasabasının Yakorit köyünde bölük komutanlığı yaptı.

Balkan çetecilerinin Türk düşmanlığını dile getirdiği ‘’Bomba’’, ‘’Beyaz Lâle’’, ‘’Tuhaf Bir Zulüm’’ adlı hikayeleri bu görevleri sırasında edindiği izlenimler sonucu yazdı.

Yazıları ve hikâyeleri İstanbul’da ve Selanik’te çıkan çeşitli dergilerde takma isimlerle yayımlandı.

Ali Canip’e yazdığı meşhur mektubu da bu sırada Yakorit’te yayımlanmıştır.

Ömer Seyfettin’in dil konusunda görüşlerini özetleyen bu mektup, Yeni Lisan hareketinin başlamasına vesile olmuştur.

 

1910 yılında Ziya Gökalp’in de arzu ve tavsiyesi ile tazminatını ödeyip askerlik görevinden ayrıldı.

Hayatını yazar ve öğretmen olarak sürdürmek üzere Selanik’e yerleşti.

Rumeli’nin tek Türk bilim ve edebiyat dergisi olarak Selanik’te çıkarılan Hüsün ve Şiir dergisinin ismi Akil Koyuncu’nun istek ve ısrarı üzerine Genç Kalemler’e çevrildikten sonra 11 Nisan 1911’de Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan isimli ilk başyazısı imzasız olarak yayımlandı.

 

Balkan Savaşı ve esaret

 

Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine dağılmak zorunda kaldı. Ömer Seyfettin’in sivil hayatı bir yıl kadar sürmüştü.

Yeniden orduya çağrılan yazar, Yanya Kuşatması’nda esir düştü.

Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında geçen on aylık esareti sırasında sürekli okudu. Mehdi, Hürriyet Bayrakları gibi hikâyelerini bu dönemde yazdı.

Hikâyeleri Türk Yurdu’nda yayımlandı.

Esareti süresince gerek okuyarak, gerekse yaşayarak yazarlık hayatı için önemli olacak tecrübeler kazandı.

 

İstanbul ve Türk Sözü dergisi

 

Ömer Seyfettin 1913’te esareti bitince İstanbul’a döndü. 23 Ocak 1913’te Enver Paşa’nın organize ettiği Bâb-ı Âli Baskını’na katıldı.

Daha sonra askerlikten ayrıldı, yazarlık ve öğretmenlikle hayatını kazanmaya başladı.

Türk Sözü dergisinin başyazarlığına getirildi ve burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazdı.

 

1914 yılında Kabataş Sultanisi’nde öğretmenlik görevine başladı ve bu görevini ölümüne kadar sürdürdü.

1915’te İttihat ve Terakki Fırkası ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım’la evlenmiştir.

Bu evlilik Fahire Güner isimli bir kız çocuğuna rağmen 1918’de bozulunca tekrar yalnızlığına döndü.

Gerek bozulan evliliği gerekse I. Dünya Savaşı yenilgisini görmesi onu çok sarstı.

Anadolu’da uzun seyahatlere çıkarak teselli bulmaya çalıştı; her hafta en az bir hikâye yazmaya çalıştı [3]

 

Son yılları

 

1917’den ölüm tarihi olan 6 Mart 1920’ye kadar geçen zaman birçok acı ve sıkıntıya rağmen verimli bir hikâyecilik dönemini içine alır.

Bu dönemde 10 kitap dolduran yazar 125 de hikâye yazdı. Hikâye ve makaleleri Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Büyük Mecmua, Yeni Dünya, Diken, Türk Kadını gibi dergilerle Vakit, Zaman ve İfham gazetelerinde yayımlandı.

Bir yandan öğretmenlik yapmayı sürdürdü.

 

 

 

Ölümü

 

Hastalığı 25 Şubat 1920’de artınca yazar, 4 Mart’ta hastaneye kaldırıldı.

6 Mart 1920’de hayata gözlerini yumdu. Önceden teşhis edilememiş olmakla beraber, yapılan otopsi sonucunda hastalığının “şeker” olduğu anlaşılmıştır.[1]

Naaşı önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Daha sonra buradan yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na nakledildi.

 

Ölümünden sonra

 

En yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem, onun hayatını ve mizacını anlatan, en kuvvetli hikâyelerini içeren Ömer Seyfettin ve Hayatı adlı bir kitap yazdı ve bu kitap 1935 yılında yayımlandı.

Kısa bir süre sonra da bütün hikâyeleri bir kitap serisi halinde basılmıştır ve bu hikâyeler günümüzde de okunmaktadır.

 

Eserleri

 

Romanları

Ashâb-ı Kehfimiz (1918)

Efruz Bey (1919)

Yalnız Efe (1919, 1988)

Risale

Yarınki Turan Devleti

 

Öyküleri

 

Acaba Ne idi?

Acıklı Bir Hikâye

Aleko

And

Kaşağı

Aşk Dalgası

Aşk ve Ayak Parmakları

Apandisit

At

Ayın Takdiri

Ay Sonunda

Baharın Tesiri

Bahar ve Kelebekler

Balkon

Başını Vermeyen Şehit

Bekarlık Sultanlıktır

Beyaz Lale

Beynamaz

Birdenbire

Binecek Şey

Bir Hatıra

Bir Hayır

Bir Kayışın Tesiri

Bir Temiz Havlu Uğruna

Bir Vasiyetname

Bit

Bomba

Büyücü

Cesaret

Çanakkale’den Sonra

Çakmak

Çirkinliğin Esrarı

Dama Taşları

Devletin Menfaait Uğruna

Diyet

Dünyanın Düzeni

Düşünme Zamanı

Eleğimsağma

Elma

Efruz Bey

Falaka

Ferman

Fon Sadriştayn’ın Karısı

Fon Sadriştayn’ın Oğlu

Forsa

Gizli Mâbed

Gürültü

Havyar

Hafiften Bir Seda

Horoz

Hürriyet Bayrakları

İffet

İki Mebus

İlk Cinayet

İlk Düşen Ak

İlk Namaz

İnsanlık ve Köpek

İrtica Haberi

Kaç Yerinde

Kaşağı

Kerâmet

Kıskançlık

Kızıl Elma Neresi?

Koleksiyon

Korkunç Bir Ceza

Kumrular

Kurbağa Duası

Kurumuş Ağaçlar

Külah

Kütük

Lokanta Esrarı

Makul Bir Dönüş

Mehdi

Mehmaemken

Memlekete Mektup

Mermer Tezgah

Miras

Muayene

Muhteri

Müjde

Nakarat

Namus

Nasıl Kurtarmış?

Nadan

Nezle

Niçin Zengin Olmamış?

Nişanlılar

Nokta

Öpücüğün İlkel Biçimi

Pamuk İpliği

Pembe İncili Kaftan

Perili Köşk

Pireler

Primo Türk Çocuğu

Ruzname

Rüşvet

Rütbe

Sivrisinek

Şefkate İman

Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür

Tavuklar

Teke Tek

Terakki

Teselli

Topuz

Tos

Tuhaf Bir Zulüm

Tuğra

Türbe

Türkçe Reçete

Uçurumun Kenarında

Uzun Ömer

Üç Nasihat

Velinimet

Vire

Yalnız Efe

Yeni Bir Hediye

Yemin

Yuf Borusu Seni Bekliyor

Yüksek Ökçeler

Yüzakı

Zeytin Ekmek

Akşam Sefası

Yiğit Çocuk

Okul Çocuğu

Bir Çocuk Aleko

 

Kaynakça

 

 a b c Ayancıklı Meşhurlar, Ömer Seyfettin, Ayancıklı Sesiöz Sitesi, Erişim tarihi06.01.2014

 Mahmut Çetin, Aşılamayan Zirve: Ömer Seyfettin, Kitapdergisi.net, Erişim tarihi:06.01.2014

Ömer Seyfettin (1884-1920) (İngilizce) , Turkish Cultural Foundation sitesi, erişim tarihi:06.01.2014

  

ÖMER SEYFETTİN

 

Ömer Seyfettin 1884 yılında Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğmuştur.

Türk edebiyatının önde gelen hikâye yazarlarından ve Milli Edebiyatın da kurucuları arasında yer alan sanatçı, babası gibi askerlik yapmış Balkan Savaşı sırasında Sırp ve Yunan cephelerinde savaşmıştır.

Daha sonraki dönemde askerliği bırakıp tamamen edebiyata yönelen Ömer Seyfettin, o döneme kadar romanın gölgesinde kalan Türk kısa hikâyeciliğinin kurucu ismidir.

Sanatçı 6 Mart 1920’de hayata gözlerini yummuştur.

 

Edebi Kişiliği

 

Türkçülük akımının da en önemli savunucusu olan sanatçı, Milli Edebiyatın dil anlayışı olan “Yeni Lisan” görüşünün de sahibi ve bu adı taşıyan makalenin yazarıdır.

Hem sanatsal hem de öğretici metin türüne ait eserlerinde sade konuşma dilinin katı savunucularından biri olmuştur.

Ömer Seyfettin Batı edebiyat ve kültürüyle de yakından ilgilenmiş; ama kendisinden önceki sanatçılar gibi kendi öz benliğini bırakarak tamamen Batı’ya yönelmemiştir.

 Eserlerinde çocukluk anılarından ve askerlik hayatında yaşadıklarından yola çıkan Ömer Seyfettin, hikâyelerini Genç Kalemler ve Türk Yurdu dergilerinde yayımlamıştır.

Sanatçı, eserlerinde serim, düğüm ve çözüm bölümlerine önem vererek Maupassant tarzı olay hikâyeciliğinin de edebiyatımızdaki en önemli temsilcisi olmuştur.

Eserlerinde Türk insanının duygu ve düşüncelerini işleyen sanatçı, hikâyelerini halk geleneklerine veya tarihsel olaylara dayandırır.

 

Sanatçı hikâye türü dışında romanla da ilgilenmiş ve Efruz Bey adlı eserinde Batı kültürünü yanlış değerlendiren ve her döneme ayak uydurmaktan çekinmeyip aydın geçinen insanları işlemiştir.

En yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem, onun hayatını ve mizacını anlatan, en kuvvetli hikâyelerini içeren “Ömer Seyfettin ve Hayatı” adlı bir kitap yazmış ve bu kitap 1935 yılında yayımlanmıştır.

Kısa bir süre sonra da bütün hikâyeleri bir kitap serisi halinde basılmıştır.

 

Kısaca özetleyecek olursak;

 Mili Edebiyat akımının ve çağdaş Türk öykücülüğünün öncülerindendir.

“Genç Kalemler” dergisindeki yazılarıyla tanınmıştır.

Derginin ilk sayısında yayımladığı “Yeni Lisan” adlı makalesinde dil ve edebiyat ile ilgili görüşlerini açıklamıştır.

Bu makaledeki görüşleri Milli Edebiyat akımının başlangıç bildirisi olarak kabul edilir.

Küçük hikâyeyi tamamen bağımsız bir tür haline getirmiştir.

Türk edebiyatında hikâyeciliği meslek haline getirmiştir.

Edebiyatımızda hikâye türünün gelişmesinde etkili olmuştur.

140 kadar hikâye yazmıştır.

Hikâyelerinin konularını çoğunlukla gerçek yaşamdan almıştır.

Bu hikâyelerinde yapmak istediği şey, milli bilinci uyandırmaktır.

Toplumun aksak yönlerini mizah yoluyla eleştirmiştir.

Batı hayranlığı içinde yozlaşmış züppe tipleri eleştirir.

Hikâyelerinin konularını çocukluk anılarından, halk geleneklerinden, tarihi olaylardan, menkıbe, efsane, kahramanlıklardan ve günlük yaşamdan almıştır.

“Kaşağı, İlk Namaz, And, Falaka” çocukluk dönemini, “Başını Vermeyen Şehit, Forsa, Topuz, Kızıl Elma Neresi ve Pembe İncili Kaftan” tarihi olayları konu edindiği öyküleridir.

Türk milletine Balkanlar’da yapılan zulümleri de anlatır.

“Beyaz Lale, Bomba, Hürriyet Bayrakları, Primo Türk Çocuğu” milli bilinci uyandırmak amacıyla Türkçülük düşüncesiyle yazdığı Balkan Savaşları ve Çanakkale Savaşı’nı ele alan öyküleridir.

Efruz Bey, kahraman etrafında yazılan hikâyeyi örnekler.

“Bahar ve Kelebekler” kadın konusunu işleyen hikâyedir.

Perili Köşk, evin içini anlatan hikâyelerdendir.

Bazı hikâyeleri doğrudan mizahla ilgilidir: “Yüksek Ökçeler, Koç, Külah, Mahcupluk İmtihanı”

Hikâyeleri genellikle beklenmedik biçimde sonuçlanır.

Edebiyatımızda “olay” öyküsü denilen “Maupassant tarzı (klasik)” öykünün en önemli temsilcisidir.

Realizm akımının etkisinde kalmıştır.

Hikâyelerinde gözleme önem vermiştir.

Hikâye kahramanlarında psikolojik yönden bir derinlik yoktur.

Ruh çözümlemelerine önem vermemiştir.

Hikâyelerinde çok sade bir dil kullanmıştır.

Günlük konuşma dilini kullanmıştır.

İlyada ve Kalevela adlı destanları Türkçeye çevirmiştir.

 

Eserleri:

 

Hikâye: Falaka, Yüksek Ökçeler, Kızıl Elma, Bomba, Beyaz Lale, Gizli Mabet, Bahar ve Kelebekler, Yalnız Efe, Kaşağı, İlk Düşen Ak, Pembe İncili Kaftan, Harem, Yüzakı, Kurumuş Ağaçlar, Aşk Dalgası…

Roman: Efruz Bey, Yalnız Efe (uzun öykü), Ashab-ı Kehfimiz (“içtimai roman” adını vermiştir)

Şiir: Şiirler (Doğduğum Yer)

Oyun: Mahçupluk İmtihanı

Ömer Seyfettin Eser Özetleri

 

Yalnız Efe: Yalnız Efe, Kumdere köyünden Yörük Hoca’nın on altı yaşındaki kızı Kezban’dır.

Babasını vurduran tefeci Eseoğlu’nun tutuklanmaması ve kendisinin ısrarı yüzünden dövülmesi üzerine silahlanıp dağa çıkar, zulüm yapanları öldürür.

Bir gün dağda sarılınca askerlere zarar vermek istemez.

Yaylım ateşi sonucunda vurulduğunu sanan askerler, bir çam dibinde onun martiniyle geyik postu seccadesinden ve yeşil namaz başörtüsünden başka bir şey bulamazlar.

Yalnız Efe kayıplara karışmıştır.

 

Yüksek Ökçeler: Ömer Seyfettin, bu hikâyesinde Hatice Hanım karakteriyle Batı hayranlığını, şekil üzerinde uygulamaya çalışan bir kadın tiplemesinden faydalanarak dile getirir.

Tanzimat Edebiyatı’nda sıkça işlenen bu konu Ömer Seyfettin’de bu hikâye ile devam eder.

Hikâyenin sosyal içerikli diğer bir konusu da izdivaç olayındaki çarpıklığın dile getirilişidir.

Devrin getirdiği sosyal yapılanma kadınların genç yaşta ilerlemiş yaştaki erkeklerle evlendirilmesine zemin hazırlıyordu.

Hatice Hanım da on üç yaşında iken altmışaltı yaşında zengin bir ihtiyarla evlenmiştir.

Hatice Hanım bu izdivacın sonunda erkeklerden nefret etmeye başladığı görülür.

Eşinin ölümünden sonra da bir daha evlenmemesi bu tepkinin sonucudur.

Hatice Hanım’ın batı hayranlığı yüksek ökçeli ayakkabı merakıyla dile getirilir.

Bu merak Hatice Hanım’ın rahatsızlanmasına da sebep olmuştur.

Devrin bu çarpık merakı Ömer Seyfettin’ in kendi kaleminde şekilcilik boyutuyla kendi üslubuyla dile getirilir.

Bu çalkantılarda zamanla etkilenen Hatice Hanım da artık gözünün görmediğinden vicdanım rahat düşüncesi ile eski hayatına tekrar geri döner.

 

Beyaz Lale: Balkan Savaşı sırasında, Bulgar asıllı bir binbaşı tarafından, Türk köylerinde özellikle kadın ve kız çocuklarına yapılan işkenceler bütün gerçeğiyle gözler önüne serilmiştir.

Ayrıca buradaki Türkleri vaftizleyip Hıristiyan yapıldıktan sonra nasıl öldürdükleri anlatılmaktadır.

Amaçları özgür bir Bulgar toplumu yaratmaktır.

 

Kızıl Elma

 

Türkler özellikle Oğuz Türkleri için Kızıl Elma, üzerinde düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan ülküler veya düşlerdir.

Türk mitolojisinde “Kızılelma” Türklerin Orta Asya’daki yurtlarını terk ettikten sonra, varmak istedikleri yeni hedef olarak tanımlanır.

Bu sebeple de, hep Kızılelma’yı bulmak için, göçler ve seferler düzenlemişlerdir.

Kızılelma, hayali olmakla beraber, aslında bir “amacı”, bir “hedefi” temsil etmektedir; bağımsız, bereketli topraklarda, mutlu yaşamak üzere varılmak istenen bir hedeftir.

Bu konu Milli Edebiyatçıların eserlerinde sıklıkla işlenir.

Bu konuda deneme ve sohbetler yazıldığı gibi Ömer Seyfettin bir de hikâye yazar.

 

 

Ömer Seyfettin’in hazin hayat hikayesi

 Derin Tarih Dergisi Temmuz sayısında yer alan Ümit Bayazoğlu imzalı makaleye göre, Ömer Seyfettin 23 Şubat 1920’de şeker hastalığından ötürü son durağı olacak Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırılmış, 6 Mart 1920’de ise bu hastanede son nefesini vermişti.

Bayazoğlu ünlü yazar Ömer Seyfettin’in hazin ölüm hikayesini şöyle anlatıyor:

 Şeker hastası olmuştu ve daha kötüsü bu maraz hızla ilerliyordu.

Fakat bundan ne kendisinin ne de o devir doktorlarının haberi vardı.

 Olamazdı da zira o zamanlar diyabet ve insülin dünyada bile bilinmiyordu.

Her doktora gittiğinde şekerin yaptığı eklem ağrıları için romatizma tedavisi uyguluyorlar ve çıkarken sıkı sıkı tembihliyorlardı:

“Aman azizim bol bol portakal, mandalina ye, üzüm hoşafı iç” diye.

 

Günver Güneş'in fotoğrafı.

 

 

ÖMER SEYFETTİN’İN HAZİN HİKAYESİ
Fotoğraftaki cansız beden Türk edebiyatının öncü öykücüsü ve düşünür, Türk milliyetçiliğinin önde gelen büyüğü Ömer Seyfettin.

Fotoğrafın insanlığımızdan utandıran hikayesi ise şöyle…

Bilindiği gibi, Ömer Seyfettin 6 Mart 1920’de öldüğünde, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde bulunuyordu.
Ömer Seyfettin Kadıköy yakasında kira evinde, yalnız yaşıyordu.

Oturduğu eve, Reşat Nuri, “Münferit Yalı” adını takmıştı.

Kaç zamandır yemek de yiyemiyordu. Son günlerinde ateşli hastalığı ilerlemiş, adeta kendini kaybetmişti.

Onunla ilgilenebilen en yakın arkadaşı Ali Canip’ti. hemen her gün uğruyor, biraz yemesi için evinden yemek getiriyordu.

Kendini kaybetme derecesinde ağırlaşınca, onu bir faytonla Numune Hastanesi’ne götürmüştü.
Hastanede yattığı süre içinde gözlerini açmadı.

Arada bir, “çocuk.. çocuk…” diye sayıklıyordu.

Olası ki, uzun süredir yüzünü görmediği kızını anıyordu.

Ömer Seyfettin kalbinde yanan özlem ateşi içinde öldü!

Ünlü yazarı hastanede tanıyan kimse yoktu.

Onun aziz bedenini sahipsiz bir ölü, bir kadavra olarak değerlendirmek istediler.

Cesedinin çevresinde tıp fakültesi öğrencileri toplanmıştı ve hastane hademesi cesedi üzerine elini koymuş olarak önce fotoğraf çektirdiler.

Sonra hademe bir testereyle kıtır kıtır başını kesti cesedin!

Fotoğraf gazetelerde yayımlanınca, onu tanıyanlar telaşla hastahaneye koşup, başsız cesedi kurtarmaya çalıştılar…

Böyle birşey ancak bizim memleket de olur

Çünkü bu toplumun sanatla, bilimle, edebiyatla işi yokki.

İşi olsa tanır.

Zaten dün de aynıydı bugün de aynı, aradan 100 yıl geçti fark varmı sizce ?

Necati Güngör

 

 

Böyle diye diye 23 Şubat 1920’de yazarı bir daha kalkmamak üzere yatağa düşürdüler.

Ve Ömer Seyfettin 6 Mart’ta Haydarpaşa Hastanesi’nde “Ah Selanik!” diye inleye inleye son nefesini verdi.

Nümayiş gibi kalabalık ve öfkeli bir cemaatin huzurunda cenaze namazı kılındıktan sonra Kuşdili’nde Mahmud Baba haziresinde toprağa verildi.

 Cenazesinden bugüne iki hatıra kaldı.

Birincisi, Mahmud Baba haziresinin üzerinden yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı kaldırılacak ve 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na nakledilecekti.

Vefatından 19 yıl sonra kemikleri Asya’dan Avrupa’ya nakledildi.

 

İkinci ve en acısı, vefatından sonra cenazesi kimsesizlerin cenazeleri gibi Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılmış ve orada görevli Sivaslı bir hademe tarafından karnı yarılarak otopsisi yapılmıştı.

Kadavrasının fotoğrafını ise kütüphane memuru çekmiş, etrafında toplananlar ilgisiz nazarlarla fotoğrafçıya bakmışlardı.

Halbuki önlerinde yatan edebiyatımızın usta kalemlerinden birinin cenazesiydi.

Bu ayıp bize yeterdi.

Bir ikincisini yetiştiremediğimiz Ömer Seyfettin sahipsiz ve yapayalnız ölmüş, cenazesi hastanede kesilip biçilmiş ve arkadaşları bundan çok sonra haberdar olabilmişlerdi.

İnanmayan Yusuf Ziya Ortaç’ın Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler adlı kitabındaki ilgili bölüme baksın.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s