İNSAN ZEKASININ EVRİMİ ———————— ALINTIDIR

İNSAN ZEKASININ EVRİMİ:

Neden Sadece İnsanın Beyni Bu Kadar Evrimleşmiştir?

 

 

İlk olarak şu soruya bir cevap vermemiz gerekiyor: 

“İnsanı, diğer hayvanlardan farklı kılan -varsa- nedir?”

 Bu soru, yüzlerce, hatta binlerce yıldır insan türünün kafasını kurcalayan bir mevzu olmuştur.

Kimi bu soruya “ruh” cevabını vermiştir; kimi “edep” veya “ahlak” demiştir, kimi “düşünce” demiştir.

Hatta herkesin kendince bir cevabı bile olabilir: sanat, din, müzik, felsefe, vs.

Ancak bilimin cevabı, gerçeğe ulaşmak için olması gerektiği gibi, edebiyattan, laf oyunlarından, gevelemelerden uzaktır; açık ve nettir:

 “İnsanı diğer hayvanlardan ayıran birincil özellik, diğer hayvanlara göre daha büyük olacak şekilde evrimleşmiş beyin kapasitesidir.” ya da biraz daha sade kelimelerle “fazlasıyla gelişmiş zeka düzeyidir”.

Dikkat edecek olursanız diğer kişilerce verilen tüm cevapların bu öncül cevaptan doğduğu görülecektir.

Çünkü beynimiz haricindeki hiçbir özellik bizi tek başına diğer hayvan türlerinden ayırmaya yetmezken, beynimizin evrimi olmaksızın sayılan bilim, sanat, felsefe gibi daha soyut sebeplerin de geliştirilmesi asla mümkün olamayacaktı.

Dolayısıyla odaklanılması gereken nokta, beynimizin neden bu şekilde evrimleştiğidir.

 

İnsanların büyük bir kısmı beynin evriminin insanı ayırt edici özellik olduğunu kabul eder ve kendi kendilerine bunu fark etmişlerdir de…

Ne yazık ki, bilimin her zaman farklı yönlere çekilmiş olmasından ötürü bu bilgi, insan kibri ve egosuyla birleştiği zaman, “en üstün canlı olmak”“en değerli varlık olmak” ve türevleri gibi gülünç, türcü, bilim dışı ve gerçeklikten uzak yorumlara dönüşmüştür.

Her ne kadar bu saptırmalar bilimi alakadar etmese de, insanların egosunu ve benliğini okşayan bu teselliler ve övüşler, toplumların gerçeklerden uzaklaşmasına sebep olmuştur.

 Bunun ayırdına varan, yani kendisinin herhangi bir şekilde doğadan üstün olduğunu sanmanın temelsizliğinin farkına varan biri, zaten daha sağlıklı düşünmeye başlayacak ve tarafsızlaşacaktır.

Neyse ki son birkaç yüz yıldır insanlık hızlı bir şekilde bu aydınlanmayı yaşamakta ve evrimsel biyolojinin keşfi ve tüm bilimlere nüfuz eden gücü sayesinde toplum da gerçeklere yaklaşmaktadır.

 

 

İnsan zekasının gelişmişliği, daha erken yaşlarda alet kullanımı konusundaki farkların belirginleşmesiyle ortaya çıkar.

Buna rağmen 3-4 yaşındaki bir çocuk, kabaca bir şempanze kadar zekidir ve sorunlara hemen hemen bir şempanze kadar sistematik yaklaşabilir.

Ancak yaşın ilerlemesiyle birlikte, şempanze ile arasındaki fark ciddi miktarda açılır.



 

Peki, bize bu farkı ve gözlenebilir avantajı sağlayan beynin evriminin sebebi ve kökeni nedir?

İşte bu soruya cevap verebilmeliyiz.

Bunun için, evrimsel kökenimizde gittikçe geriye; en geriye gidebilmeliyiz.

Ve bunu yaptığımızda göreceğimiz şey, kafatasımız ve içerisindeki beynimizin giderek küçüldüğüdür.

Bu noktada, buraya tıklayarak izleyebileceğiniz harika bir video paylaşarak, yaklaşık 5 milyon yıl önce yaşamış atalarımızdan bugüne kadar beynimizin nasıl geliştiğini ve değiştiğini görmekte fayda var.

 

Videodan da görülebileceği gibi, beynimiz evrim sürecinde maymunsu atalarımızdan ayrıldığımızdan beri hep bir büyüme eğilimi (trendi) göstermiştir.

Bu noktada bir istisnadan bahsedelim.

 Oxford Üniversitesi Antropoloji ve Evrim Bölümü öğretim üyelerinden Prof. Dr. Stephen Oppenheimer’ın Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde 07.11.2010 tarihinde yapmış olduğu 

“İnsan’ın Evrimi ve Anadolu’nun Evrim Açısından Önemi” başlıklı sunumda belirttiği gibi, Homo sapiens sapiens alt türünün (yani bizim) beyin hacmimizin, tüm insan evrimi süresince ilk defa küçülmeye başladığı gözlenmiştir.

Ancak bunun sebebi kolayca ileri süreceğimiz gibi “aptallaşma” ya da “geri evrim” olmayabilir.

Bu konuyla ilgili olarak 

İnsan Zekası Hep İleri Mi Gider? Beyin Büyüklüğünün Gerilediği Bir Dönem Var Mıdır?” başlıklı makalemiz okunabilir.

Bu makalemizden ve az önce sözünü ettiğimiz videomuzdan da görebileceğiniz gibi son 5-7 milyon yıl arasında, beyin hacmimiz yaklaşık olarak bir şempanzenin beyin hacmi olan 400 cc’den 1400-1500 cc’ye kadar ulaşmıştır.

 

İşte burada o meşhur soru kaçınılmaz olarak gelir:

 Zekayı Ölçmek:

Beyin Büyüklüğü ve Zeka Arasında Doğrudan Bir İlişki Var Mıdır?

 

Bilimin gelişmeye başlamasıyla birlikte sadece insanın değil, bir beyni ve sinir sistemi olan istisnasız her canlının zekaya sahip olduğu anlaşılmıştır.

Konuyla ilgili olarak Hayvan Davranışları’nın Temeli: İçgüdüler, Düşünsel/Algısal Zeka ve Çok Daha Fazlası” başlıklı makalemiz okunabilir.

Beyni olan insan dışı hayvanların tamamının belli seviyelerde zeki olduğunun; hayvanları otomatik olarak, sadece içgüdülerine dayanarak hareket eden makineler gibi düşünemeyeceğimizin ve hayvanların da insanlar gibi ancak onlardan daha kısıtlı algısal zekaya sahip canlı formları olarak değerlendirmemiz gerektiğinin keşfi, insanın üstün olduğunu iddia eden egosuna vurulan en ciddi ve muhtemelen nihai darbe olmuştur.

Bu konuya çok ayrıntılı girmeyeceğiz (söz konusu makalemizde ele almıştık); ancak bu noktada bilmemiz gereken, beynin varlığı ile algısal zekanın kaçınılmaz varlığının eş anlamlı hale gelmesi, ilk olarak insanları hayvanlardan ayırt etmek için uydurma bir sözcük olarak ileri sürülen “ruh” kavramını ortadan kaldırmış, daha sonradan pek çok açıdan bu beyin-zeka ikilisinin ilişkisi net bir şekilde ortaya çıkarılarak, beynin zeka ile doğrudan bir ilişkisi olduğu ve bu ilişkide doğaüstü herhangi bir yapıya yer olmadığı anlaşılmıştır.

Bu konuyla ilgili zaten daha ayrıntılı yazılarımız mevcut. Örneğin Uzmanlar: İnsanlar Hayvanlardan Daha Zeki Değiller, Sadece Farklılar! veya Bilim Camiası Anlaşmaya Vardı: İnsan Dışı Hayvanlar Da Bilinçli! başlıklı yazılarımız okunabilir.

 

 

Daha sonra, bilim insanlarının aklını kurcalayan nokta, eğer ki tüm beyinli canlılarda bir zeka bulunuyorsa, bunun nasıl ölçüleceği ile ilgili olmuştur.

İlk başlarda, doğrudan beyin hacmi ile zeka eşleştirilmeye çalışılmıştır; ancak kısa sürede bu yöntem anlamsızlaşmıştır.

Çünkü bir filin beyni yaklaşık 5 kilogram gelirken, bir şişeburun yunusunki 1.5-1.7 kilogram arasında, bir insanınki ise 1.5 kilogram civarında gelmektedir.

Ancak açıktır ki, her ne kadar filler de, yunuslar da son derece zeki hayvanlar olsalar da, insan ile kıyaslanamamaktadırlar.

 

Bunun üzerine bir grup bilim insanı, konuya yönelik ilk olası cevabı ileri sürmüşlerdir: 

Beyin Hacminin Vücut Hacmine Oranı (BHVH Oranı) veya Beyin Kütlesinin Vücut Kütlesine Oranı (BKVK Oranı).

Kimi zaman Beyin-Vücut Oranı olarak da bilinir.

Ayrıca daha teknik olarak Ensefalizasyon Katsayısı (Encephalization Quotient) olarak da isimlendirilir. 

İsminden de açıkça görülebileceği gibi, farklı hayvanların zekasını analiz edebilmek için basitçe beyinlerinin kütlesini (veya yoğunluğun tüm vücutta aynı olduğu varsayımıyla hacmini), vücudun kütlesine (veya hacmine) bölerek bir oran bulunur.

Bu sayı ne kadar büyükse, hayvan da o kadar zekidir demektir.

Dikkat edilebileceği gibi bu oranda, beyin büyüklüğü eşit olan canlılardan vücudu daha küçük olan daha zeki olmaya meyillidir gibi bir varsayım doğmaktadır.

Tam tersi şekilde, vücut hacmi yaklaşık olarak aynı olan canlılardan beyin hacmi daha büyük olan daha zekidir.

 Bu yaklaşımın temelinde çok basit bir şekilde, beynin büyüklüğünün çok önemli bir kısmının motor faaliyetlerle ilişkili olduğu ve dolayısıyla beynin büyük bir kısmının kasları kontrol etmeyle ilgisi olduğu varsayımı yatar.

Bu varsayım, oldukça yüzeysel olarak bakıldığında geçerli gibi gözükmektedir.

Örneğin Dünya üzerindeki en büyük hayvan olan balinaların beyni de en büyüktür; buna rağmen bariz bir zeka farkına sahip değildirler.

Bunun sebebi, büyük beyinlerinin ezici çoğunluktaki kısmı, devasa vücuda dağılan sinir ağını kontrol etmeye harcanıyor olmasıdır.

Bir diğer deyişle, vücutları büyük olduğu için beyinleri de büyüktür.

Zekadan söz edebilmemiz içinse bu beynin özel bazı bölgelerinin büyümesi gerekmektedir.

Fakat bu temel yaklaşımda, henüz bu beyin bölgelerinin zekaya etkisi üzerine odaklanılmaz.

Sadece genel bir kıyas için kullanışlıdır.

 

Birçok canlının beyin büyüklüklerini vücut hacimlerine oranladığımızda, veri noktalarını en iyi ifade eden geometri, doğrusal bir çizgidir.

Bu, “ortalama” olarak niteleyebileceğimiz orandır.

 Yani bu çizginin tam üzerinde olan canlılar, vücut büyüklükleriyle tam olarak uyumlu beyin büyüklüğüne sahiptirler.

Dolayısıyla bu yaklaşım dahilinde “vücut büyüklüklerine göre olmaları gerektiği kadar zeki”dirler.

Öte yandan bu çizginin sol üst tarafına ne kadar gidilirse, beyin büyüklüğü vücut büyüklüğüne göre daha fazla demektir.

Yani bu canlılar “vücut büyüklüklerine göre olması gerekenden zeki” türlerdir.

Dikkat edebileceğiniz gibi bu grafikte insan, çizgiden sol üst tarafa doğru en uzak olan türdür.

Dolayısıyla bu yaklaşım, insanların zeka farkını gerçekten de yansıtmakta gibi gözükmektedir (fakat neden hataları olduğuna az sonra değineceğiz).

Eğer bir hayvan grafiğin sağ alt tarafına düşüyorsa, beyin kütlesi vücuduna göre küçük demektir, bu durumda “vücut büyüklüğüne göre olması gerekenden daha az zeki” demektir.

 

 

 Bu defa yeşil çizgi “normal” veya “ortalama” değeri göstermektedir.

Yine görülebileceği gibi insan (kırmızı nokta), grafikten sol üst köşeye doğru en uzak olan canlıdır.

 “Sol üst” tarafa gitmenin zekanın fazla olduğunu gösterme sebebi, grafik düzleminde sol üst tarafa doğru gidildikçe vücut kütlesinin azalması, beyin kütlesinin ise artmasıdır.

 Dolayısıyla beyin-vücut oranı sol üst köşeye doğru giderken hızla artar.



 

Bir diğer örnek…

Bu defa ortalama özellikle bir çizgiyle gösterilmemiştir.

Ancak genel olarak yarasa, karga, babun, Australopithesinler (modern insanların ilk insansı ataları), Homo türleri, yunuslar, filler ve balinalar bariz olarak ortalamanın üzerinde; Japon balığı, yılan balıkları, timsahlar, T-rexler bu ortalamanın altındadırlar.



 

 Ensefalizasyon Katsayısı olarak bilinen EQ (duygusal zeka ile karıştırılmamalıdır), insanda 7.5’a kadar çıkabilmektedir.

 

 

Bu yaklaşımın avantajı, beyin büyüklüğü ile zekanın tam olarak doğru orantılı olmadığını göstermesinden gelmektedir.

Çünkü ileride de değineceğimiz gibi beyin, son derece masraflı, son derece ağır, son derece enerji isteyen, son derece risk yaratan, son derece tehlikeli bir organdır ve aslında evrim tarafından kolay kolay desteklenebilecek bir yapı değildir.

Dolayısıyla, bir canlının vücut büyüklüğü, beynini beslemek ve korumak için harcayacağı enerjiyi sınırlandırmaktadır.

Öte yandan küçük bir bedeni kontrol etmek, gizlemek, kullanmak, vs. büyük bir bedenden çok daha kolaydır.

Bunlar göz önüne alındığında canlının zekasını ölçmek için beynin büyüklüğünün, vücudun büyüklüğüne oranlamak gerektiği düşünülmüştür.

 Bu oran, gerçekten de, birçok durumda en azından basit düzeyde analizler yapabilmek için işe yaramaktadır.

Örneğin memeli deniz hayvanları arasında yunuslar en büyük orana sahiptirler ve gerçekten de eğitilme ve zeka gösterme konusunda en ileri olan onlardır.

Benzer şekilde, şimdiye kadar incelenmiş ve zekasını kullanabildiğini ispatlamış en önde gelen iki omurgasız ahtapotlar, mürekkepbalıkları ve zıplayan örümceklerdir.

Bu hayvanların zekalarının keşfinden daha sonra keşfedilen bu beyin-vücut oranına bakıldığında, tüm omurgasızlar arasındaki en yüksek değer bu canlılara aittir.

Keza omurgalılar içerisinde kargagiller, filler, kurtlar ve tabii ki insanın yakın akrabaları olan şempanzeler, goriller ve orangutanlar (ve hatta diğer daha uzak maymun kuzenlerimiz de) bu grafikte tam beklenen noktalarda yerlerini almaktadır.

 

 

 Görebileceğiniz gibi, belli bir dalgalanma söz konusu olmakla birlikte asla ciddi bir büyüme veya küçülme söz konusu olmamıştır.

Şimdi bu bilgiyi, beynin büyüklüğü ile kıyaslayalım:

 

Görülebileceği gibi, yukarıda gösterilen türlerin vücut büyüklükleri, beyin hacmini gösteren bu grafikle kıyaslandığında, zekamızın kaynağının temelleri ortaya çıkmaktadır.

Vücut büyüklüğümüz neredeyse hiç değişmemişken, beyin hacmimiz muazzam bir artış göstermiştir.

Ancak yukarıda verdiğimiz grafiklerden bile görebileceğiniz gibi, örneklemeye bağlı olarak farklı sonuçlar veren türler bulunmaktadır.

Örneğin yukarıda verdiğimiz 3 grafikten ilkinde yarasalar ortalamanın altında bir zekaya sahipken, sonraki ikisinde ortalamanın üzerinde bir zekaya sahip oldukları görülmektedir.

Bunun haricinde, bu tür matematiksel bir analiz ile uyumsuz olan örnekler de tespit edilmiştir.

Örneğin bazı maymun türleri, gözlemsel verilerle uyumsuz bir şekilde daha düşük beyin-vücut oranına sahiptirler.

Yine benzer şekilde bazı hayvanların zekasının da beyin-vücut oranının gösterdiğinden daha kısıtlı olduğu görülmektedir.

Bu sebeple bu analiz her koşulda geçerliliğini koruyamamaktadır.

Yani deneysel olarak incelediğimizde, oranının verdiği kadar yüksek zeka belirtisi göstermeyen hayvanlar bulunduğu gibi, oranı küçük olmasına rağmen aşırı zekaya sahip canlılar da vardır.

Bazı diğer örnekler vermek mümkündür: örneğin küçük kemirgenlerin çok yüksek bir beyin-vücut oranı vardır; ancak “o kadar da” zeki değillerdir.

Öte yandan insanın beyin-vücut oranı her analizde en yüksek çıkmamaktadır; ancak diğer hiçbir türün insanla zeka konusunda yarışamayacağı açıktır (eğer ki henüz bilmediğimiz bir şeyler yoksa).

Halen sadece beyin hacminin kullanılarak kıyaslama yapılan durumlar olabilir: özellikle, vücut büyüklükleri birbirine yakın türleri ya da canlıları karşılaştırdığımızda bu yöntem işlevselliğini korumaktadır.

Bilim insanları, evrimsel biyolojinin güçlenmesi ve sinirbilimin de önünü açması sayesinde beyni ve evrimini daha iyi tanımaya başlamıştır.

Buna paralel olarak yeni tanımlar ortaya çıkmıştır.

Örneğin bazı bilim insanları beynin genel hacmi veya kütlesinden ziyade, nöron sayısının zekayı belirlediğini ileri sürmüştür.

Bu konuda yapılan araştırmalar, bunun kısmen doğru olduğunu; ancak nöron sayısından ziyade sinaps (nöron bağlantısı) sayısının zekayı daha fazla etkiliyor olabileceğini göstermiştir.

Ne var ki bir türün nöron/sinaps sayısını bilmek şimdilik oldukça zordur, dolayısıyla bu alanda pratik bir kıyaslama yapmak çok zordur.

 

Beynin daha iyi anlaşılmaya başlamasıyla, aslında bir bütün olarak kütlenin ya da tüm nöronların zeka ile doğrudan ilişkili olmayabileceği görülmeye başlandı.

Çünkü bir türü diğerinden ayıracak kadar davranışlara etki eden beyin bölgeleri, beynin tümüne dağılmış halde değildir.

Özellikle beyindeki bazı bölgelerin varlığı veya varsa da diğer türlere göre ne kadar gelişmiş, karmaşıklaşmış, büyümüş olduğu zekaya doğrudan etki etmektedir.

İşte bu bölgelerin başında memeli hayvanlarda bulunan neokorteks bölgesi gelmektedir.

Kuşlar gibi bazı diğer sınıflarda da, memelilerde bulunan bu beyin bölgesinden bağımsız olarak evrimleşen ancak benzer görevleri üstlenen kısımlar tespit edilmiştir.

Bu, kuşların gözlenebilir zekasının kaynağı olarak görülmektedir.

Neokorteks, en basit tanımıyla, bir canlı bireyinin davranışlarının farkında olmasını sağlayan, bir diğer deyişle “bilinci” kazandıran bölgedir (diğer birçok özellikle birlikte).

Biliyoruz ki bir canlının zekası, onun bilinci, daha doğrusu algısal davranışlarıyla doğrudan ilişkilendirilebilmektedir.

Neokorteksi oransal olarak daha büyük olan hayvanlardaysa, algısal zekanın daha karmaşık ve güçlü olduğu görülmektedir.

İşte tam olarak bu sebeple son zamanlarda hayvanların zekası Neokorteksin Beyne Oranı veya kısaca Neokorteks Oranı denen bir oranla ölçülmeye başlamıştır.

Yani zeka, vücut büyüklüğünden bağımsız hale getirilerek, vücut ve beyin ne boyutta olursa olsun, neokorteksin zekayı asıl belirleyici rolde olduğu ileri sürülmüştür.

Bu açıdan bakıldığında insanların neokorteks oranının ortalamadan 4 kat fazla olduğu görülür.

Genel olarak maymunlar ortalamadan 2-2.5 kat büyük neokortekse sahiptir.

Primatların daha ilkin bir grubu olan Ön Maymunlar’da ise neokorteks ortalamadan 1.2-1.4 kat büyüktür.

 

Kısaca, şu anda tam olarak canlılararası zeka kıyaslaması yapmanın bir yolu yoktur.

Hatta tür içerisindeki kıyaslamalar bile oldukça zordur.

Örneğin bir hayvan türü olan insanın zekasını ölçmek adına geliştirilen IQ-Testleri, oldukça farklı sonuçlar verebilen, asla genel geçer olarak kabul edilmemiş, sadece bir fikir verebilen, genellikle zekanın tek bir boyutunu ölçmeye yarayan, kültürden kültüre farklı ve tutarsız sonuçlar verebilen testlerdir.

Dolayısıyla zekanın analizi ve kıyaslanması çok zordur ve genellikle bilim insanları bunu ölçebilmek adına “sorunlara karşı orijinal çözümler üretebilme başarısı”na bakarlar.

Ki zaten “zeka” dediğimiz kavram da genellikle bununla belirlenmektedir.

Ancak elbette bu yöntem de çok başarılı değildir; zira her hayvanın kendi yaşamında karşılaştığı zorluklar birbirinden farklı olabilir.

Bir sorunu çözmede bir hayvan daha başarılıyken, bir diğer sorunda bir diğeri daha başarılı olabilir.

Ancak bu noktada açık olarak söyleyebileceğimiz tek bir şey varsa, o da şudur: zeka, beyin büyüklüğü ile yaklaşık olarak doğrudan ilişkilidir; ancak aradaki bu ilişki canlılar arası kıyaslama yapmak adına evrenselleştirilemez.

 

 

İnsan Zekasının ya da Beyin Büyüklüğünün Farkı Nereden Gelmektedir?

Neden İnsan En Zeki Hayvandır?

 Peki neden?

Neden beynimiz bu şekilde evrimleşmiştir?

 Şempanzeler veya bonobo maymunları ile ortak atamızdan sonra, bizde ne değişmiştir de, bugünkü modern insana giden koldaki beyin hacmi sürekli artmış ancak diğer koldaki (günümüzün modern bonobo maymunlarına ya da şempanzelerine giden koldaki) beyin hacmi göreceli olarak daha az artmıştır ya da hiç değişmemiştir?

Sadece bu maymunlar değil elbette, neden herhangi bir diğer hayvan bu kadar yüksek bir zeka düzeyine ulaşamamışken, sadece insan türü bunu elde edebilmiştir?

Evrim, neden insanın zeka gelişimini desteklemiştir?

 

Yine insan beyninin evrimini, hem de farklı beyin bölgelerini de aynı grafik üzerinde gösterebilen harika bir görsel…

  Sorularımıza cevap verebilmek için ilk olarak beynimizin gelişmesinin pek çok çevresel ve genetik etmene bağlı olduğunu anlamamız gerekir.

Bunları ve bunların aralarındaki ilişkileri anlayabilmek için ise, insanın geçirdiği evrim yolunu incelememiz gerekmektedir:

 

Her canlı, varlığını sürdürme mücadelesinde hayatta kalabilmek ve üreyebilmek için pek çok çeşitli silahlar geliştirmiştir.

Ayı, güçlü bünyesini ve pençelerini, çita muazzam hızını; geyik, çitadan kaçmak için incecik ama güçlü, hızlı zikzaklar çizmesini sağlayan bacaklarını, timsah sinsiliğini ve güçlü çenesini, köpekbalığı ölümcül dişlerini ve süratini ve daha nice canlı (hayvanlar, bitkiler, protistalar, mantarlar, bakteriler ve arkeler), nice özelliklerini hayatta kalabilmek ve üreyebilmek için evrimleştirmiştir. İşte bir hayvan olan insanın silahı da, zekasıdır.

Bir organ olarak bakıldığında aslında beynin diğer organların ve sistemlerin evriminden herhangi bir farkı yoktur.

Ancak beyinle birlikte gelen yan özellikler, insanın farkını yaratmaktadır.

 

İnsanı, belki diğer hayvanlardan ayıran özellik, maymunlar gibi özgür ve geniş alana yaygın bir türün sosyalleşmeye başlaması ve sosyallik düzeyini arttırması ile geçirdiği evrimdir.

Doğada birçok hayvanın sosyal ya da sosyal sayılabilecek ilişkiler dahilinde yaşadığını görmekteyiz.

Yunuslar ve balinalar çok iyi bir iletişim kurabilme yetisine sahiptirler.

Karıncaları belki de “karınca” yapan olgu, son derece karmaşık olan sosyal yapılarıdır.

Arılar da bu şekilde hayatta kalabilmektedir.

 Ve işte, insana gidecek olan kolu başlatan sosyalliğidir.

 

İnsan, sosyal olabildiği ölçüde başarılıdır.

Ancak bu, öyle istemeyle ya da bir anda olabilecek bir şey değildir.

Günümüzdeki maymun infra takımının çok büyük bir kısmı, hatta tamamına yakını, sosyal hayvanlar olarak yaşamaktadırlar.

Ancak insana ait kolu (soy hattı) bir adım öteye götüren nokta, insanın bunu hayatta kalmak için kullanmaya başlamasıdır.

 

İnsan beyninin evrimiyle ilgili teorilere baktığımızda, ilk gördüğümüz nokta, gelişmiş bir beynin hayatta kalmayı arttıracak özellikler sağlamasıdır.

Ancak bu, tek başına yeterli değildir.

Çünkü eğer öyle olsaydı, diğer maymunlar da, en azından birkaç tür, bunu başarabilirdi.

Şimdi, öncelikle insanın neden yüksek bir zeka düzeyine erişebildiğini açıklamadan önce, diğerlerinin neden erişemediğini açıklayalım:

 

Beyin, şimdiye kadar evrimsel süreçte gördüğümüz ve bildiğimiz en pahalı organdır. 

Bu pahası, sadece harcadığı enerji sebebiyle değildir (en başta o olsa da).

Beyin, canlıların aldıkları günlük enerjinin genellikle 5’te 1’ine yakınını tüketir; ancak bunun haricinde, beyni korumak çok zor bir iştir.

Nöronlar ağı, sert bir yapıdan oluşmamaktadır ve kolayca hasar görebilmektedirler.

 Bütün vücudu kontrol eden yapıyı bir arada tutmak iyi bir şey gibi gelebilir kulağa; ancak bu kadar önemli bir organa sahip olmanın çok ciddi bir dezavantajı da vardır: avcıların bu organın varlığını bilmesi ve ona yönelik saldırılar geliştirmesi.

Beyne sahip olan bir canlı, aynı zamanda onu korumak için yöntemler evrimleştirmek durumundadır.

Bu, aşırı masraflı bir iştir.

Kafatası dediğimiz kemik, son derece sert bir yapıdır ve öyle olmalıdır da.

Beyin ve kafatasının kütlesi, genellikle canlı için büyük bir yüktür.

Üstelik bütün duyu organlarının burada toplanması, bütün kontrol mekanizmalarının burada olması, bu organı, dediğimiz gibi açık hedef haline getirmektedir.

Bunlar yetmezmiş gibi, yapılardaki merkezileşmenin enerji tasarrufu açısından faydasından ötürü (yani bir organa sahip olmak, dağınık hücrelere sahip olmaya göre enerji açısından daha tasarrufludur), duyu organlarına ait bütün sinirler de beyinde toplanmaktadır ve hatta bu duyu organları da, beyne yakın bölgelerde bulunur; bu sayede iletişim hızı arttırılır.

Dolayısıyla, duyu organlarını kullanarak yeni bir ortama girecek olan hayvan, beynini de ortaya koyarak riske atmaktadır.

 

Beyin vücudumuzun kütlece sadece %2’sini oluştursa da, tüm enerjimizin %20’sini tüketir.

  

Tüm bunlar ve pek çok daha fazlası, beyni son derece masraflı ve riskli bir organ haline getirmektedir.

Dolayısıyla beyin, evrimin çok net bir takas ilkesi (trade-off) örneğidir. 

Büyük beyin iyidir, çok daha fazla fonksiyonel işlem yapabilmemizi sağlar, dolayısıyla zekanın, düşüncenin, duyguların evrimleşebilmesine yol açar; ancak öte yandan çok masraflıdır, besin tüketiminin çok daha fazla olmasına sebep olur, ölme riskini çok daha arttırır ve beyinde meydana gelebilecek hasarlar canlıya çok daha fazla zarar verebilir.

Bu sebeple doğada asla ihtiyaçtan fazla işleve sahip bir beyne rastlamak mümkün değildir. 

Gördüğümüz “ortalamadan büyük olan” beyinlerin tamamı, iyi bir sebeple evrimleşmiştir ve yukarıdaki grafiklerden görebileceğiniz gibi genellikle ortalamayı pek aşmaz.

Sadece bazı spesifik türlerde bu beyin evriminin ciddi anlamda ileri boyutlara vardığını görürüz ki işte asıl incelediğimiz soru da budur.

Neden bazı hayvanlarca (özellikle de insanda) bu kadar masraflı bir organ bu kadar şiddetli bir şekilde desteklenmiş ve evrimsel süreçte oluşmuştur?

Hangi şartlar bu evrimin önünü açmıştır?

 

Biz, yapabildiğimiz için uçaklar yapmanın, binalar inşa etmenin, şehirler yaratmanın ve hatta düşünmenin çok önemli bir olay olduğunu sanır, bununla avunuruz ve kendimizi överiz.

Halbuki sürekli olarak aklımızdan çıkardığımız, en temel doğa gerçeği olarak karşımıza çıkan bir gerçek vardır: 

Canlıların iki adet biyolojik varlık amacı vardır: hayatta kalmak ve üremek. 

Dolayısıyla sadece buna katkı sağlayan özellikler evrim tarafından desteklenir, diğer hepsi elenir.

Eğer ki bir canlının ihtiyacından fazla beyin evrimleştirmesi, ona çok daha büyük riskler getirecekse (büyük beyin, çok enerji, çok risk demektir), öyleyse bu canlı elenecektir.

Sırf bir Mona Lisa çizme şansı olduğu için, Empire State binasını inşa edebilme potansiyeline sahip olabileceği için, Kuantum Fiziği ve Evrimsel Biyoloji gibi ileri bilimleri keşfedebilme şansı olduğu için vahşi doğanın beyin evrimini destekleyeceğini düşünmek hatalıdır.

Bunlar beyin evriminin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmaktadır, hepsi zeka ile doğrudan ilişkilidir ve zeka olmazsa, hiçbirinin varlığı hayal bile edilemez.

Dolayısıyla incelenmesi gereken, beynin nasıl ve neden evrimleştiğidir, bu yan ürünlerin değil.

 

“Neden diğer hayvanlar daha büyük beyinler evrimleştirmemişlerdir?” sorusunun en basit (ve ilk bakışta tatmin edici olmayan) cevabı şudur: çünkü ihtiyaçları yoktur. 

Ancak sebep gerçekten budur.

Söz konusu bazı canlılar haricinde hiçbir türün evrimsel tarihinde beyin gibi masraflı bir organın büyümesi yönünde bir seçilim baskısı görmemekteyiz.

Üstelik az sonra değineceğimiz gibi, bu evrimi tetikleyecek koşulları da aşırı sınırlı sayıdaki birkaç canlıda görüyoruz; ki insan bunların başında geliyor.

Tabii ki bu şartlar “özellikle ayarlanmış” şartlar değildir. Nasıl ki çitanın hızlı ve güçlü bacaklarını oluşturan bazı koşullar varsa ve insan evrimsel süreci boyunca bu koşulların etkisi altında kalmadığı için çita gibi koşamıyorsa; diğer hayvanlar da insanın (ve bazı diğer türlerin) içerisindeki koşulları evrimsel geçmişinde yaşamamıştır.

İşte bu noktada, şu soru kaçınılmaz olarak sorulmalıdır:

 

 

6 Temel Neden: Hangi Koşullar/Faktörler İnsanın Beyin Evrimini Mümkün Kılmıştır?

 

Yukarıda açıkladığımız gibi, hiçbir canlı, ihtiyacından fazla beyne sahip değildir.

Elbette çevre şartları değiştikçe, var olan çeşitlilik içerisinde en uyumlu beyin yapısına (ve zeka miktarına) sahip olanlar hayatta kalacak ve üreyecek, gelecek nesiller de kaçınılmaz olarak bu uyumlu bireylerden daha fazla sayıda bulunduracaktır; dolayısıyla tür evrimleşecektir.

Ancak hiçbir canlı, “sırf yedekte bulunsun” diye o anda bulunduğu evrimsel konumun gerekliliğinden daha fazla miktarda beyne veya zekaya sahip olamaz.

Böyle bir beyin, evrimin takas ilkelerinden ötürü evrimleşmez de…

Elbette sözünü ettiğimiz popülasyonlar ve türlerdir.

Yani türün ortalama zekasının, türün ortalama ihtiyaçlarından fazla olamayacağı anlatılmaktadır.

Yoksa popülasyon içerisinde tekil bireylerin beyin ve zeka yapısı diğerlerinden üstün ya da düşük olabilir.

Bu, evrimin ilk basamağı, yani çeşitliliktir (varyasyon). 

Ancak evrimsel değişim, birey bazında değil, popülasyon (ve dolayısıyla ortalama) bazında incelenir.

 

Öyleyse, insan bu kadar ileri bir beyne sahip olabildiğine göre, böyle bir beyin ve zekaya evrimsel geçmişinde herhangi bir zaman aralığında ihtiyaç duymuş olmalıdır.

İşte bilimsel yöntemlerle konu incelendiğinde, bu ihtiyaçların nelerden kaynaklandığı, yani insanın evrimsel sürecin pahalılıktan ötürü engellediği beyin büyümesini nasıl aştığını görebilmekteyiz.

Aramamız gereken şudur: 

İnsan, öyle bir süreçten geçmiş olmalı ki, büyük beynin getirdiği faydalar, zararlardan fazla olmalıdır. 

Böylece takas ilkesinin temel koşulu sağlanmış olur ve beyin süreç içerisinde, milyonlarca yılda evrimleşebilir.

 

İşte bu noktada karşımıza beynin evrimleşebilmesine izin veren, hatta bunu zorlayan, birbirinden ayrılamaz ve bir arada bulunmak zorunda olan en az altı neden çıkmaktadır:

 1) El-Göz Koordinasyonu

2) Karşıt Başparmak

3) İletişim Becerileri (Sosyal Yaşantı)

4) İki Ayak Üzerinde Duruş (Bipedalizm)

5) Cinsel Seçilim

6) Et Tabanlı Diyete Geçiş

 

Burada tekrar etmemiz gereken nokta, insanın zekasının evrimleşebilmesi için bunların bir arada ya da çok dar aralıklarla üst üste çevresel koşul olarak bulunmuş olmasının gerekliliğidir.

Hepsini açıklayacağız; ancak anlaşılması gereken şudur: bir canlının, bir özelliği evrimleştirmesi için geçmesi gereken bir çevre vardır.

Örneğin atmaca tarafından avlanan fareler, atmacaların yoğun olarak bulunduğu bölgelerde yoğun olarak geceleri yaşayıp avlanacak ve toprak altına girecek şekilde evrimleşmişlerdir.

Ancak atmacaların veya hava avcılarının bulunmadığı coğrafyalarda, toprak altında yaşamak zorunda olmayan fare türleri bulunmaktadır.

Benzer şekilde, Galapagos Adaları’ndaki kaplumbağalardan yüksek otlara erişmesi gerekenlerin kabuk yapısı kemerlidir ve ön bacakları yukarı dikilebilmek için çok daha uzun ve kaslıdır; yerdeki otlarla beslenen kaplumbağaların bulunduğu adalardaysa böyle özellikler görülmez.

Dolayısıyla unutmamak gereken kritik nokta şudur: en nihayetinde hangi özelliğin ortama uyumlu olup, hangisinin olmayacağını “belirleyen” unsur çevredir. 

Eğer ki çevre değişirse, evrimleşen özellikler de değişecektir.

Aynı şekilde, çevre belli özellikleri destekliyorsa, o özellikler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Bu konuda türün bireylerinin “söz veya tercih hakkı” bulunmamaktadır.

Tabii ki çevrenin etki ettiği unsur, tür içi çeşitliliktir; ancak bu da bireylerin seçebileceği bir şey değildir.

 

İşte tam olarak bu sebeple insanın zekasının evrimleşebilmesi için, bazı çevresel unsurların (baskı faktörlerinin) olması şarttır.

Burada şu önemli gerçeğin farkına varılmalıdır: 

Bu çevresel baskılar, aynı ve benzer sırayla diğer hayvanlar üzerinde olmadığı için beynin ve zekanın bizdeki kadar evrimleşmediğini düşünebiliriz.

Bir diğer deyişle; eğer ki benzer koşullar (çevre baskıları) ve tür içi çeşitlilik miktarı diğer türlerin ortamlarında da sağlanacak olursa, o canlılarda da söz konusu özelliklerin evrimleşmemesi için hiçbir neden yoktur! 

Bunu anlamak, sahip olduğumuz özelliklerin “önceden planlanmış” yapılar olmadığını, evrimin kör işleyişi sürecinde, çevreye uyum sağlama zorunluluğuna bağlı olarak seçilme-elenme mekanizmasıyla evrimleşmiş özellikler olduğunu anlamak açısından müthiş önemlidir. 

Çünkü bir atmacanın bir bölgedeki varlığı, aslında fare için bir olasılıktır.

Bulunabilir de, bulunmayabilir de…

Bunu fare seçemez.

Hatta atmaca bile seçemez.

 Çevreye bağlı olarak av da, avcı da, tüm diğer canlılar da çeşitli özelliklerine göre seçilir ve elenirler.

İşte bu seçilen ve elenen özellikler evrimsel süreçte “ne” olacağımızı belirler.

 

Benzer şekilde, yukarıdaki baskıların çeşitli çevre koşullarında, yaşam şartlarında var olması birer olasılık durumudur.

Herhangi bir canlı üzerinde, evrensel olarak katrilyonlarca çevresel ve bireysel (içsel) baskı bulunabilir.

Genellikle bunların birkaç tanesi, belirli zaman aralıklarında, daha şiddetli olarak etki eder.

İşte bu farklı bireylerdeki farklı kombinasyonların toplamı ve bu toplamın sürekli değişmekte olan çevre ile etkileşimi, bir canlı türünün evrimsel yönünü belirler. 

Bu baskılar ve tür içi çeşitlilik zamandan zamana, mekandan mekana, popülasyondan popülasyona değiştiği için, insan -ya da herhangi bir diğer varlık- tarafından öngörülemezler.

İşte evrimin kaotikliği buradan kaynaklanmaktadır.

 Dolayısıyla, insan beyninin evrimini tetikleyen 6 önemli faktör (çok daha fazlası da elbette var ancak bu altısı en önemlileri) belirli zaman aralıklarında, belirli sıralarda etkidiği için insan zekası ve beyni evrimleşebilmiştir.

Bu sıra ya da zamanlar, biri ya da bir şey tarafından mı belirlenmektedir?

Elbette ki hayır.

Bu, tamamen doğanın kaotikliği dahilinde, yolda giderken şans eseri bir arkadaşınızla karşılaşmanız kadar olasılık sınırları dahilinde olan bir durumlar bütünüdür.

Eğer ki bir başka türe denk gelecek olsaydı, bu defa o tür zeki olacak ve “Neden o tür zeki oldu da şu tür olmadı?” diye soracaktık.

Süreçlerin kendilerinin tek tek nedeni vardır ancak sürecin bir bütün olarak neden o türe değil de bu türe denk geldiğinin bir sebebi yoktur, bu durum kaotik bir durumdur. 

Yukarıdaki altı çevresel baskı, farklı sırayla olsaydı, bir ihtimal beynimiz böyle evrimleşmeyebilirdi.

Bunlardan bazıları insan türünün evriminde hiç paya sahip olmasaydı, belki yine iri bir beynimiz olurdu; ancak bu kadar zeki olamazdık.  

Ancak insan ve insansıların yaşadıkları ortam ve zamanın koşulları, onların bu evrimden geçebilmesini sağladı.

İşte bu yüzden beynimiz bugünkü haline evrimleşti.

 

Benzer şekilde, her hayvanın ve hatta her canlının geçirdiği evrim, bu şekilde, doğanın kaotikliği içerisinde karşılaştıkları koşullara adapte olabilmeleriyle belirlenmektedir.

Aynı canlıya ait iki farklı popülasyon, iki farklı türe evrimleşebilmektedir; çünkü üzerlerindeki baskılar birbirlerinden tamamen farklıdır ve hatta küçük farklılıklar bile,

Evrimsel yönlerin tamamen farklı olabilmesini sağlayabilir. Dolayısıyla bir canlının geçirdiği evrimi, bir diğerinin birebir geçirmesi, oldukça düşük ihtimallidir.

Buna istisna olarak ileri sürülebilecek yakınsak evrim bile birbirinden oldukça farklı görünümlü, sadece aynı amaca hizmet ettiği kabaca anlaşılabilen ürünler üretebilen bir evrimsel süreçtir.

Örneğin karalardan denizlere dönen memelilerin yüzgeçlerinin evrimleşmesi yakınsak bir evrimdir; çünkü su ortamında hızlı ilerlemenin bin bir farklı yolu yoktur.

Ancak yine de bir balığın yüzgeci ile bir balinanın yüzgeci kolaylıkla birbirinden ayrılabilir. 

Çünkü bir hayvan (örneğin balina), bir diğeriyle (örneğin balıkla) %100 aynı doğa koşullarını, yaşam şartlarını, av/avcı baskılarını seçilim baskılarını yaşayamaz.

Her parametre tıpatıp aynı olamaz.

Bu parametrelerdeki en ufak farklılaşmalardan ötürü, bunca çeşitlilik basit bir başlangıçtan evrimleşebilmiştir. Doğa şartları daha tekdüze olsaydı, bu çeşitliliği görmemiz mümkün olmazdı.

 

Burada, pek çok hayvanın benzer özelliklere sahip olduğunu düşünerek, söylediklerimizi sorgulayabilirsiniz.

Örneğin birçok hayvan için güçlü bacaklar ve çenelerin önem arz ettiğini ve pek çok hayvanda bunların bulunduğunu söyleyebilirsiniz.

Bu da, bizim yukarıdaki argümanımıza tam olarak desteklemektedir.

Çünkü doğa koşulları her ne kadar sonsuz çeşitlilikte olursa olsun, benzer baskılar benzer sonuçlar doğurabilecektir.

Hayvanlar avlanmak durumundadırlar ve bunun için bacakları ve çeneleri en önemli araçlarıdır.

 Dolayısıyla bunların daha karmaşık olacak biçimde evrimleşmesi açısından, birçok canlı üzerinde baskı bulunmaktadır.

İşte bu yüzden bu canlılar, bu yönlerde evrim geçirmektedirler.

Bu yüzden birçok canlının çeneleri ve bacakları güçlüdür.

Ancak bir bitkinin böyle çeneleri ya da bacakları yoktur örneğin, çünkü avcı hayvanlarla aynı doğada yaşamalarına rağmen, üzerlerindeki seçilim baskıları tamamen farklıdır ve elbette, bitkiler içerisindeki çeşitlilik de bu yönde bir evrime izin vermemektedir.

Buna rağmen bir sinekkapan bitkisinin yapraklarının bir çeneye benzemesi kör tesadüf değildir.

Evrimsel sürecin sistemli işleyişinin bir ürünüdür.

Av üzerine kapanacak bir yapının, bir çeneye benzemekten başka çok fazla yolu yoktur; dolayısıyla bağımsız olarak benzer yapılar, benzer amaçlar için evrimleşebilir.

 

Yukarıda açıkladığımız sebeplerle bir canlı üzerinde zaten çok büyük bir beyin evrimleştirmek (daha doğrusu yüksek bir beyin-vücut oranı geliştirmek) konusunda engelleyici bir baskı bulunmaktadır.

Bunun üzerine, bu olumsuz etkiyi kıracak, yukarıda saydığımız beş etkenin, hem de aynı ya da benzer sıra ve şiddetlerde, benzer doğa koşullarında, iki defa gerçekleşmesi çok çok düşük bir ihtimaldir.

Belki beyin başka farklı yollardan da evrimleştirilebilir (farklı baskılar altında) ki bunu diğer canlılarda görmekteyiz (dinozorlar, kuşlar, bazı diğer memeliler, vs.).

Ancak aşağıda cevaplayacağımız “Neden sadece insanda böyle bir zeka evrimleşti?” sorusunun yukarıda verdiğimiz cevabının bir benzerini burada verecek olursak: 

Çünkü insan ile tıpatıp aynı evrimsel süreçleri yaşamış bir diğer canlı bulunmamaktadır.

Canlılar, farklı baskılar altında zekalarını ilerletmiş, evrimleştirmiş olabilirler; ancak insanınki kadar ileri götürebilecek koşullar, bildiğimiz kadarıyla bir başka canlının yaşadığı ortamda oluşmamıştır veya oluştuysa da bu canlı varlığını sürdürememiştir. 

Yani çene ve güçlü bacakların evrimleştirmesi kolayca her canlı üzerinde, özellikle avcı canlılar üzerinde gözlenebilen bir durumdur (çünkü baskılar çok sıradan ve sık karşılaşılır durumlardır).

Ancak beyin için aynı durum geçerli değildir; beynin evrimleşebilmesi için gerekli faktörlerin olasılıklar toplamı, canlılar üzerine çok nadir olarak, çok nadir çevrelerde, çok nadir durumlarda etki etmektedir.

İnsan, bu koşulların içerisinden gelen “şanslı” (?) bir canlı türüdür.

 

Dolayısıyla şunu unutmamak gerekir.

Bir canlının, bir diğeriyle tıpatıp aynı evrim geçirmesini beklemek aptallık olacaktır.

Ancak yine de “Neden sadece insanda böyle bir zeka evrimleşti?” sorusu yinelenirse, yukarıdaki 6 önemli etkeni tek tek incelemenin gereği doğmaktadır.

 

 

Altı Faktör ve Beyin Evrimi

 Aslında insanın beyninin evrimi, Sıfırıncı Faktör diyebileceğimiz bir nedenle başlamıştır:

 Ormanlardan savanaya göç. 

Türümüzü böyle bir göçe iten sebep net olarak bilinmemektedir; ancak bu sebep, basit bir doğa olayından (yangın gibi) korkarak ormanı terk etmek zorunda kalan bir grup insan atasına dayanıyor olabileceği gibi, besin koşullarının olumsuzlaşmasından ötürü zamanla orman dışına itilen atasal topluluklara da dayanıyor olabilir.

Her nasıl olursa olsun, ormanları terk ederek savana gibi bambaşka bir ortamda yaşamak zorunda kalmak, insanın beyni üzerindeki tüm diğer faktörleri tetikleyen bir unsur olmuştur.

Yani eğer ki Evrim Teorisi içerisindeki önemli yaklaşımlardan biri olarak Gould’un Sıçramaları Evrim Kuramı açısından ele alacak olursak, savanaya çıkış, o zamana kadar süregelen dengeyi bir anda bozuvermiş, evrimin “sıçrama” yapmasına neden olacak sebebi yaratmıştır.

Sonrasında ise az sonra açıklayacağımız 6 faktör, beynin evrimi üzerine çok yoğun bir seçilim baskısı yaratarak bu değişimi mümkün kılmıştır.

Ancak savanaya çıkış gerçekleşmeseydi, belki de beyinlerimiz asla bu şekilde evrimleşemeyecekti.

 Dolayısıyla bu habitat (yaşam alanı) değişimi, her şeyi tetikleyen, ancak tek başına yeterli olmayan bir faktördür.

 Türümüzün beyninin evrimi, Afrika’daki ormanlardan savanalara çıkan atasal toplumlarla başlamış ve hız kazanmıştır.

Bu evrim, Homo cinsinin ortaya çıktığı 2 milyon yıl öncesinden çok daha önce başlamıştır.



 

1) El-Göz Koordinasyonu

Sözünü ettiğimiz gibi insanın beyin evrimi, Afrika içerisinde ormanlardan çıkarak savana hayatına geçmesiyle başladı.

Aslında temelleri bundan çok önce atılmıştı; ancak orman hayatından sıyrılmak, halihazırda atılmış bu temeller üzerine beynin evriminin inşasını mümkün kıldı. 

Homo cinsine giden soy hattında zaten eller giderek usta bir şekilde kullanılabilmeye başlamıştı.

Ancak insan, orman yaşantısından sıyrılmasıyla birlikte yepyeni bir ortama adapte olmak zorunda kaldı.

Eskiden ağaçlara tutunmak için kullandığı eller, artık avcılardan korunmak ve avlanmak için alet üretecek biçimde özelleşmek zorundaydı.

Çünkü parmakları, alet üretecek kadar hassas işliyordu; fakat bir aletin yapılabilmesi için, o aletin öncelikle kafada “tasarlanması” gerekiyordu.

İşte bu durum, beynin evrimini tetikleyen en temel unsur oldu.

En karmaşık, işlevsel ve güçlü aletleri yapabilenler daha fazla avlandı, daha kolay hayatta kaldı ve daha çok üredi.

Yani beyni daha karmaşık olanlar, bir anda avantajlı hale geçmeye başladı.

Bu süreçte cisimleri “kavrama becerisi”, yani “el kullanabilme becerisi” çok büyük önem arz etmeye başladı.

Ormandan çıkmaya başladıkça, artık pasif olarak saklanmak yerine, aktif olarak avcılardan korunma ve avlanma baskısı oluştu.

Bu seçilim baskısı, avcıyı en erken tespit edip, en erken karşı koyabilenlerin hayatta kalabilmesine neden oluyordu. Bu durumda el-göz koordinasyonu en yüksek olabilenler hayatta kaldılar, geri kalanlarıysa bu ciddi çevre değişimi sebebiyle hızla yok olmaya başladılar.

 Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım:

Diyelim ki, o zamanlar daha ilkin atalarımız (günümüzden 5-6 milyon yıl önce yaşayanlar), saldırgan hayvanlara karşı, ellerini kullanma becerileri dahilinde, taş ya da “ellerine ne geçerse” fırlatarak caydırma yoluna girmiştir.

Pek çok diğer maymun türünün bugün de bunu yaptığını biliyoruz, hatta insanlara saldırmak için özellikle yeni alınmış maymunların kafeslerinden dışarıya taşlar attığını görebilirsiniz hayvanat bahçelerinde.

Ancak bu, el-göz koordinasyonu isteyen bir şeydir.

İlk olarak düşmanınızı görerek onun yerini tespit edebilmeli, daha sonra onu hedefleyerek, elinizdeki cismi uygun açı ve hız ile fırlatmanız gerekmektedir.

Açıktır ki bunu en iyi başarabilenler Doğal Seçilim tarafından seçileceklerdir, çünkü saldırgan canlıları kendilerinden uzak tutmak için iyi bir yoldur.

Ve dediğimiz gibi el-göz koordinasyonu için daha büyük bir beyin gerekmektedir.

 

Günümüzde el-göz koordinasyonunun en sık kullanıldığı alanlar spor dallarıdır.

Bir birey, doğrudan topa bakmasına gerek kalmaksızın, topun hareket yönünden ve önceki deneyimlerinden yola çıkarak topun nerede olması gerektiğini bilir ve elini buna göre konumlandırabilir.

Bu, son derece gelişmiş bir el-göz koordinasyonu demektir.

El-göz koordinasyonuna sahip olabilmek için mutlaka bunun için özelleşmiş beyin bölgelerine (özellikle beyincik bölgesine) ihtiyaç vardır.

İşte evrimsel süreçte, savana ortamına çıkan atalarımız üzerine etki eden bu baskı, en iri ve özelleşmiş beyinlileri hızla seçmeye başladı.

 

El-göz koordinasyonuna bir diğer örnek…

Üstelik bu örnekte atalarımızın kullandığı mızrak ve el aletlerine de gönderme bulunmaktadır.

2) Karşıt Başparmak

Birçok bilim insanının, türümüzün evriminde bir dönüm noktası olduğu konusunda hemfikir oldukları noktalardan biri, karşıt başparmağın evriminin önemidir.

 Çünkü el-göz koordinasyonu yeterli değildir; beynin evrimine cevap verebilecek ve zihinde canlandırılabilen aletlerin yaratılabilmesini mümkün kılacak bir el yapısına ihtiyaç vardır.

İşte bunu mümkün kılan, parmak yapımızın da evrimleşmeye başlamasıdır.

Ellerimizin yapısı, ihtiyaçlarımızı karşılayabilecek biçimde nesiller boyunca değişmiştir.

Çünkü artık ağaçlara tırmanmaya ihtiyaç duymayan türümüz, ellerini serbest bir şekilde alet üretiminde kullanabilmeye başlamıştır.

Ancak bir şempanzenin elleri hassas aletler üretebilmekten ziyade bir dala tutunabilecek bir biçimde özelleşmiştir.

Dolayısıyla bizden çok daha başarılı bir şekilde ağaçlara tırmanırlar; ancak bizim kadar iyi alet yapamazlar.

Tabii ki kendi aletlerini üretebilecek kadar gelişmiş bir el yapısına sahiptirler; ancak bu ürünleri son derece kısıtlıdır.

Kaldı ki biz de ağaçlara tırmanabiliriz, fakat bizim de tırmanma yetimiz son derece sınırlıdır.

 

Bunun en temel sebebi, bir biyoloji yasası olarak evrimin, evrenin özünü oluşturan fizik yasalarına karşı gelemiyor oluşudur.

Yani bir el hem tırmanmaya, hem alet yapmaya, hem uçmaya, hem başka işleri başarabilmeye uygun olacak şekilde evrimleşemez.

Çünkü bu farklı görevlerin her biri için farklı fiziksel yapılara ihtiyaç vardır ve her koşulu aynı anda sağlayan bir el var olamaz.

Bu, diğer tüm organlar, yapılar ve davranışlar için de geçerlidir.

Evrimin yarattığı tüm ürünler fizik yasaları ile sınırlanmıştır.

 

İnsan evriminde başparmağımızın diğer 4 parmağın karşısına gelebilecek şekilde özelleşmesi, diğer hiçbir maymun türünün başaramayacağı kadar hassas aletler üretebilmemizi mümkün kılmıştır.

Çünkü bir aleti kullanabilmek için, onu kavrayabilmek gerekir.

Ancak kavradığınız aletle üretebileceğiniz ürünler, o aleti ne kadar hassas olarak kullanabildiğinizle doğrudan ilişkilidir ve hassaslık, bir aletin kavranmasındaki dengeye bağlıdır.

 Karşıt bir başparmak, diğer hiçbir maymun elinin başaramayacağı kadar hassas bir denge sağlamamıza vesile olmuş ve karmaşık aletleri üretebilmemizi sağlamıştır.

 

 Sol tarafta bir şempanzenin eli gözükmektedir.

Sağ tarafta ise insanın eli…

 

Aletlerimizin hassaslaşması, beynimiz üzerinde yepyeni bir seçilim baskısı yaratmıştır.

Türümüz içerisindeki rekabet, en karmaşık aletleri üretebilenlerin daha kolay hayatta kalmasını sağlamıştır.

Çünkü bir avın peşine düştüğünüzde, silahınızdaki en ufak farklılıklar, sizin ve ailenizin aç kalması veya hayatta kalması arasındaki farkı belirleyecektir.

 Bu sebeple başparmakları en uygun uzunlukta ve konumda olanlar, daha karmaşık aletler üretebilecek ve daha kolay hayatta kalabilecektir.

Bu sebeple beynimizin evrimine paralel olarak anatomimizin de evrim geçirdiğini görmekteyiz. 

Bu konuyla ilgili daha detaylı bilgiler, Stephen Jay Gould’un Pandanın Başparmağı” isimli kitabından alınabilir.

 

Ancak insan toplumlarına baktığımızda, çok önemli bir gerçekle karşılaşırız: bireysel başarılar neredeyse hiçbir zaman yeterince önemli değildir.

İnsan, toplumsal yapısı ile hayatta kalabilmiş ve bugünlere kadar ulaşabilmiş bir hayvan türüdür.

Dolayısıyla insanı toplumundan izole olarak incelemek mümkün değildir.

Yukarıda sayılan ikincil öncül; ancak ve ancak toplumsal yapısı güçlü olan insan popülasyonlarında işlevseldir.

 Çünkü kendisinden kat kat güçlü türleri devirebilmesi için, insanın dayanışmaya ihtiyacı vardır.

 

3) Sosyal Yaşam ve Tür İçi İletişim

 

Bu bizi üçüncü maddemize götürmektedir.  

Eğer ki Jurassic Park filmlerini izlediyseniz, orada, Velociraptor olarak tanıtılan (aslında Deinonychus olarak isimlendirilmesi gereken) dinozorların çok gelişmiş iletişim becerileri olduğu anlatılır.

 Bu bilgiler tamamen bilim-kurgu değildir, paleontolojik ve paleobiyolojik çalışmalara dayanır.

 Gerçekten de, Raptorlar, vücutlarına göre en büyük ve gelişmiş beyne sahip dinozorlar gruplarından biridir ve bu sayede çok iyi birer avcıdırlar.

Belki bir kapı kolunu açacak kadar zeki değillerdi; ancak sürüler halinde ve birbirleriyle muhteşem bir iletişim içerisinde avlandıkları doğrudur.

Bu karmaşık sosyal becerileri, ancak büyük bir beyinle mümkündür.

Böylesi büyük beyinli olanların hayatta kalabilmesi ise; ancak sosyal iletişim becerileri yüksek olan bireylerden oluşan, güçlü toplumsal yapısı bulunan popülasyonlarda mümkündür.

Dolayısıyla popülasyonun sosyal yapısı, beyin evrimi ile doğrudan ilişkilidir.

 

İnsanın ataları da, iletişim becerilerini geliştirmek zorunda kalmıştır.

Çünkü sadece iyi bir el-göz koordinasyonu ya da karşıt başparmak yeterli değildir.

Aynı zamanda, popülasyonun diğer bireyleriyle iletişim içerisinde olmak gerekmektedir.

Çünkü avcılar, her yerdedir ve her yerden saldırabilirler.

Sosyal bir hayvan grubu olan primatların, avcılarına karşı savunmak için iletişim becerilerini geliştirmeleri şarttır.

İnsanlar da dahil olmak üzere birçok primat, avcısı konumunda olan hayvanlara göre oldukça çelimsiz ve fiziksel olarak savunmasızdır.

Buna rağmen büyük beyinlere ve yüksek iletişim becerilerine sahip olan primatlar, avcılarına üstünlük sağlayabilmektedir.  

Bunu sağlamak için de, gittikçe anlamlı ve daha etkili, daha “nokta atışı yapabilen” sesler çıkaran,, bu sesleri algılayan, birbirlerini çok daha kolay tanıyan, birbirleriyle anlaşabilen bireyler ve toplumlar evrimleşmiştir.

Bu, şu anda da bilim adamlarının çalışma konularından biridir. Ve günümüz orangutanları ve maymunlarının (ve daha pek çok hayvanın) anlamlı sesler çıkardığı bilinmektedir.

Sadece primatlarda da değil, yüksek zekaya sahip kuşlar ve deniz memelilerinde de çok güçlü iletişim becerileri ve karmaşık sosyal yapılar bulunmaktadır.

 

Burada unutmamak gerekir ki, anlamlı sesler, bir süre sonra sözcüklere ve işaret diline dönüşebilmektedir. Bu da, bir diğer araştırma konusudur.

Bunun en güzel örneklerinden biri “Kanzi” isimli bonobo maymunudur.

Her ne kadar ses telleri insanlar kadar karmaşık sesler çıkarmak için yeterli olmasa da, Kanzi halihazırda bir deftere çizilmiş sembolleri birleştirerek cümleler kurabilmekte ve insanlar tarafından öğretilen el işaretleriyle (Amerikan İşaret Dili ile) insanlarla iletişim kurabilmekte, dertlerini anlatabilmekte, mutluluğunu paylaşabilmektedir.

Bunlar, hayvanlarla iletişim kurmamız ve evrimsel süreçlerini anlayabilmemiz yolunda atılmış çok önemli adımlardır.

Kanzi şu anda 3000 kelimeyi hatırlayıp işaretlere dayalı “cümleleri” içerisinde kullanabilmektedir.

Leksigram isimli özel bir iletişim aracını kullanarak daha önce kendisine öğretilmeyen cümleleri, kendi bilişsel becerileri ışığında üretebilmekte ve insanlara aktarabilmektedir.

 Bunları yapabilmesinin tek sebebi, beyninin diğer hayvanlara göre daha gelişmiş olmasındandır.

Eğer ki bu tür içi (ve hatta tür dışı) iletişim yönündeki seçilim devam edecek olursa, popülasyonu içerisinde sadece en iri beyinliler, en yüksek iletişim kabiliyetine sahip olanlar hayatta kalacak, diğerleri elenecektir.

Böylece beynin evrimi yönündeki kritik çevresel baskılardan biri daha devreye girmiş olacaktır.

Ancak eğer ki vahşi hayatta bonobolar üzerinde bu yönde yeterince baskı yoksa, beynin evrimleşmesi için yeterli sebep bulunmuyor olacaktır.

Zaten masraflı bir organ olarak beyin, olabilecek minimum boyutta kalacaktır.

İşte bu sebeple burada saydığımız şartların şiddeti ve süresi çok önemlidir.

Geçici bir süre avantaj sağlaması da yeterli değildir; uzun bir zaman aralığında işlevsel olmalıdır.

Savanaya çıkmak gibi köklü bir değişimden geçen türümüzde bu, uzun süreli ve son derece şiddetli bir şekilde etki edebilmiştir.

 

Sosyal yaşantının bir diğer boyutu da, toplum içerisindeki rollerin belirlenmesi ve paylaşımıdır.

Yani iş/rol bölümüdür. 

Her ne kadar günlük yaşantımızda farkına varmıyor olsak da, toplum içerisinde üzerimize düşen işleri beynimizin karmaşık yapısı sayesinde yerine getirebiliriz.

Bu durum, beyin evriminin ilk basamaklarından beri hep böyle olmuştur.

Daha düşük yapılı beyinlere sahip toplumlarda, bireyler kendi benliklerini ve türünün diğer bireylerini belirlemekte güçlük çekerler.

Bunu genellikle sadece kimyasal yollarla (koklama gibi) yapabilirler ve görsel olarak kendilerini diğerlerinden ayırmaları pek mümkün değildir (çünkü görsel verinin detaylarını işlemek için daha büyük beyinlere ihtiyaç vardır).

Ancak bir canlının sosyal yapısı karmaşıklaştıkça, o sosyal yapıyı koruyabilmek için iş bölümünün de karmaşıklaşması gerekmektedir.

Fakat bir bireyin toplum içerisindeki yerini, rolünü ve görevlerini algılayıp yerine getirebilmesi için güçlü bir beyne ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla yeni habitatına adapte olmak zorunda kalan türümüz ve ataları, giderek karmaşıklaşan bir sosyal yapı inşa etmiştir.

Bu sosyal yapı içerisindeki rollerini algılayabilmeleri, ancak daha büyük beyinlerle mümkün olmuştur.

Toplumları içerisinde yeterli karmaşıklıkta beyinlere (varyasyonlara) sahip olmayan soy hatları uzun vadede elenmiş; sadece daha karmaşık toplumsal yapıyı kaldırabilecek temeldeki beyinlere sahip gruplar hayatta kalmıştır.

 

 

Gerçekten de ortalama grup büyüklüğü ile neokorteksin beyne oranı arasında doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Neokorteksi büyük memelilerde ortalama grup büyüklüğü de fazladır.

Yani sosyal yaşantı, beyin evrimini tetiklemekte ve desteklemektedir.

 

Sosyal yaşantının beyin evrimi üzerindeki en tipik bir diğer etkisi ise, tür içerisindeki bireyleri ve onlarla daha önceki etkileşimlerimizi hatırlamanın gerekliliğidir.

Çünkü toplum içerisinde sürekli yeni insanlarla karşılaşmayız; genellikle belli bir grubun içerisinde bulunuruz.

Bu gruptan olan bireyleri tanımak, hem onlarla dayanışma sağlamak, hem de birbirimizi kollamak açısından büyük önem arz eder.

Ancak yüz tanımlama ve hatırlama gibi özellikler, daha büyük ve karmaşık beyinlerin evrimini gerektirmektedir.

Üstelik her zaman tür içerisindeki pozitif iletişim için de değil; olumsuz geçmiş yaşantıları da hatırlamak, kişilerle ilişkilendirmek ve bunlara göre davranmak önemlidir.

Sonuçta sadece dostlarını değil, düşmanlarını da daha iyi tanıyabilen soy hatları her zaman daha avantajlı konumda kalacaktır.

4) İki Ayak Üzerinde Yürüme (Bipedalizm)

 Bir sonraki etkenimiz de, buraya kadar saydıklarımıza bağlı olarak gelişir:

İki Ayaklılık, bipedalizm.

Bunun neden bir canlıya avantaj sağladığı, ilk etapta kolay fark edilemeyebilir.

Ancak iyi düşünülürse, cevap açıktır.

Çünkü iki ayak üzerinde duran bir tür, aynı türün dört ayak üzerinde duran versiyonuna göre daha “yüksektedir”.

Bu da, gözlerinin daha yüksekte olmasına, dolayısıyla da tehditleri çok daha önce, hatta bir dört ayaklıdan dakikalarca önce ve metrelerce uzağı görebilmesini sağlamaktadır.

Ancak bu da, yine beyin ile birebir ilişkilidir.

Çünkü dört ayak üzerinden iki ayak üzerine kalkabilmek denge sorununu beraberinde getirir.

Buna insan evrimi, hem fizyolojik, hem de zihinsel olarak cevap vermiştir.

Ayaklarımızdaki tendonlar değişmiş, bacak kaslarımız güçlenmiştir.

Buna mukabil kollarımız kısalarak, zaten artık arboreal (ağaç üzerindeki) hayattan uzaklaşmamızdan ötürü dengemizi sağlamaya yönelik bir adaptasyon meydana gelmiştir.

İç kulağımız karmaşıklaşmış ve denge mekanizmaları evrimleşmiştir.

 Beynimiz ise yine büyüyerek buna cevap vermiştir.

Denge merkezimiz gelişmiş ve değişmiştir.

Çünkü toprak üzerinde iki ayak üzerinde durabilmek, ağaçta dört ayak ve kuyruk sayesinde durabilmekten çok farklı dinamikleri beraberinde getirmektedir.

Ayrıca uzun mesafelerde, iki ayak üzerinde yürümek, dört ayak üzerinde yürümekten enerji bakımından çok daha avantajlıdır.

Dolayısıyla bu sebeple de iki ayaklılık birçok canlıda desteklenmektedir; ancak doğa şartları gereği bu canlılar nadiren tam olarak iki ayak üzerinde durabilmektedirler.

İnsanlar, Afrika’da çok uzun mesafelerde hareket etmişlerdir ve sıklıkla göç yapmak durumunda kalmışlardır.

İşte bu süreçte ağaçlardan savana (belgesellerde kedigillerin yaşadığı alan olarak gösterilen, sarı, çalı benzeri bitki örtüsüne sahip, geniş düzlük alanlar) yaşantısına geçiş başlamış ve insanların alması gereken mesafeler daha da artmıştır.

 Böylece iki ayaklılık, diğer faktörlerin de etkisi altında daha da desteklenmiştir.

 

 

Uzun mesafelerde göç eden türümüz için vücudu serin tutmak çok önemlidir.

İki ayak üzerinde yürüyen bir hayvana tepedeki Güneş çok daha az ısı aktarabilirken, esen rüzgar çok daha kolay serinletir.

Bu, ısı düzenlemesi açısından iki ayaklılığı tetiklemiştir.

İki ayak üzerinde kalkmak ise, az önce izah edildiği gibi daha büyük beyinleri gerektirmiştir.

 İki ayak üzerinde yürümenin bir diğer önemli avantajı ise biyomekanik açıdan uzun vadede daha az enerji sarfiyatına neden olmasıdır.

 Kısa mesafede hızla kaçmak gerektiğinde dört ayaklılık (quadrupedalism) daha avantajlıdır.

Ancak uzun mesafede göç eden ve sürekli yer değiştiren (göçebe) türlerde iki ayaklılık, biyomekanik avantaj sağlamaktadır.

Bunun sebebi kemiklere ve eklemlere binen yük dağılımlarındaki değişimdir.

 

 

Bunlardan daha da önemlisi, iki ayak üzerinde durabilmemiz, iki adet uzvumuz olan kollarımızın, dolayısıyla iki adet elimizin serbest kalabilmesini sağlamıştır.

Bu çok önemlidir, çünkü bizi daha önce sayılan basamaklara götürür: ellerimiz serbest olunca daha rahat avlanabiliriz, daha rahat hareket edebiliriz ve daha fazla hareket alanına sahip oluruz.

Ellerimizin serbest kalmasıyla birlikte, el-göz koordinasyonumuz daha da gelişmiştir, daha rahat avlanabilmeye de başlamışızdır.

Çünkü iki ayak üzerindeyken sadece avcıları erken görebilmekle kalmayız, avları da daha uzaktan tespit edebiliriz.

Üstelik, evrimsel geçmişimiz kedigiller ya da bir ayı kadar hızlı koşabilmemize elverişli şartlar taşımadığı için, ellerimizin serbest kalmasıyla ve diğer faktörlerin etkisiyle beynimizin büyümesi sonucu alet kullanımının gelişmesinin önü açılmış, böylece avlanmamız çok daha kolay hale gelmiştir.

 

 

5) Cinsel Seçilim

 Cinsel Seçilim, ilgili makalemizden okuyabileceğiniz gibi, bir türün içerisindeki cinsiyetlerin birbirleri için mücadele etmesi ve bu mücadeleye (ve bireysel özelliklere) göre birbirlerini eş olarak seçmesi sürecidir. Bu bir doğa yasasıdır ve evrimin en temel seçilim mekanizmalarından birisidir.

Cinsel günümüzde halen devam etmektedir.

Tabii kişisel tercihler farklılık gösterebilir ancak Geoffrey Miller’ın “Sevişen Beyin” isimli kitabında ileri sürdüğü gibi, atalarımızın dişileri, daha zeki ve sosyal becerisi kuvvetli olan bireyleri eş olarak kendilerine seçmiş olabilirler.

 Bu da, en büyük beyne sahip olanın sürekli olarak seçilmesini beraberinde getirir. Unutmamak gerekir ki, hayatta kalmak, varolma mücadelesinde tek başına bir hiçtir.

Mutlaka, yavruların üretilebilmesiyle desteklenmelidir.

Çünkü kendinizi diğer bireylere üstün kılan genleri gelecek nesillere aktaramadığınız sürece, evrimsel açıdan bu üstün yönlerinizin hiçbir anlamı yoktur.

Sizinle birlikte yok olacaktır.

Ancak üremek kolay bir iş değildir; karşı cinsiyeti etkileyebilmekten geçer.

İşte sosyal becerisi en yüksek ve en zeki olan bireylerin cinsel olarak seçilmesi, sürekli olarak beynimizin büyümesine sebep olmuştur.

Sadece sosyal yapı içerisindeki rollerini en üstün şekilde yerine getirebilenler değil, ayrıca daha önce saydığımız diğer faktörlerde de en iyi olanlar, karşı cinsiyeti etkilemek konusunda bir adım önde olacaktır: örneğin en fazla avlanabilen erkekler, dişiler için tercih sebebi olacaktır.

Benzer şekilde el-göz koordinasyonu sayesinde en kolay hayatta kalabilen, en karmaşık aletleri üretebilen, sosyal yapı içerisinde en güçlü yere sahip olan dişiler erkeklerin tercihi olacaktır.

Bu tercihler, doğrudan beyinle ilgili olduğu ve beyin evrimini ileri ittiği için, Cinsel Seçilim de doğrudan ve birçok koldan beyin evrimini tetiklemiş olmaktadır.

 

Cinsel Seçilim ile ilgili olarak söz konusu makalemizde bolca bilgi verdiğimiz için burada çok fazla detaylarına girmeyeceğiz.

Ancak beyin evrimi konusunda çok kritik bir rol oynadığını ve en zekilerin hayatta kalıp, karşı cinsi etkileyerek üreme şansını arttırdıklarını aklımızda bulunduralım.

Böylece son noktaya geçebiliriz:

 

 

6) Et Ağırlıklı Hepçil Diyet

Bu noktaya kadar sürekli beynin evriminden, büyümesinden, gelişmesinden bahsettik.

Ancak unutmayınız ki beyinle ilgili her şeyden önce söylediğimiz şey, çok pahalı bir organ olmasıdır.

Çok yüksek bir enerji ihtiyacı vardır; üstelik sadece enerji açısından değil, çeşitli proteinlere de çalışması için ihtiyaç duymaktadır.

Dolayısıyla sadece beynin büyümesini tetikleyen bir süreç değil; aynı zamanda onun enerji ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir evrimsel süreç gerekmektedir.

 

Avlanan insanlar…

 

İnsanın ağaçlar üzerinde yaşayan ataları otlar ve meyveler ile beslenmekteydi.

Ancak yukarıda saydığımız gibi savana hayatına geçilmesi ve ağaçlardan inilmesiyle birlikte diyet de değişmek zorunda kaldı.

 İnsan, artık eskisi gibi yeşillik bulamıyordu ve bu sebeple etrafta bulabildiği hayvanların etleriyle beslenmeye başladı.

Ette, hiçbir bitkide bulunmayan protein, mineral ve vitamin kompleksleri bulunmaktadır.

Bu karışım, beyin gibi vücudumuzun en çok enerji harcayan organlarından birini beslemek için ideal yiyecektir.

İnsanların, diğer kombinasyonlarla birlikte et tabanlı diyete geçişi, nöronların sayısının arttırılabilmesini ve beynin karmaşıklaşabilmesini sağlamıştır.

Belki diğer hayvanlar arasında bizden daha fazla etle beslenen vardır; ancak diğer kombinasyonların yokluğu ve çevresel baskıların eksikliğinden ötürü sadece et yemek zekalarının evrimleşmesine yeterli olmamaktadır.

 Bu konuya az sonra döneceğiz.

Ancak eğer ki diyetimizin nasıl evrimleştiği, değiştiği ve beynimizin evrimine katkı sağladığını öğrenmek isterseniz, “İnsanların Beslenme Alışkanlıkları, Vejetaryenlik, Etçillik, Obezite ve Evrim” başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz.

 

Sonuç ve Diğer Bazı Hayvanların Analizi

Görülebileceği gibi, yukarıda sayılan altı faktör, teker teker ya da ikili üçlü gruplar halinde başka canlılarda da bulunabilir.

Hatta yeterince incelenirse, belki altı faktörün de bir arada bulunduğu canlılar görülebilir (çok çok nadir de olsa).

Ancak tekrar hatırlatılması gereken nokta şudur: bu altı faktörün olması, her zaman yeterli değildir.

Çünkü ilk olarak, bu sayılanlardan çok daha fazlası, belki daha ikincil faktörler olarak insan evrimine etki etmiştir.

İkincisi, bunların zamansal sırası da önem arz eder.

Örneğin insan evriminde orman yaşantısından savanalara inmek çok önemli bir basamaktır ve çok ciddi çevresel değişim, dolayısıyla çevresel baskılar getirir.

Böylesine bir değişimin, yukarıdaki faktörlerin etkisi altında sağlanması, matematiksel olarak nadir gerçekleşecek bir durumdur.

Bu, insanda gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla insanın zekası evrimleşmiştir.

Diğer hayvanlarda diğer kombinasyonlar, bizde hiç var olmayan çevresel baskılarla birlikte etki etmiştir ve o hayvanları ayırt edici özellikler evrimleşmiştir.

Her tür, kendi evrimsel geçmişi içerisinde değerlendirilmelidir.

 

Yine de birkaç tür üzerinden giderek bu faktörlerin gerçekten de beynin evrimine katkı sağladığını görebiliriz.

İlk örneğimiz en yakın yaşayan kuzenlerimiz, yani şempanzelerden gelsin:

 Şempanzelerde saydığımız 6 faktör çeşitli seviyelerde bulunur.

Örneğin el-göz koordinasyonları oldukça gelişmiştir; ancak iki ayak üzerinde yürümezler ve halen ormanlarda yaşamaktadırlar, dolayısıyla savana hayatına geçiş gibi devasa bir değişim yaşamamışlardır.

Sosyal yapıları oldukça güçlüdür; ancak iletişim yetenekleri halen oldukça kısıtlıdır ve şu anda üzerlerinde iletişimi önemli kılacak çok fazla baskı bulunmamaktadır.

Ayrıca şempanzeler arada sırada et yeseler de, ot baskın bir hepçil diyete sahiptirler.

Buna rağmen, insanların zekasının evrimini mümkün kılan faktörlerin altında olmaları, onların da zekasının evrimini mümkün kılmıştır.

Tabii ki bu, ortak atalarımıza ve daha eskisine kadar da takip edilebilir.

Primatlar, yapıları gereği bizim 6 faktörümüzü çeşitli seviyelerde barındırmaktadırlar; ancak bu faktörlerin halen süregelmesi, beyinlerinin körelmemesini sağlamaktadır.

 

Bir diğer örneği, denizlerden verebiliriz:

 Ahtapotlar ve mürekkepbalıkları oldukça gelişmiş bir el-göz koordinasyonuna sahiptirler.

Öyle ki, hapsedildikleri ağzı kapalı kaplardan kolaylıkla uzuvlarını kullanarak kaçabilmektedirler veya bu tür zorlu el hareketlerini becererek avlanabilmektedirler.

Ancak ahtapotlarda sosyal yaşantı son derece sınırlıdır, çoğu zaman tek başlarına yaşayan hayvanlardır ve neredeyse hiçbir zaman tür içi iletişime ihtiyaç duymazlar.

Buna karşılık, ağırlıklı olarak etle beslenirler, dolayısıyla büyük bir beynin evrimi için gerekli olan besin kaynaklarına sahiptirler.

Ne var ki ahtapotlar su içerisinde yaşadıkları için bipedalizmin getirdiği denge baskısına asla sahip olmamışlardır ve olmayacaklardır.

Bu faktörlerin ışığı altında, denizel omurgasızlar arasındaki en zeki türler olmaları anlaşılırdır; ancak bundan daha öteye gidebilmeleri için daha fazla faktörün devreye girmesi gerekir.

 

Yine omurgasızlardan son bir örnek olarak karıncalar verilebilir:

  Karıncalar bilinen en karmaşık sosyal yaşantılardan birisine sahiptirler.

Tür içi iletişimleri oldukça gelişmiştir ve çok karmaşık iş bölümlerine sahiptirler.

Her bir karınca sürü içerisindeki rolünü algılar ve uygular.

Ancak bu hayvanlar çok nadiren etle beslenirler; dolayısıyla gerekli enerji altyapısına pek sahip değildirler.

Buna rağmen karıncalarda iki ayaklılık bulunmuyor olmasına rağmen, yaşadıkları ağaçlarda ve 3 boyutlu konumsal uzay içerisinde herhangi bir pozisyonda durabiliyor olmalarından ötürü gelişmiş bir denge algısına sahip olmak zorundadırlar.

Bu da beynin evrimini tetiklemektedir.

Ancak karıncalarda pek fazla el-göz koordinasyonu bulunmamaktadır, dolayısıyla bu açıdan çok fazla bir baskı bulunmaz.

Buna rağmen faktörlerimizin etkisi altında bu canlıların zekası açıklanabilmektedir.

 

Bu noktada uzatmamak adına örnekleri sonlandıracağız.

Ancak siz de yunuslar, balinalar, kuşlar gibi örneklerden yola çıkarak kendi analizlerinizi yapabilirsiniz.

Görülen odur ki, şu anda insana benzer bir zekaya sahip olmaya en iyi adaylar, en yakın kuzenlerimizdir: şempanzeler, bonobolar, goriller ve orangutanlar.

Çünkü bu hayvanlarda, karşıt başparmak haricinde neredeyse tüm aranan faktörler bulunmaktadır.

Sadece tetikleyici unsurlardan yoksundurlar (savanaya adapte olmak gibi) veya var olan faktörler oldukça zayıf etki etmektedir (et tüketimi gibi).

Bu faktörler onlara yapay yollarla (veya uzun vadede doğal yollarla) sağlanacak olursa, bizler gibi gelişmiş beyinler evrimleşmesi için herhangi bir engel görememekteyiz.

 Bu noktada bir de yanılgıdan bahsedelim:

İnsan, bu zekayı ve beyni evrimleştirmiş canlı türü olduğu için tüm bunları sormakta, sorabilmektedir.

Belki filler evrimleştirselerdi, onlar da aynı şeyi sorgulayacaklar ve işin içerisinden çıkamayabileceklerdi.

Unutmayalım ki insanın herhangi bir ek özelliği bulunmamaktadır.

İnsan da, belirli bir süredir doğada bulunan bir hayvan türüdür.

Sadece yaşadığı bölgenin özellikleri ve şartları sayesinde bu kombinasyon bir araya gelip, zekanın evrimine yol açmıştır.

Hiçbir canlı zeka evrimleştireyim diye kendisini zorlamaz.

Zekanın abartılmış versiyonlarını aklımızdan atar ve bilimsel tanımıyla olaya yaklaşırsak, bu kadar büyütülecek bir durum olmadığı, sıradan bir hayvan özelliği olduğu, sadece insanda, saydığımız şartlar altında daha ileri gittiği görülebilecektir.

Ancak bir pençeden, bir kanattan, bir yüzgeçten çok da üstün ya da farklı bir özellik değildir.

Sonuçta hayatta kalmaya ve üremeye katkı sağlamıştır ve evrimleşmiştir.

 Son olarak, “yan ürün” ya da “yan etki” olarak görebileceğimiz bazı durumlardan bahsetmekte fayda vardır:

Hayal gücü, hafıza ve algı bunun en önemli örneklerindendir.

İnsan beyninin büyümesi ve gelişmesi sonucu, insanın algısı gelişmiş, hayal gücü genişlemiştir.

İnsanın zekası, diğer hayvanlara göre daha ileriye gittikçe, etrafındaki olaylar arasında ilişki kurabilmeye başlamış, başından geçen olayları hatırlayarak geçmiş ve bugün; bugün ile gelecek ve hatta geçmiş ile gelecek arasında bağ kurabilmeye başlamıştır.

Bazı dilbilimciler, bu adımın, dilin evrimindeki en büyük basamak olduğunu belirtmektedirler (örneğin Aynur Demirdirek, ODTÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü).

Bunların sonucunda hayal gücümüz gelişmiş ve sadece algılarımızla ayırt edebildiğimiz varlıkların ötesinde, algılarımızın da farkına vararak, algılarımızın ötesinde varlıklar da hayal edebilmeye başlamışızdır.

Örneğin gözümüzün önüne kırmızı bir arabayı getirebilmemiz ya da başlı başına Tanrı ve din fikirlerimiz, bu hayal gücünün evrimine güzel örnekler teşkil etmektedir.

Algı kapasitemizin gelişimi, zincirleme olarak kültür ve sanatı doğurmaya başlamıştır.

Şu nokta açıktır ki, kültür ve sanatın evriminde, iletişim ihtiyacı önemli rol oynamaktadır.

İlk sanatsal eserlerin mağara duvarlarındaki resimler olması, bize bunu göstermektedir.

Beyin evriminin bu yan ürünleriyle ilgili olarak “Dinler ve Tanrılar’a Bilimsel ve Evrimsel Bir Bakış…” ve “Sanat, Mental Denge ve Evrim: Anlam Yükleme ve Estetik Kavramı” makalelerimizi okuyabilirsiniz.

 

Umuyoruz ki beynin evriminin sebeplerini çok yüzeysel olarak da olsa anlamanıza katkı sağlamıştır.

 Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. University of New Zealand
  2. Anthropology
  3. The Evolution of the Human Brain
  4. Your Amazing Brain
  5. LiveScience
  6. New Scientist – 1
  7. New Scientist – 2
  8. New Scientist – 3
  9. New Scientist – 4
  10. New Scientist – 5
  11. All About Science
  12. ScienceAGoGo
  13. ScienceDaily
  14. The Guardian
  15. World Records Academy
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s