TÜRKLERDE MUSİKİ – KÜĞ —————— ALINTIDIR

 

TÜRKLERDE MUSİKİ – KÜĞ

 

YAVUZ DALOĞLU

 

Giriş

 

Genellikle Asyada ve daha geniş bir coğrafî bölge olarak Avrasyada, bizim bugün konuştuğumuz dil ve lehçelerini konuşan kavimler, kimi zaman Türk” adını kullanarak, kimi zaman da değişik adlarla, tarih öncesinin ve tarihin derinliklerinden günümüze değin çok zengin bir kültür yaratmış ve uygarlık ailesinin de seçkin bir üyesi olmuştur.

Türklerin, insanlığın kültür ve uygarlık zenginliğine kattığı sayısız değer vardır.

Bir toplumun yalnızca dilini incelemek bile, o toplumun, uygarlık evrenindeki düzeyini belirlemede sağlam bir ölçüttür.

Türkçe üzerine yapılmış şu saptama ve yorum, öne sürdüğüm gerçekliği doğrulamada sanırım geçerli bir örnek olacaktır:

Ünlü bir Alman dilbilimci, Max Müller, 1861de yayımlanan, üç yıl sonra da Leçons sur la sciencedu langage (Dilin bilimi üstüne dersler, 1864) adıyla Fransızca’ya çevrilen yapıtında, Türkçe’nin açıklığını ve düzenliliğini vurguladıktan sonra, gözlemine dayanak olarak “ünlü bir doğubilimci”nin sözlerini anar:

“Türkçe öyle düzenli, öyle uyumludur ki insanda bir seçkin bilginler kurulunun yaratımıymış gibi bir izlenim uyandırır”.

Müller bu sözlere küçümsenmeyecek bir eleştiri de getirir:

“Hiçbir kurul böylesine güzel bir dil yaratamazdı”.

Müllerin adını vermeden görüşünü aktardığı “ünlü doğubilimci, çok büyük bir olasılıkla, 1790 yılında Eléments de la langue turque (Türk diline giriş) adıyla yayımlanan hayranlık verici bir Türkçe dilbilgisi yayımlamış olan Pierre-François Viguierdir.

O değilse, Türkçe konusunda aynı görüşlere ulaşmış bir başka “ünlü doğubilimci” daha var demektir.

Bunlara ünlü yapıtı Grammaire de la langue turque’te (Türkçenin dilbilgisi, 1921) Mülleri anan Jean Denisyi de ekleyebilirsiniz, daha başkalarını da (Yücel, 2000, ss. 7-8).

“Musiki de bir dildir” ve aynı insanlar arasındaki iletişimi sağlayan, edebî eserlerin ortaya çıkmasına olanak tanıyan ve bilimin ulaşmasına aracılık eden dil kadar kültür ve uygarlık evreninin önemli bir parçasıdır.

Alman musiki bilimci ve yazar Hermann Kretzschmar musikiyi: “Açıklığı, konuşulan dile oranla daha ince koyultulu (nüanslı) ve daha derinden etkileyici bir konuşma sanatı (Sprachkunst)” (Oransay, 1988, s. 18) olarak tanımlamıştır.

Bu tanımlamanın bizim için doğaldır ki en canlı örneği, tarih öncesinden günümüze değin, Türklerin musiki sanatıyla ilintisidir.

Türk toplum yaşamında ve devlet geleneğinde her dönemde, musikinin çok özel, işlevsel ve sanatsal bir konumu olmuştur.

Bundan dolayıdır ki Türkler, bir başka dil olan musikileriyle de, insanlığın kültür ve uygarlık evrenine çok zengin bir katkı sunmuştur ki bunun da pek çok kanıtı vardır.

Bu doğaldır çünkü en küçüğünden en büyüğüne varıncaya değin her topluluk veya toplum gibi Türklerin de yaşayış serüveninde kendilerine özgü, zengin ve karakteristik özellikler barındıran musikileri sürekli var olmuştur.

Hatta Türklerin, büyük devletler, imparatorluklar ve sonuçta da uygarlık kurucusu olma yeteneğini göz önünde bulundurduğumuz zaman, gelişmiş bir musiki yaşamı ve gelişmiş bir musiki yapma pratiği oluşturduğunu söylemek bir abartma veya hamaset değil, tam tersi bilimsel bir gerçekliktir.

 

Türk Musikisi

Türkoloji’nin önemli bir çalışma alanı da hiç şüphe yok ki Türk Musikisi’dir.

Ancak, Türk Musikisi olarak tanımlayacağımız musiki türü yalnızca Batı Türklerinin “Geleneksel Türk Sanat Musikisi” veya yaygın söyleyişle “Klasik Türk Musikisi” değildir elbette.

Tanımıma göre Türk Musikisi, Avrasya coğrafyasında, binlerce yıllık zaman içinde ve kendine özgü karakteristik ezgi, makam ve tartım özellikleriyle biçimlenmiş şehir ve yerel musiki türlerinin tümüdür.

Bu sanat dalı Türklerin yurt yaptığı bütün coğrafyalarda ve binlerce yıllık zaman diliminde bir kültür ve belirli koşullarda uygarlık olgusu olarak şekillenmiştir, son derece çeşitlidir ve kuşkusuz ki Türk yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır.

Türkçeyle ve diğer kültür unsurlarıyla da ayrılmaz bir birliktelik ve koşutluk oluşturmuştur.

Türk Dilinde “Musiki” Kelimesi ve Eşanlamlıları

Bugünkü kuşakların Müzik (Fransızca musiqueden), XIX. yüzyılda özellikle Mızıkayı Hümayun çevresinde Muzika, Muzıka veya Mızıka (İtalyanca musicadan bozma); İslâmı kabulden sonra atalarımızın ve bugün hâlâ dilimizde olan Musiki (Yunanca Musike, Arapça

Mûsıkîden);

İslâm öncesinde ise Küğ diye adlandırdığımız sanat dalı, Türklerce tanrılardan inme göksel ve kulakla algılanan büyüleyici bir sanat olarak kabul edilmekteydi (Oransay, 1985, s. 5).

 

Küğ

 

Türkler, yaklaşık bin yıl öncesine kadar Grekçe ve Arapça üzerinden Musiki sözcüğünü benimsemeden önce, bu kavram için Küğ sözcüğünü kullanıyordu.

Bu kelime Kü, Küg, Küy, Köğ,Kök şekillerinde de kullanılmış ve hâlâ yaşamakta ve de kullanılmaktadır.

KÜ ve KÖ harfleri ile başlayan kelimeler Türkçede hep canlı, parlak, göz alıcı, iç açıcı, devingen, güçlü ve yaşam kaynağı yansıtan kelimeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sözgelimi, bütün canlılığın yaşam kaynağı olan Kün yani Güneş, yeryüzünün en parlak tabakası olan Köl-sonradan Göl, bedenin canlılığını yansıtan Kön veya Gön, yine bedenin en parlak organı olan Köz ya da Göz örneklerindeki gibi Türkler, uyumla seçilmiş ve bir estetik bütünlük oluşturacak tarzda birleştirilmiş  işitmeyle algılanan sesler sanatına Küğ demişlerdir.

Küğ, Orhon Yazıtlarında kü biçiminde ve “ün, san karşılığı olarak (Türk bodunı gatı küsiy ok bolmazun tiyin) görülmektedir (Orkun, 1987, ss. 40-43).

Küğ konusunda ikinci en önemli yazılı kaynak Divan-ü Lûgatit-Türktür ve bu bildirideki pek çok veri bu önemli kaynağa dayanmaktadır.

Çünkü Divan-ü Lûgatit-Türk, bizlere dilimiz açısından ışık tuttuğu kadar, XI. yüzyıl ve öncesinde Türklerin gelenekleri, töreleri, sanatları ve kısacası yaşam biçimleri, diğer söyleyişle kültürleri konusunda da günümüze çok önemli veriler sunmaktadır.

Bunlar arasında musiki ile ilgili kelimeler ve türevleri Türk Musiki Tarihi açısından son derece önemlidir ve Küün aynı anlamlı karşılığı Kaşgarlı Mahmutun ünlü anıtsal eseri Divan Lûgatit – Türkte de (kü: Ün, san. “külüğ bilge: ünlü bilgin) görülmektedir (Atalay I, s.212).

Türk dili konusunda bir başka önemli kaynak olan ve Yusuf Has Hacibin kaleme aldığı Kutadgu Biligte de Kü, ün ve san olarak karşımıza çıkmaktadır (Arat III, s. 296).

Yukarıdaki anlamının dışında bizi asıl ilgilendiren ve musiki karşılığı olarak görülen kelimeyi Besim Atalay, Divan-ü Lûgatit-Türkte köğ” olarak okumuştur.

 Köğün Divanda yedi ayrı anlamı verilmiştir.

Fakat konumuz açısından kelimenin iki anlamı bizi ilgilendirmektedir.

 

Bunlar:

 

1- Şiirin aruzu, ırın ölçüsü. “bu yır ne köğ üze ol: bu şiirin ölçüsü, vezni ne üzerinedir, bu şiirin tartısı ne üzerinedir”.

Köğler kamuğ tüzüldi

Iwrıg idhiş tizildi

Sensiz özüm özeldi

Kelgil amul oynalım

(Irlamalar bütün düzüldü.

İbrik, kadeh dizildi, sensiz özüm özledi.

Gel de yavaş yavaş oynayalım.)

Burada Köğün bir anlamının, ırsal parçanın (vokal eserin, türkü ve şarkının) ölçüsü, diğer deyişle tartımı olduğudur.

2- Irlamakta sesin yükselip alçalışı. “er köğlendi: adam sesini alçakta yüksekte şarkı çağırdı.”

(Aynı eser III, s. 131).

Köğün bu karşılığından da bana göre şu anlam çıkmaktadır.

Türkü, şarkı söylerken sesin incelip kalınlaşmasıdır (tizleşmesi ve pestleşmesi).

Ayrıca şu anlam da çıkartılabilir ki sesin büyümesi (gürleşmesi) ve küçülmesidir (kısılması).

Bu anlam da akla yatkındır, hatta her iki anlamı kapsayabilir.

Dolayısıyla, ırsal musiki yapmanın gereklerinin de tanımlanması yapılmıştır.

Çünkü Divandaki örnek de yorumlamamızı doğrular niteliktedir.

Kaşgarlı Mahmut, köğün ne şekilde kullanılacağını ve anlamlarını da vermektedir:

Köglendi: “er köglendi: adam şarkı söyledi, şakıdı, ırladı” (köglenür-köglenmek).

Aslı vav ile köglendi (Atalay II, s. 253). 

“Er köglendi: adam ırladı, teganni etti”.

Aslı “kögledi”dir (Atalay II, s. 255).

Türk toplumunda çalgı eşliğiyle yapılan ırsal musiki, her dönemde ve günümüzde de salt çalgı musikisinden daha etkili olmuş, benimsenmiş ve daha çok sevilmiştir.

Bu durum gerek yerel ve âşık, gerekse de geleneksel Osmanlı-Türk sanat musikisinde, ayrıca bugünkü Orta Asya Türk musikilerinde de çok açık görülmektedir.

Buradan çıkartılacak sonuç şudur:

Türk yaşamında musiki yapma şekli ağırlıkla ırsal olduğu için kaynaklarda da küğ yalnızca ırsal musiki karşılığı olarak görülmektedir.

Hikmet Dizdaroğlu, Halk Şiirinde Türler başlıklı kitabında küğ sözcüğünü Türk halk şiiriyle ilintisi açısından ele almıştır (Dizdaroğlu, 1969, s. 43).

Dizdaroğlu, bu kelimeyi Besim Atalayın köğ, Prof. Reşit Rahmeti Aratın ise küg biçiminde okuduğunu vurgulamış, ayrıca Prof. Arata dayanarak şu açıklamayı yapmıştır:

Prof. Arat çeşitli kaynaklardaki örneklere bakarak, “küg tabirinin de nazım, Şiir, türkü, ır, gibi bir çeşit ifade etmiş olduğu” sonucuna varmakta ve kügde, belli bir makamla söylenen ır, yır, türkü, şarkıda olduğu gibi, bir ahenk cephesi mevcut olduğunu belirtmektedir (Eski Türk Şiiri, s. XVI).

Küğ, bugünkü Türk lehçelerinde de “ses, musiki, makam ve ahenk” karşılığında kullanılmaktadır (Dizdaroğlu, 1969, s. 43).

Dizdaroğlunun, Küğ, bugünkü Türk lehçelerinde de ses, musiki, makam ve ahenk karşılığında kullanılmaktadır () açıklaması da önemlidir (Dizdaroğlu, 1969, s. 43).

Mahmut Ragıp Gazimihâl, Musiki Sözlüğünde kelimeyi küy biçiminde yazmış ve “Kök,

Köğ, Küğ, Kü gibi çeşitli söylenişlerle Türkçenin bazı diyaleklerinde görülen bu kelime, en eski metinlerde geçer (…)” açıklamasını yapmış ve o da Kaşgarlı Mahmutu kaynak göstermiştir (Gazimihal, Musiki Sözlüğü).

Aynı kaynakta Gazimihal, “Parlaklığına Çin kronikacılarının şahitlik ettiği en eski Uygur ve Balasagun musikilerinde küy (– kök) denilen ezgilerin önemine gelince: Kaşgarlı Mahmut ve İbn-i Mühenna, Asyalı hakanların musiki takımlarınca 360 köğ çalındığını, bunların 9 tanesi üstün sayıldığını yazmışlardır.

“Yisun küğ”, dokuz kök demekti (…)” notunu düşmüştür (Gazimihal, 1961, s. 144).

Burada küğün veya kök’ün aynı zamanda bir fasıl gibi eser takımı veya tek başına bağımsız bir eser anlamında da kullanıldığı sonucu çıkmaktadır ki bu konu Maragalı Abdulkadirin Camiul Elhan başlıklı kitabında da geçmektedir (Murat Bardakçı, 1986, ss. 94-99).

Gazimihal, Türk Askerî Muzıkaları Tarihi başlıklı kitabında ise küğ biçimini kullanmıştır. (Gazimihal, 1955, s. 2).

Kuşkusuz ki küğ kelimesi üzerine en geniş araştırmayı yapan, yayınlarında ve gündelik dilde de kullanan kişi, saygıyla andığım rahmetli hocam Prof.Dr. Gültekin Oransaydır.

Oransay yalnızca bu kelimeyi neredeyse yaşamı boyunca kullanmakla kalmamış, 1963te de Türkiyenin tek ve en geniş musiki arşiv ve kütüphanesini kurarak “Türk Küğ Belgeliği” adını vermiştir.

Ir, Yır

Eski Türkler, küğ ile iç içe ır ve yır kelimelerini de hemen hemen birbirinin tamamlayıcısı gibi eşit sıklıkta kullanmıştır.

Günümüz Türkçe’sinde ır türkü çığırmak, şarkı söylemek, yır ise şiir karşılığı olarak kullanılmaktadır.

Divan-ü Lûgatit – Türkte ise bu iki kelime eş anlamlı olarak kullanılmıştır:

Yır: Ir. (Musikide ırlama). “ol yır yırladı: o, bir ır, şarkı söyledi”.

Çok kere bu kelime gazel yerine kullanılır (Atalay III, s. 3-4).

Ir: Yukarıdaki kelimenin ysi elife çevrilmiştir; aynı anlamdadır (Atalay III, s. 4)

Ir ve yır kelimeleri köğ içinde de geçmektedir (Bkz. Köğ. Atalay III, s. 131)

Yır: Gazel, ır (Atalay III, s. 143).

Yıragu: Çalgıcı; çağırıcı, şarkıcı (Atalay III, s. 36)

Yırladı: “er yırladı: adam bir ır ırladı”, (yırlar-yırlamak). (Atalay III, s. 308)

Ayrıca koşdı sözcüğünün anlamları arasında da yır geçmektedir:

Koşdı: “ol yır koşdı: o, koşma, türkü düzdü” (o, gazel ve şiir nazmeyledi) (Atalay II, s. 14).

Koşuldı: “yır koşuldu” sözü bundan alınmıştır, “manzume yapıldı, şiir düzüldü” demektir (Atalay II, s. 135).

Hikmet Dizdaroğlu, ır ve yır kelimelerinin aynı anlamda iki ayrı kelime olduğunu yazmış (Dizdaroğlu, 1969, ss. 42-43) ve şu açıklamayı yapmıştır:

Ir (Yır): Divan-ü Lügat-it – Türkte geçen bu deyimler, aynı sözcüğün iki ayrı biçimde söylenişidir ve aynı anlamdadır.

Kâşgarlı Mahmut, bunlara koşma, türkü, manzume, Şiir, gazel karşılıklarını veriyor.

Irlamak, yır yırlamak “şarkı söylemek”, yır koşulmak ise “manzume yapılmak, şiir düzülmek” anlamlarına gelmektedir.

Ir (yır) deyimi, on dördüncü yüzyıldan beri, “nağme, hava” karşılığında kullanıla gelmiştir (Tarama Sözlüğü, c. III, Ankara 1954, s. 1952-1953, TDK yayını).

Şemsettin Sami ırlamayı nağme ile okuma, teganni, ırlayış’ı “ırlamak fiili ve tarzı, teganni usulü”, ırlayıcıyı da nağme ile okuyan adam, muganni, hanende biçimlerinde tanımlıyor.

Fuat Köprülü, yırı nazım şekli saymaktadır.

Küğ, ır ve yır kelimelerinin bu denli iç içe olması, Eski Türklerin yaşamında musiki ile şiirin ne denli canlı bir bağ oluşturduğunun ve bu sanatların ne kadar önemsendiğinin göstergeleridir.

 

Eski Türk Çalgıları

 

Türk çalgıları konusunda günümüze kadar yeterli sayıda olmasa da önemli sayılabilecek

çalışmalar yapılmıştır.

Sözgelimi Mahmut Ragıp Gazimihal ustamın Asya ve Anadolu Kaynaklarında

Iklığ (1958),

Türk Vurmalı Çalgıları (1975),

Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız

(1975)

ve Türk Nefesli Çalgıları (1975);

Sadi Yaver Atamanın Anadolu Halk Sazları (1938);

Laurence Pickenın Folk Musical Instruments of Turkey (1975) gibi kitapları önemle anılmalıdır.

Ayrıca yine Sadi Yaver Atamanın Türk Halk Çalgılarına Ait Ayrıntılı Bilgiler ve Bağlama

Geleneği (1993) ile Ethem Ruhi Üngörün Türk Davulu (1974) ve Türk Zurnası (1983) başlıklı

bildirileri de anılmaya değer çalışmalardır.

Eski Türk çalgılarına gelince bunlar üzerinde yapılan çalışmalar çok daha sınırlıdır.

Fakat Prof. Dr. Osman Fikri Sertkayaya ait Eski Türkçede Musiki Terimleri ve Musiki Alet İsimleri

(Doçentlik Tezi, 1982) başlıklı çalışma yayınlandığında ciddi bir açık kapanacaktır.

Söz konusu çalışmanın yakın zaman içinde yayınlanacak olduğu bilgisini sayın hocamızdan kısa bir süre önce aldım.

Umarım en kısa sürede yayınlanır ve yararlanmamıza sunulur.

Bu çalışma ile sanırım Türk musiki tarihinin önemli bir boşluğu da doldurulacaktır.

Bu çalışma dışında tarafımca yazılmış bir bildiri de (Yavuz Daloğlu, Eski Türk Çalgıları/Divan-ü Lügatit – Türkte Betimlenen Çalgılar) bu bildirimin kaynakları arasında yer almıştır.

Eski Türklerde Çalgılara İlişkin Bazı Veriler

Eski Türk çalgıları konusunda Divan-ü Lûgatit – Türkün dışında bazı kaynaklarda da çok

sınırlı verilere rastlamaktayız.

Ordularda davulun Türklerce çok eski çağlarda kullanıldığını Mahmut Ragıp Gazimihal Türk Askeri Muzıkaları Tarihi (bu kitabın yazarın el yazısıyla matbaaya gönderilmiş elyazması kütüphanemde korunmaktadır) ve Türk Vurmalı Çalgıları başlıklı kitaplarında Eski Yunan ve Çin tarihçilerinin kaynaklarından aktarmaktadır.

Davulun halay gibi sıra oyununda coşturuculuğuna dair tarihten en eski yazı Asyada Hunlar içindir.

Hun beyine gelin gelmiş Çinli bir kadın, şair olduğundan memleketine gönderdiği manzum yazıda, Hunların bazı hallerini sayarak dertleşiyor ve:

Davulu her gece durmaz döverler

Tâ güneşler doğana dek dönerler

gibilerde bir kayıt da düşüyor (İsadan 200 yıl kadar önce) () (Gazimihal, 1975, 10).

Başka bir kaynakta, Orhon Yazıtlarında geçmektedir.

Bilge Kağan Yazıtının Batı tarafında Köbürge adına rastlamaktayız (Orkun, 1987, s. 72).

 

Bilge Kagan uça bardı

Yay bolsar üze Tenri

Köbürgesi öterçe ança takı

Tagda sıgun ötser anca

 

(Bilge Kağan uçup gitti

 Yaz olsa üstte Tenri

 Davulu çalar gibi, öylece dahi

 Dağda yaban geyiği ötse, öylece).

 

Dede Korkut veya diğer adıyla Korkut Atasının hikâyelerinde de kopuza rastlamaktayız:

Salur Kazanı oğlu Uruzun tutsaklıktan çıkardığı destanda (Ergin, 1994, s. 236):

Ökçesin ökçesine kakdı.

Kaburgasın karnına kavşurdı.

Uyanın çekdi, ağzın ayırdı.

Kafiri öldürdi, çökdi üzerine oturdı.

Aydur: Mere kâfirler kopuzum getürün, sizi ögeyin didi.

Vardılar, kopuzı getürdiler.

Eline alup burada soylamış görelüm hanum ne soylamış (…)

Gene Mahmut Ragıp Gazimihalin Rosa Newmarchtan çevirip yayına hazırladığı, fakat sanırım yayınlama olanağı bulamadığı Rus Operası (The Russian Opera, 1921, çeviri tarihi 1945, bu kitabın da matbaaya gönderilmek üzere yazarın kaleminden çıkmış elyazması kütüphanemde korunmaktadır) başlıklı kitapta da Rus Slavlarının kullandığı çalgılardan söz ederken Türk çalgılarına da gönderme yapar: yüzyılda onların „en büyük zevkinin musiki olduğunu, seyahatte hiç silah taşımadıklarını, kendi yaptıkları çalgılarla yola çıktıklarını Wendler İstanbulda imparatora anlatmışlardı.

Bizanslı tarihçi Prokop, 592 yılında Yunanlıların Slav karargâhına yaptığı bir gece baskınını anlatırken “Slavların herhangi bir korunma önlemi almayı unutacak ve düşmanın yaklaştığından büsbütün habersiz kalacak derecede şarkının zevkine dalmış olduklarını” söyler.

Tarihlerinin başlangıçlarından beri Rus Slavlarının daima çeşitli çalgılar kullanmış oldukları genellikle doğrulanıyor.

Yedi veya sekiz telli yatık bir çeşit santur olan şusli, kamıştan bir çeşit düdük olan Svirel bunların en eskileridir.

Bununla beraber yayla çalınan Gudok adlı bir tür üç telli kemâneden de pek erken dönemlerde söz edildiği görülür.

Kitaralar ailesinden ve Şimdiki Balalaykanın (Balalaykanın etimolojisini Ruslar da bilmiyorlar) öncüsü olup teller parmaklarla çalınan Dombranın (Asyanın Tamburası) ve Küçük-Rusyalıların çaldığı sekiz veya yirmi telli Bandura (Bandura sözcüğü Tamburanın bozulmuşudur) veya Kobzanın (Kopuz) da erken dönemlerde sözü edilir.

İlkel üfleme çalgıları arasında „Doğudan gelme tiz bir düdük olan Zurna ve Dudka (yani Gayda Dudka sözcüğünün aslı Türkçe Düdüktür) vardı.

Davul, Def ve Ziller başlıca vurma çalgıları idi (Gazimihal, 1945).

Divan-ü Lûgati’t-Türk’te Çalgı Adları, Türevleri ve Betimlemeleri

Divan-ü Lûgatit – Türkte yalnızca musiki ve şiir kavramları ile bunların birbirleriyle ilintisi konu edilmez.

Türklerin o dönem ve öncesinde kullandıkları bazı çalgılar ile musiki yapma gelenekleri üzerine veriler de kitabın içinde yer almaktadır.

Divan-ü Lûgatit – Türkü taradığımızda üç grup çalgı ile karşılaşmaktayız:

Telli Çalgılar: Kubuz, ikeme, Buçı (Divanda kimi yerde kubuz, kimi yerde de kupuz okunmuş.

Tercümede Arap harfli yazılışlarda “b” harfi kullanılmış.

Aynı şekilde buçı da Arap harfli yazılışta “c” ile yazılmış, fakat okumada “ç” olarak okunmuş.)

Üflemeli Çalgılar: Sıbızgu, Borguy.

Vurma Çalgılar: Çeng, Küvrüğ, Tovıl, Tümrük, Kakratgu, Tuğ, Konğragu.

Kubuz, Divan-ü Lûgati’t-Türkün bir yerinde geçmektedir.

Bu çalgı Orta Asya Türk boylarının önemli çalgısı kopuzun bir türevidir.

Kaşgarlı Mahmut, Kubuz hakkında şunları yazmıştır:

Kubuz: Kubuz, uda benzer bir çalgı (Atalay I, s. 365; Gazimihal, 1975/1, s. 14, 18, 21, 24–25)

Kaşgarlı Mahmut, Divan-ü Lûgati’t-Türkte bu sözcüğün değişik türevlerini de yazmıştır.

Bunlar:

Kubzaldı: “kubuz kubzaldı: kubuz çalındı”, (kubzalur-kubzalmak). (Atalay II, 235)

Kubzadı: “ol kubuz kubzadı: o, kubuz, ut çaldı”, (kubzar-kubzamak) (Aynı eser III, 283.

Bu kelime tercümede kupzadı olarak yazılmış, fakat Arapça yazılışında kubzadı olarak yazıldığı için ben de bu yazılışı yeğledim.)

Kubzaşdı: “kızlar kubzaşdı: kızlar, cariyeler kubuz çalmakta yarıştılar”, (kubzaşur-kubzaşmak) (Atalay II, 220)

Kubzattı: “ol anı kubzattı: o, ona kubuz çaldırdı”, (kupzatur-kupzatmak) (Atalay II, 335)

Kubuzluğ: “kubuzluğ kişi: kubuzu olan adam” (Atalay I, 495)

İkeme, Divan-ü Lûgati’t-Türkte iki yerde karşımıza çıkmaktadır:

İkeme: Bir çeşit saz, kubuz gibi çalınan bir çalgı (Atalay I, 137)

Ekeme: Bir çeşit çalgı (Atalay III, 174)

Buçı veya bucı ise tek bir yerde karşımıza çıkar:

Buçı: “buçı kubuz: inleyen utlardan bir ut. Bu, kaz göğsü (barbat) adı verilen sazlardan bir sazdır (Atalay III, s. 173)

Divan-ü Lûgatit – Türkte üflemeli çalgı olarak Sıbızgu veya Sıbuzgu (Atalay I, 489) ile Borguy betimlenmektedir.

Nasıl ki, kubzaldı: çalındı, kubzadı: çaldı, kubzattı: çaldırdı ise üfleme çalgı çalmaya da öttürdi fiili kullanılmıştır:

Ötürdi: “ol sıbuzgu ötürdi: o, düdük öttürdü”. Başkası da böyledir; (ötürür-ötürmek) (Atalay I, 176)

Öttürdi: “sıbızgu öttürdi: düdük öttürdi”. Senin işlemen yüzünden ses çıkaran her şey için de böyle denir; (öttürür-öttürmek) (Atalay I, 217).

Ötrüldi: “sıbızgu ötrüldi: düdük öttürüldü”. Başkası da böyledir; (ötrülür-ötrülmek) (Atalay I, 246)

Borguy: Üflenerek öttürülen boru (Atalay III, 241).

Divan-ü Lûgati’t-Türkte şu vurma çalgılar betimlenmiştir:

Çenğ [veya çeng, Arapça yazılışında ceng veya cenğ]: Zil, çalpara (Atalay III, 357).

Küvrüğ: [kös] Kös, davul (Aynı eser III, 479; Türk Vurmalı Çalgıları, 8; Türk Askeri Muzıkaları Tarihi, 3).

Tovıl: Davul, avda doğan kuşu için çalınan davul (Atalay III, 165; Gazimihal, 1975/2, s. 8, 11, 59.

Tümrük: Dümrük, def. Oğuzca (Atalay I, 478; Gazimihal, 1975/2, s. 61).

Kakratgu: [bekçi davulu] “ol kakratgu kakrattı: o, kaçıracak şey çaldı”, (o, serçe ve serçeye benzer kuşları ekinden kaçırmak için bekçi davulunu çaldı).

Başkası da böyledir; (kakraturkakratmak)

(Atalay II, 334; Gazimihal, 1975/2, s. 11, 47).

Tuğ: [davul] Hakanın yanında çalınan kös ve davul.

“Han tuğ urdı: Han nöbet davulu vurdu, mehterhane çaldı” (Atalay III, 127 Gazimihal, 1975/2, s. 12, 59-60).

Konğragu: Çan, tongurak (Atalay III, 387; Gazimihal, 1975/3, s. 52.

Çınğrattı: “ol konğragu çınğrattı: o, çıngırağı, konrağı, tongurağı çınlattı”, (o, tongurakları çınlattı, yularla ses verdirdi); çınğratur-çınğratmak) (Atalay II, 358).

Çınğradı: “ol konğragu çınğradı: o çan çınladı”, (çınğrar-çınğramak).

Buna benziyen her ses için de böyle denir (Atalay III, 402).

Musikinin Eski Türklerin Yaşamında Yeri ve İşlevi

Divan-ü Lûgatit – Türkteki musikiyle ilgili kelimeleri ve açıklamaları incelediğimizde, musikinin insan ve toplum yaşamındaki yeri ile işlevi konusunda da ipuçları elde etmekteyiz.

Türkler, erkeğiyle kadını birlikte çalışıp üreten, birlikte savaşım veren, birlikte eğlenen, yaşam dolu şen bodunlardı.

Musiki de böyle bir yaşamın doğal ve vazgeçilmez olgusuydu.

Kaşgarlı Mahmutun anıtsal eseri Divan Lûgatit – Türkü baştan sona kelime kelime taradığımızda bu durumu açıkça görmekteyiz.

Musikinin günümüzde olduğu gibi Eski Türklerin yaşamında, daha o çağlarda pek çok işlevi vardır.

Sözgelimi Kaşgarlının betimlediği vurma çalgılardan Kakratgu, ekinlere zarar veren

serçeleri ve benzeri kuşları kaçırtmak için kullanılan bir bekçi davuludur.

Buna karşılık Tovılın ise avda Doğan kuşu için çalınan bir ses benzetleyici özelliğiyle kullanıldığı kaydedilmiştir.

Buradan şu anlaşılmaktadır ki, Türkler XI. yüzyıl öncesinde hem avcılık, hem de tarımı ustalıkla sürdüren bir toplumdur ve bu uğraşıları sırasında çalgıların etkisini keşfetmiş olmaları, onların musikiyle son derece iç içe olduklarını ve musikinin, sesin etkisini nasıl ustaca kullandıklarını açıkça kanıtlamaktadır.

Türklerin en önemli özelliklerinden birisi de, günümüze değin askerliği ve ordularını önemsemiş bir toplum olduğudur.

Bu durumun bir uzantısı olarak Türklerin, askeri musiki alanında da ne denli ileri gittiği, askeri musikiyi nasıl önemsediği bilinen bir gerçektir.

Mehter geleneğinin Osmanlı öncesi kurulan Türk devletlerinde de var olduğunu Kaşgarlı Mahmut bize aktarmaktadır.

Divan-ü Lûgatit – Türkte Türklerin askeri musiki geleneğine ilişkin şu açıklamalar vardır:

Uruldı: “tuğ uruldı: nöbet davulu vuruldu.” (Atalay I, s. 190).

Türkmen: Türklerin çok kuvvetli ve büyük ordusu bulunan “Şu” adında genç bir hakanları vardı.

(…) Hergün Balasagundaki sarayının önünde Beyler için üçyüz altmış nöbet davulu vurulurdu.

(…) Hakan hemen davullar çaldırarak Doğuya doğru yürür (Atalay III, s. 413-414).

Tuğ: Hakanın yanında çalınan kös ve davul.

“Han tuğ urdı: Han nöbet davulu vurdu, mehterhane çaldı” (Atalay III, s. 127).

Büke: (…) bu kadar çok olduğunuz halde niçin yenildiniz, dedik.

Cevap olarak, davullar çalınıp borular ötmeğe başladığı zaman … (Atalay III, s. 227).

Haydar Sanal, Mehter Musikisi başlıklı kitabında bu verileri şöyle yorumlamıştır:

Divan-ü Lügat-it – Türkte daha eski Türk gelenekleri de titizlikle saklanmış olarak sırası geldikçe anlatılmıştır:

İskenderin Türk ülkesine yöneldiği sıralarda genç Türk hakanı Şu, Balasagundaki sarayının önünde beyler için her gün üç yüz altmış nevbet davulu vurduruyordu.

“Han tuğ urdı”, “tuğ uruldı” ibareleri mehterhane çalınmayı ifade etmektedir.

  1. Yüzyılda küvrüğ (kös), tuğ (davul), borguy (boru), çenk (zil) sazları biliniyor. (…)

Kaşgarlı Mahmut, Büke Budraç ile Arslan Tekin Gazinin savaşında davullar ve borular çalındığını anlatıyor (Sanal, 1964,s. 1).

Türklerin toplumsal yaşamında musikinin işlevi tarım, avlanmak ve askerlik dışında da görülür.

Divan-ı Lûgatit – Türkte musikinin dinlence ve eğlence yönüne ilişkin veriler de bulunmaktadır.

Dansın en geniş anlamda musiki eşliğinde yapıldığını düşünürsek, Divanın birkaç yerinde danstan da (:raks) söz edilmiştir. Kubzaşmak fiilinin anlamında görüldüğü üzere cariyelerin kopuz çalmada yarışması ve daha başka örnekler, Türklerin yaşamında musikinin ne derece önemli bir yeri olduğunun somut kanıtlarıdır ve bu kanıtlar Divan-ı Lûgatit-Türk öncesi diğer söyleyişle Eski Türklerin musiki yaşamı ve musiki yapma biçimleri konusunda somut verilerdir

 

Kaynakça

 

Arat, R. R. (1979). Kutadgu Bilig (I Metin), Ankara: TDK Yayınları.

Arat, R. R. (1979). Kutadgu Bilig (III Endeks), İstanbul: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü

Yayınları.

Arat, R. R. (2003). Kutadgu Bilig (II Çeviri), Ankara: TTK Yayınları.

Atalay, B. (1985). Divan-ü Lügat-it-Türk Tercümesi I, Ankara: TDK Yayınları.

Atalay, B. (1986). Divan-ü Lügat-it-Türk Tercümesi II, Ankara: TDK Yayınları.

Atalay, B. (1986). Divan-ü Lügat-it-Türk Tercümesi III, Ankara: TDK Yayınları.

Atalay, B. (1986). Divan-ü Lügat-it-Türk Tercümesi IV, Ankara: TDK Yayınları.

Bardakçı, M. (1986). Maragalı Abdülkadir, İstanbul: Pan Yayıncılık.

Daloğlu, Y. (2007). Eski Türk Çalgıları (Divan-ü Lûgatit – Türkte Betimlenen Çalgılar), Halk

Müziğinde Çalgılar Uluslararası Sempozyumu, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli.

Dizdaroğlu, H. (1969). Halk şiirinde Türler, Ankara: TDK Yayınları.

Ergin, M. (2000). Dede Korkut Kitabı, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Gazimihal, M. R. (1945). Rus Operası / Rosa Newmarchın The Russian Opera, (1921) kitabından

Çeviri. Yayınlanmamıştır.

Gazimihal, M. R. (1955). Türk Askerî Muzıkaları Tarihi, İstanbul: Maarif Matbaası.

Gazimihal, M. R. (1961). Musiki Sözlüğü, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi.

Gazimihal, M. R. (1975/1). Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, MİFAD Yayınları.

Gazimihal, M. R. (1975/2). Türk Vurmalı Çalgıları, Ankara: MİFAD Yayınları.

Gazimihal, M. R. (1975/3). Türk Nefesli Çalgıları, Ankara: MİFAD Yayınları.

Oransay, G. (1985). Atatürk ile Küğ, İzmir: Küğ Yayını.

Oransay, G. (1988). Musikinin Toplumla Etkileşimi, Birinci Müzik Kongresi Bildiriler, Ankara:

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları.

Orkun, H. N. (1987). Eski Türk Yazıtları, Ankara: TTK Basımevi.

Sanal, H. (1964). Mehter Musikisi, İstanbul: MEB.

Yücel, T. (2000). Türkçenin Kurtuluş Savaşı, İstanbul: Cumhuriyet Yayınları.

  1. Uluslararası Türkiyat Araştırmaları Sempozyumu

Bildiriler Kitabı H.Ü. Türkiyat Enstitüsü- 2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s