CAHİT SITKI TARANCI ——————– ALINTIDIR

CAHİT SITKI TARANCI

 

 Haydi Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumana,

Var git.

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir sevgiliyi Beşiktaş’tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

 Cahit Sıtkı Tarancı’yı ‘Otuz beş Yaş’ şiiriyle tanırız.

1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nin açtığı şiir yarışmasında birinci olur bu meşhur şiiriyle.

 Türk Şirinin ustalarından Cahit Sıtkı’nın bir başka ünlü şiiri daha vardır:

‘Abbas’.

 Cahit Sıtkı 1940’lı yıllarda Beşiktaş’ta Abbas yokuşunda oturan en yakın arkadaşlarından Vedat Günyol’un evine her akşamüstü uğrarmış.

Kimi zaman Vedat Günyol evde olmazmış.

 Ama Cahit Sıtkı eve her uğradığında kapıyı Vedat Günyol’un kız kardeşi açarmış.

 Vedat Günyol’un evde olduğu zamanlar kapıda ayaküstü sohbet ederlermiş.

Ne kadar davet edilse de utandığından olacak eve girmezmiş o.

 Çünkü şairimiz Vedat Günyol’un kız kardeşine aşık olmuştur.

Ve bir türlü aşkını söyleyemez kimseye.

 Sadece Cahit Sıtkı’nın ölümüne yakın birkaç arkadaşı bilir bu gizli aşkı çok sonra.

 Bir rakı masasında itiraf eder onlara.

‘Al getir sevgiliyi Beşiktaş’tan; Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan’ diyerek.

 Ve o ünlü şiirin dizeleri dökülür ardından kağıda.

 Vedat Günyol ise Cahit Sıtkı öldükten sonra öğrenir bu aşkı.

 

 

 

  CAHİT SITKI VE ABBAS’IN ÖYKÜSÜ

 TUFAN TÜRENÇ

 CAHİT Sıtkı askerliğini yaparken başından geçen bu ilginç öyküyü 1944 yılında bir gazeteciye anlatmış.

 O da Cumhuriyet Gazetesi’ne yazmış.

 Karşıyaka Lisesi eski edebiyat öğretmeni Yücel İzmirli de bana göndermiş.

Yıl 1941…

Cahit Sıtkı Edremit Burhaniye’de yedek subay.

 Göreve gittiği gün bölük yazıcısından künye defterini ister.

Defteri tararken Abbas oğlu Abbas adı dikkatini çeker.

Eli sakat olduğu için çürüğe ayrılmış bir erdir Abbas…

Askeri çağırtır.

İçeri yiğit bir er girer, selam çakıp “Abbas oğlu Abbas, emret komutan!” der.

– Nerelisin Abbas?

– Memleket Mardin, kaza Midyat komutan.

– Abbas benim emir erim olur musun?

– Sen bilir komutan!

Abbas, Cahit Asteğmen’in evinin altındaki boş odaya taşınır ve kısa zamanda zekası ve sıcakkanlığıyla komutanını etkiler.

Sabahları erkenden kalkar, kahvaltısını hazırlar, kıyafetlerini ütüler, evin temizliğini yapar, yemeğini pişirir.

* * *

Akşam olunca çilingir sofrasını kurar, güzel mezeler yapar.

Komutan zamanla bu saf ve temiz Anadolu çocuğunu çok sever.

Akşamları demlenirken onunla dertleşir.

Böyle bir keyif gecesinde Abbas’a şöyle bir soru yöneltir:

– Sen İstanbul’u bilir misin Abbas?

– Bilir komutan.

– Orda bir Beşiktaş var bilir misin?

– Bilir komutan.

Ben orda acemi birlikteydim.

– Orda benim bir sevgilim var…

Sen bana kaçırıp onu getirir misin?

– Elbet komutan.

Sabah olur, Cahit Sıtkı bakar Abbas yeni asker kıyafetlerini giymiş, tıraş olmuş, sorar:

– Hayırdır Abbas, neden böyle hazırlık yaptın?

– Ben İstanbul’a gidecek komutan.

– Ne yapacaksın İstanbul’da?

– Sen söyledi.

Ben gidecek sana sevgiliyi getirecek!

Şair duygulanır.

Gözyaşlarını gizlemek için arkasını dönüp evden çıkar.

 * * *

 

Akşam eve dönünce rakı sofrasını kurdurur ve Abbas’ı karşısına oturtur.

Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı alır kalemi kâğıdı eline o sofrada ünlü şiirini yazar:

 Haydi, Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı;

Dinsin artık bu kalp ağrısı.

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce.

Bas kırbacı sihirli seccadeye,

Göster hükmettiğini mesafeye

Ve zamana.

Katıp tozu dumanı,

Var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

   

“Efkâr ettiğimiz şey memleketin hâlidir

   Sanmam hemşerim sanmam bundan acısı olsun”

                                                         Cahit Sıtkı Tarancı / DÜŞTEN GÜZEL

 

 

Vedat Günyol 9 Temmuz 2004 günü öldü. 93 yıllık ömrüne nokta koydu.

Ölümü ile ilgili hakkında yazılanları gazetelerde okuduğumda gördüm ki, Vedat Günyol’un Kürt Cemil Paşa’nın torunu, annesinin de Cemil Paşanın kızı olduğunu en azından benim okuduğum hiçbir gazete yazmamıştı.

Vedat Günyol, iki yıl kadar önce bir aylık çabam sonucu Diyarbakır’a, Kültür ve Sanat Festivali nedeniyle, 80 yıl aradan sonra gelmişti.

Ve aşağıdaki yazıyı o günlerde yazmıştım.

Arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı, onun yarı ömründe 46’sında gitti öte dünyaya.

 Kendisi Cahit’in iki ömrünü dolu, dolu yaşadı.

Yazıyı kısmen güncelleyerek paylaşılsın istedim.

 

 

1970’li yılların başlarında daha lise öğrencisiyken surların içinde, dokuz odalı eski bir Diyarbakır evinde yaşardık.

Okulum, surların hemen dışında yapılmış ve benden önce birçok ünlü Diyarbakırlıya da kucak açmış Ziya Gökalp Lisesiydi.

Okula giderken ana cadde olan Gazi Caddesi yerine, kısa yolu tercih ederdim.

Kısa ya da kestirme diye tabir ettiğimiz yol; iki bin yıllık yapı Ulucami’nin arka, kuzey kapısının tam karşısındaki sokağın yine eski bir Diyarbakır evi olan ama o tarihlerde (1970’ler) Trahom Hastanesi olarak kullanılan mekânının önünden geçerdi.

 

Bir gün okul dönüşü öylesine, merak nedeniyle hastane olarak kullanılan o evin kapısından içeri girip bakmıştım.

Güzel ve genişçe bir Diyarbakır eviydi.

Ama o günlerin Diyarbakır’ında çok yaygın olan trahom ve göz hastalıklarını tedavi amaçlı bir merkez olarak kullanılıyordu.

 Yıllar, epeyce yıllar sonra o güzelim evin Pirinççizadelerden, Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi olduğunu öğrenecektim.

Tabii ki benim evle ilgili hikayeleri öğrenme serüvenim, evin müze haline dönüşmesiyle başlayacaktı.

 Diyarbakır’a her gelen, kentin sivil mimarisini merak eden ve Diyarbakırlıların ne tip evlerde yaşadıklarını görmek isteyenlere; ayakta kalmış birkaç örnekten biri olarak göğsümüzü gererek sunduğumuz evlerden biriydi Cahit Sıtkı Tarancı’nın evi…

Hâlen de öyle.

 

Her defasında evleri gezen konuklar soracaklardı; “Bu koca evlerde bir aile mi yaşardı?”

Bıkıp usanmadan, biraz da gizlenmiş bir gururla “evet” diyecektik.

Ve anlatımın ayrıntılarına girecektik.

Bu daha nedir ki, siz bir de Cemil Paşaların konağını görün demeye getirecektik.

 

  

Yaşı 92 olmuş ve daha 12 yaşındayken ayrıldığı şehrine 80 yıl aradan sonra gelmeye ikna ettiğim, anne tarafından Cemil Paşaların torunu olan Vedat Günyol’du bu kez şehrin konuğu.

Vedat Günyol, daha havalimanında karşılama esnasında heyecanını hissettirmiş ve esprilere başlamıştı.

Kendisine “Hocam siz Büyük Otelde kalacaksınız” diyen genç rehberine!

“İstemem.

Benimkisi küçük olsun!” diyecek kadar nüktedan davranmıştı.

Maazallah sonradan yerleştirildiği tarihi Turistik Otelde kalacağı söylenseydi, herhalde “Eh derdi.

Bunca yıl şehrinden uzak düşene de bir turist gibi Turistik Otelde kalmak yakışır.”

  

Kaya Özsezgin, Mıgırdiç Margosyan ve Daver Cemiloğlu ile birlikte dolaştırmıştık Vedat ağabeyi.

Doğrusu hiçbirimiz de sormaya cesaret edememiştik:

Niyeydi bunca yıl bu şehirden uzak kalmak.

Çocukluk anılarında da yer etmiş bu kadim şehirden bu denli uzun yıllar uzak durmanın yanıtı nerede gizliydi?

Zaten kendisi de bizimle beraber ama yalnız gibiydi, sanki geçmişte yaşıyordu.

 

Önce Cahit Sıtkı’nın müze hâline dönüşen evini görmek istemişti, Vedat Günyol.

Günlerden pazartesiydi ve tüm müzeler gibi şairin müze olarak kullanılan evi de tatil nedeniyle kapalıydı.

Ama böylesine aziz ve ağır misafirler şehre gelince kapalı da olsa kapılar açılıveriyordu.

 

Tarancı’nın şimdilerde yalnızca haremlik bölümünün şairin evi olarak konuklara gezdirilebildiği ufacık kapılı koridorundan avluya girerken dudaklarımda Cahit’in “Abbas” şiirinin şarkı tarzını mırıldanıyordum:

 “Haydi Abbas, vakit tamam;

Akşam diyordun, işte oldu akşam.

Kur bakalım çilingir soframızı,

Dinsin artık bu kalb ağrısı.

 

Şu ağacın gölgesinde olsun;

Tam kenarında havuzun.

Aya haber sal çıksın bu gece;

Görünsün şöyle gönlümce,

 

Bas kırbacı sihirli seccadeye

Göster hükmettiğin mesafeye

Ve zamana

Katıp tozu dumana,

Var git,

Böyle ferman etti Cahit,

Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan,

Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”

 Konuklarla beraber evi dolaşırken hep kendi duyacağım bir sesle sürekli Haydi Abbası mırıldanıyorum.

Aslında biraz da doğamda mı var ne?

Sabah evden çıkarken bir şarkı ya da türkü dudaklarıma yerleşmişse, gün boyu sürer bu durum.

O günün kısmetine düşen de öyleydi işte.

Cahit’in Abbas’ı…

 Sonrasında bir merak işte.

Abbas’ı düşünmüştüm.

Bunca isim arasında niye Abbas?

Ve şairin 30 Temmuz 1944 tarihli Cumhuriyet gazetesine yazdığı Abbas’ın hikayesini okudum.

Cahit Sıtkı Tarancı yedek subay olarak askerliğini yaparken, bölük komutanının isteği üzerine emir erini kendisi seçer.

Bir dolu eratın arasından biraz da baba ve oğulun aynı adı taşımasındaki giz nedeniyle; Mardin ili, Midyat ilçesi Cobin köyünden Abbas oğlu Abbas seçilir emir eri olarak.

 “Abbas demem kâfiydi. Sanki kayıptan çıkar, gelirdi” der, Abbas için Cahit Sıtkı.

 

Ve yine her defasında imdada yetişen böylesine günlerden birinde “kadeh üstüne kadeh yuvarlarken” şairin aklına, “İstanbul ve ilk sevgilisi” gelir.

Abbas’tan medet ummak pahasına;

           “Sen İstanbul’u bilir, göndersem gider Abbas, dedim.

            Bilir, giderim komutan, der Abbas.

 Sen İstanbul’a, Karaköy’e gidecek.

Tramvay binecek, Beşiktaş’ta inecek.

Ben sana adres verecek.

Orada bir kız, benim sevgili.

 Ben onu çok seviyor Abbas!

Sen onu kaçıracak.

O kızı bana getirecek !”*

Abbas’tır bu, Türkçe’si yetersiz, Kürt.

Ancak bu şekilde anlaşabilecektir şairle.

Bir de Abbas da zaten karısını kaçırarak evlenmiştir.

Bu işi de nasıl olsa becerir.

Ertesi gün.

Bir önceki gecenin tatlı rüyası olarak kalacaktır belki de bu anekdot.

Ama şiir öyle mi?

Bu günlere dek yaşayarak süre gelecektir.

Peki, şiirin asli öğesi, kahramanı, hani Beşiktaş’taki ilk sevgili.

İşte hikaye tam da orada gizli.

 

Anlatıp durmuştu Vedat Günyol, şairle, Tarancı’yla arkadaşlıklarını.

Diyarbakır’da başlayan dostluk ve arkadaşlığın İstanbul’da, sonrasında da yaban ellerde, Paris’te sürdüğünü.

Müze evde Cahit Sıtkı’nın el yazısı notlarını heyecanla, âdeta o günleri yeniden yaşayarak okumuştu.

Geniş bazalt avluda oturup etrafa eskiden izler arayarak bakmıştı.

Havuza biraz daha fazla mı bakmıştı ne?

Cahit’in, Diyarbakır’ın kavurucu yaz sıcaklarında serinleyerek yüzmeyi öğrendiği bazalt taştan yapılma havuza bakarken neleri düşünmüştü kim bilebilir?

 

Odalara, duvarlara, bahçeye ve hemen evin girişinin üzerindeki sokağa bakan şahnişinli odaya dakikalarca bakmıştı.

Belki de o anda, şimdilerde Ankara’da yaşayan yazar Remzi İnanç’ın Cahit Sıtkı ile ilgili anılarında ifadesini bulan,

“Diyarbakır mevsimlerin de hakkını yeterince tanıyan bir şehirdir.

Şehir değil âdeta bir ülkedir.” dediği ve “Cahit, baba evinde, doğduğu odada, bu defa hasta olarak yatıyordu.”** diye telaffuz ettiği günleri düşünüyordu.

                           Vedat ağabeyi kendi dünyası ile baş başa bırakmanın adına, belki de o ânın büyüsü bozulmasın diye hiçbir şey sormak istemedim.

Sonra ana evine, Cemil Paşa konağına gittik.

Geçmişe dair ne hatırladığını sordum.

Ailenin emektarlarından biriyle sokak aralarından korunaklı bir şekilde okula gidip geldiğini anımsadığını anlattı.

 

Sonra, o günün akşamı, Muhsin Kızılkaya anlatmıştı.

Kendisine Vedat ağabeye de doğrulatmıştım.

Beşiktaş’tan alıp getirilmesi gereken ilk sevgili, meğerse o ilk sevgili Vedat Günyol’un kız kardeşiymiş…

Sırılsıklam âşıkmış Cahit Sıtkı, arkadaşı Vedat Günyol’un kız kardeşi Mihrimah hanıma.

Hem de ne aşk…

Sadece Abbas şiirinde değil, “Karasevda”’da da dillendirdiği gibi ;

 “Bir kerre sevdaya tutulmaya gör;

Ateşlere yandığının resmidir.

Âşık dediğin mecnun misali kör;

Ne bilsin âlemde ne mevsimidir.

 

Dünya bir yana, o hayal bir yana;

Bir meşaledir pervaneyim ona.

Altında bir ömür döne dolana,

Ağladığım yer penceresi midir?”

 Ama açamamış, açılamamış işte şair.

Belki şairce duygusallığın, doğululukla vakurluğu da bu olsa gerek.

Acaba ne derler, nasıl sonuçlanır diye.

Bir yanda karasevda misâli ilk aşk, gönül yangını; diğer yanda memleketten süre gelen bir kadim arkadaşlık, bir kadim dostluk.

Ya aşkın itirafı beraberliğe dönüşmezse, işte asıl felaket orda.

Arkadaşlık da bitebilir.

Bir de bilenler bilir ki; Diyarbakır’da arkadaşın kız kardeşine kendi kardeşin gibi bakacaksın.

Başka gözle bakılmaz.

Sevdalandın mı, sevdanı yüreğine hapsetmeyi bileceksin.

Kuraldır bu.

“Arkadaşın bacısıdır ha!”

 Yıllar sonra Paris’te anlatır Vedat Günyol’a Cahit Sıtkı Tarancı.

Kız kardeşine âşık olduğunu ama itiraf edemediğini…

Vedat Günyol, “Eyvah!” der.

“Cahit, keşke söyleseydin.

Mutlaka seninle evlenmesini isterdim.

Ama iş işten geçti.”

Çünkü Mihrimah Hanım artık Vedat Günyol’un anne tarafından akrabası Doktor Diyarbakır’lı Cemil Cemiloğlu’nun eşidir.

 

İşte bugün Cami Kebir mahallesinin pek de gösterişli olmayan bir sokağında, üzerinde “Cahit Sıtkı Tarancı Kültür Müzesi” yazılı tabelanın hemen altındaki mütevazı haremlik kapısından o eve girdiğinizde, kendinizi koca bir evin şimdi sadece haremlik bölümü kalan anılarını, gizlerini, mekanı yaşayarak arayın.

Geçmişin Diyarbakır’ını düşünün.

 

 

* Şevket BEYSANOĞLU. Diyarbakır’lı Fikir ve Sanat Adamları. Diyarbakır’ı Tanıtma ve Turizm Derneği Yayını. No. 6/3. Sayfa 100 ve devamı.

 

** Şevket BEYSANOĞLU. Yukarıda adı geçen eser. Sayfa: 61.

 

  

CAHİT SITKI TARANCI

 Cahit Sıtkı Tarancı (4 Ekim 1910, Diyarbakır – 13 Ekim 1956, Viyana), Türk şair, yazar.

 Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en önemli şairlerinden birisidir.

En ünlü şiirleri “Yaş Otuz Beş” ve “Memleket İsterim”‘dir.

 Hayatı

 4 Ekim 1910’da Diyarbakır’da dünyaya geldi.

Babası, Diyarbakır’da ticaret ve ziraatla uğraşan köklü Pirinçcizadeler ailesinden [1] Bekir Sıtkı Bey; annesi, babasının amca kızı Arife Hanım’dır.[2]

Ailesi, ona “Hüseyin Cahit” adını verdi.

Akrabaları “Pirinççioğlu” soyadını aldığı halde Soyadı Kanunu çıktığı yıl pirinç ekiminden çok zarara uğrayan babası Bekir Sıtkı Bey, bu duruma kızarak “çiftçi” anlamına gelen “Tarancı” soyadını almıştır.[3]

 Diyarbakır’da başladığı ilk eğitimin ardından aile geleneğinden ötürü orta öğrenim için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi’ne gönderildi.

Lise öğrenimi için 1931 yılında Galatasaray Lisesi’ne geçti.

Fransızcayı çok iyi öğrenerek Baudelaire, Rimbaud, Mallarme’yi özümsedi.

Şiir yazmaya lise yıllarında başladı.

İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nin “Akademi” isimli dergisinde ve Servet-i Fünun dergisinde yayımlandı.

Ömürboyu yakın dost olacak Ziya Osman ile 1928-1929 yılında okulda tanıştı.

 1931’de girdiği Mülkiye Mektebi’nden ikinci senenin sonunda atılınca Yüksek Ticaret Okulu’na girdi ancak memuriyet sınavını kazanıp Sümerbank’ta çalışmaya başladıktan sonra bu okuldan da ayrılmak zorunda kaldı.

“Ömrümde Sükût” adlı ilk şiir kitabı henüz Mülkiye Mektebi’nde iken yayımlandı.

 Karabük’e atanması üzerine Sümerbank’ta başladığı memuriyetten ayrıldı; çalışma hayatını öykülerini yayımlamakta olduğu Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü.

 

Cumhuriyet Gazetesi sahipleri Nadir Nadi ile Doğan Nadi’nin desteği ile [Üniversite yüksek öğrenimini] tamamlamak üzere Paris’e gitti.

1938-1940 yılları arasında Sciences Politiques’e devam etti.

Paris’teyken Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı;[4] bir yandan da gazeteye öyküler göndermeye devam etti.

Paris’teki öğrenciliği sırasında Oktay Rıfat ile tanıştı.

 İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman uçakları 1940 yılında Paris’i bombalamaya başlayınca öğrenimini tamamlayamadı; bisiklet ile kaçarak Lyon ve Cenevre yoluyla Türkiye’ye geri döndü.[4]

Askerliğini 1941-1943 yıllarında Ege’nin küçük kentlerinde yaptı.[4]

Ünlü “Haydi Abbas” şiiri, askerlik döneminin bir ürünüdür[3].

 O yıllarda ailesi artık İstanbul’a yerleşmişti; bir süre babasının Eminönü’deki ticarethanesinde çalıştı ancak içki sorunları yüzünden babası ile arası açılınca Ankara’ya gitti.

Sırasıyla Anadolu Ajansı’nda, Toprak Mahsulleri Ofisi’nde ve Çalışma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalıştı.

“Otuz Beş Yaş” şiiri ile 1946’da CHP Şiir Ödülü’nde birincilik aldı ve yurt çapında tanınan bir şair oldu.

Çalışma Bakanlığı’ndaki görevi sırasında tanıştığı Cavidan Tınaz ile 4 Temmuz 1951’de evlendi.

 Evlendikten sonra yazdığı şiirlerini “Düşten Güzel” adlı kitapta topladı.

 

1953 yılında geçirdiği bir krizden sonra felç oldu.

Yatağa bağlı ve yarı bilinçli durumda olan şair; İstanbul ve Ankara’da çeşitli hastanelerde tedavi gördü; bir yıl kadar Diyarbakır’daki baba-evinde bakıldı.

1956 yılında tedavi ettirilmek üzere devlet tarafında n[5] Avrupa’ya götürüldü; zatülcenp hastalığına yakalanarak 12 Ekim 1956’da Viyana’da vefat etti.

 Cenazesi Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi.[6]

Arkadaşı Ziya Osman’a yazdığı mektuplar 1957’de “Ziya’ya Mektuplar” adıyla yayımlandı.

 Kitaplarına almadığı şiirlerle şiir çevirileri ve kendisi için yazılanlar “Sonrası” adlı kitapta toplanarak 1957’de yayımlandı.

Ailesinin Diyarbakır’daki evi 1973 yılında “Cahit Sıtkı Müze Evi” olarak ziyarete açıldı.

 Öyküleri, “Cahit Sıtkı Tarancı Hikâyeciliği ve Hikâyeleri” adıyla Selahattin Önerli tarafından 1976’da kitaplaştı.

 Şairi anlatan kapsamlı bir araştırma, Prof. Dr. Ramazan Korkmaz tarafından 2002 yılında İkaros’un Yeni Yüzü – Cahit Sıtkı” adıyla yayımlanmıştır.

 

Edebi yaşamı

Şiir yazmaya lise yıllarında başlayan Cahit Sıtkı’nın Fransız okullarında okumuş olmasının etkisiyle ilk şiirlerinde Fransız şairlerin üsluplarıyla benzerlikler görüldü…

 Kimileri ‘Muhit’ ve ‘Servet-i Fünun/Uyanış’ dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerini 1933 yılında yayımlanan Ömrümde Sükut adlı kitapta topladı.

Otuz Beş Yaş şiirinin, 1946’da, Cumhuriyet Halk Partisi’nin düzenlediği, yarışmada birincilik kazanmasıyla ününü pekiştirdi ve Cumhuriyet Dönemi’nin önemli şairleri arasına girdi.

 Sanat için sanat ilkesine bağlı kaldı.

Ona göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır.

 Vezin ve kafiyeden kopmamış; ama ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır.

Açık ve sade bir üslubu vardır.

Çoğu gerçeğe bağlı olan mecazları, derin, karışık ve şaşırtıcı değildir.

Uzak çağrışımlara ve hayal oyunlarına pek itibar etmemiştir.

Zaman zaman bazı imaj ve sembollere başvurmuştur.

 

Eserleri

 Şiir kitapları

 Ömrümde Sükut (1933)

Otuz Beş Yaş (1946)

Düşten Güzel (1953)

Sonrası (1957)

 

Mektupları

 Ziya’ya Mektuplar (Ölümünden sonra 1957. Ziya Osman Saba’ya mektupları)

Öykü kitapları

Gün Eksilmesin Penceremden (Ölümünden sonra derlendi)

 Kaynakça

 Varol, Kemal (6 Ekim 2010). “Camii Kebir Mahallesi No: 3”. Kitap Zamanı 57.

 “Kimdir? Cahit Sıtkı Tarancı”. cahitsitkitaranci.com. 4 Aralık 2010 tarihinde erişildi.

 a b Mehmet Mercan, Cahit Sıtkı Tarancı, Diyarbakır YAhoo Grubu, Diyarbakır’ı Anlatmak Yazı Dizisi, Erişim tarihi:08.08.2012]

 a b c Ünlü, Mahir; Özcan, Ömer (2003). Yirminci yüzyıl Türk edebiyatı: 1900-1940. İnkılâp Kitabevi. ss. cilt I. s. 194. ISBN 9751019907.

 Cahit Sıtkı Venedik’te Tedavi Ettirilecek’, Milliyet Gazetesi Arşivi, 06.09.1956]

Cahit Sıtkı Tarancı, Yazarmezar.com sitesi Erişim tarihi 08.08.2012

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s