MEHMET AKİF ERSOY’U DOĞRU OKUMAK VE ANLAMAK —————— ALINTIDIR

MEHMET AKİF ERSOY’U DOĞRU OKUMAK VE ANLAMAK

HASAN GÜLERYÜZ

 

 

Mehmet Akif, son yıllarda üzerinde önemle durulan kişilerden birisidir.

O bir yanıyla “şair”, bir yanıyla “aydın”,  bir yanıyla “eylem” adamıdır.

 

Adına üniversite kurulmuş, sıkça sempozyumlar düzenlenmiş,  dergi özel sayıları hazırlanmış, bir o kadar da kitap yazılmıştır.

 

Toplumun okur -yazar aydınlarının bu insandan beklentileri var ve bu insan, bu beklentilere karşılık veriyor demektir.

 

Peki, Mehmet Akif Ersoy, günümüze dönük geçerliliği olan düşünceleri, görüşleri nelerdir?

 

Bu insanın çekim merkezi olmasının temelinde neler yatmaktadır?

 

Bunların ortaya çıkarılması için, Mehmet Akif’in yeniden dikkatle okunması gerektiğini düşünüyorum.

 

Bu çalışma, Mehmet Akif’le ilgili okuma, aynı zamanda bir öğrenme, bilgilenme ve bilgileri yeniden yapılandırma ve paylaşma yolculuğudur.

 

Öğrenilenleri Yeniden Yapılandırmak: Her insan, bilinmeyen, bilinmesi için özel çaba harcanması gererken, sihirli kitap ve bilinmeyen bir mağara gibidir.

 

Akif’le ilgili o kadar çok şey anlatılıyor, söyleniyor ki, siz şaşırıyorsunuz.

 

Akif’e nereden bakacaksınız, onu nasıl anlayacaksınız?

 

İsterseniz, bu şaşmayı birkaç Akif’ alıntısıyla sürdürelim.

 

“Akif de onun ikizi olan Muhammet İkbal de devlet şairi değil, milli şair değil, “millet şairidir.”

 

Bir kavmin, bir devletin bir ulusun, bir resmi ideolojinin değil, bir medeniyetin, topyekûn bir milletin şairidirler.

 

Mezarları belli bir zaman dilimiyle, belli bir coğrafyaya mukayyet değildir.

 

Ait oldukları, destanını yazdıkları millet, açık ve tereddütsüz İslam ümmetidir.”

(Şahin,2008,56)

 

Burada Akif, devlet ve milli şair değil, millet şairidir deniyor.

 

Milletle, millinin bir birinden farklı olduğu kabulü var.

 

Evrensel düşünce ile ümmetçi düşünce arasında fark var.

 

Biri bütün insanlığı ilgilendirirken, diğeri aynı inançtan olanları ifade etmektedir.

 

Bu anlamda düşüncenin yerel, ulusal, ümmetsel ve evrensel gibi yakından uzağa bir çizgi izlediğini söyleyebiliriz.

 

Her insanın ait olduğu bir coğrafya, düşünce ürettiği bir dil, kültürlendiği bir toplum vardır.

 

Mehmet Akif,  düşünsel şemalarını Türkçe’nin sözcükleriyle oluşturmuş, Türkçe düşünmüş ve yazmışsa, bunu Türk’ten ve Türkçe den nasıl koparacaksınız?

 

Üstelik bu şair Ulusal Kurtuluş (İstiklal) Savaşının da marşını yazmışsa, hayır o bu savaşın şiirini yazmamış mı diyeceksiniz?

 

O Türkçe düşünmedi, yazmadı mı diyeceksiniz?

 

Bir başka Akif değerlendirmesi de şöyle:

 

Akif, “ Sanatın, ilmin milliyeti olmadığını söylüyor.

 

Halbuki biz bugün biliyoruz ki, “sanatın” da, “ilmin” de milliyeti vardır.

 

Bugünkü ilmin, Batı eğitiminin ortaya koyduğu bir ilimdir.

 

İslam’ın, İslami bir zeminde kurduğu bir ilim değildir.

 

İlmin, sanatın milliyeti yoktur anlayışı, Batının bir anlayışıdır.

 

Akif’in bu düşünceleri söylemesi şaşırtıcı değildir.

 

Çünkü bu zihniyetin mahsulüdür.

 

Akif’in tahsili fendir.

 

Bu zihniyetin sakatlığını günümüzde de görüyoruz.

 

Akif’in zihniyeti, pozitif zihniyettir.

 

İttihatçıdır.

 

Jön Türk zihniyetiyle beslenmiştir.

 

Suçlamak değil, bu bir realitedir.

(Özdenören, 2008:76,77).

 

Özdenören, Akif’i batıcı ve pozitivist olarak görüyor.

 

Aldığı eğitim ve beslendiği kaynakların, batıcı ve Jön Türk olduğunu ileri sürmektedir.

 

Bunun da şaşırtıcı olmadığını açıklıyor.

 

Burada herkes, Akif’i kendi kabulleri açısından ele aldığı görülmektedir.

 

Akif’i, İslam coğrafyasının bir düşünürü olmadığı anlamında anlamakta ve yorumlamaktadır.

 

Akif, İslami alanda düşünce üretecek öğrenimden, alt yapıdan yoksundur, İttihatçı ve Jontürk’tür diyerek Akif’i kendi alanından iteler gibi ele alır.

 

Bir başka değerlendirmede ise;   

 

“Bugün Mehmet Akif konusunda çeşitli İslami yayın organlarında çıkan yazıların pek çoğunun sadece hamaset ve duygu yoğunluğu altında işlendiğini görüyoruz.

 

Hatta- Akif’le anlaşabilmesi imkânsız olan “gelenekçi muhafazakâr çevreler”  belki de kasıtlı olarak- onu milli şair, vatan şairi gibi sıfatlarla anmakta ve anlatmaktadırlar.

 

Halbuki,  M. Akif bütün bu hamaset ve duygu sömürücülerinin tam aksine düşünen, akleden, olaylara gerçekçi bir gözle bakmaya çalışan ama her insanın bir özelliği olarak bazen yanılan, bazen doğru teşhisler koyabilen hatasıyla sevabıyla bir insandır.

 

Gelenekçi ve muhafazakar tarih anlayışının, Akif’i Türkçü, milliyetçi, vatansever ve İstiklal Marşı şairi gibi sıfatlarla anması ve tanıması bir ölçüsüzlüğün ve Akif’i mevcut düzenle özdeşleştiren gayretinin bir ifadesidir.

 

Müslümanlar olarak sergilememiz gereken tutum, Kur’an’ın tarih anlayışını kendimize rehber edinmemiz ve onun prensipleri doğrultusunda olayları ve insanları değerlendirmek olmalıdır.

(Çiftçi, 1997)

 

Başlarken bile Mehmet Akif’i gelenekçi-muhafazakarlar, milliyetçi, Türkçü, vatansever olarak sahiplenirken; adı geçen alıntıda da, Akif ‘in “Kur’an’ın tarih anlayışını rehber edinerek olayların ele alınması ve ders çıkarılması gerektiği ileri sürülmektedir.”

 

Tarih, insanların belgelere dayalı olayları ele alıp yorumlamasıdır.

 

Kur’anın tarih anlayışı ne demektir?

 

Bu anlamda, Attila İlhan’ın “Hangi Atatürk?”, T. Akyol’un, “Ama Hangi Atatürk?”, çalışmalarına benzer, “Hangi Mehmet Akif?” sorusu, adı konmasa da var olduğunu söyleyebiliriz.

 

Ne İsa’ya, Ne Musa’ya yar olamama gibi bir durum söz konusudur.

 

Akif’i saptırmadan eldeki verilere göre ele alıp değerlendirmek mümkün değil midir?

 

Elbette mümkündür.

 

Bu yazıda Akif’i belli sorular sorarak, sorulara yanıt vererek anlamaya çalışacağız.    

 

Mehmet Akif Ersoy kimdir?: Mehmet Âkif, 1873 yılında İstanbul Fatih Sarıgüzel’de doğdu.

Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım, babası, Arnavutluk’un İpek kasabasının Susişe köyünde doğmuştur.

 

Babası Tahir Efendi, medrese öğrenimi görmüş ve Fatih camiinde ders veren ve Nakşibendi Tarikatı’na mensup bir kişidir.

 

Akif ilköğrenimini, aile çevresinden, İptidai (ilkokul) ve Rüştiye mektebini(ortaokul) Fatihte, İdadi’yi (Lise)Mülkiye’de bitirmiştir.

Yüksekokula (Üniversite) devam ederken, Mülkiye’de tadil (yeniden düzenlenme) olması ve buradan mezun olduktan sonra iş bulamama ihtimaliyle, aynı yapı içinde açılan Baytar Mektebini (Veteriner, hayvan bakımı vb.) bitiriyor.

 (Sarıhan, 1996:19; Doğrul, 1958: XI,XIII).

 

Mehmet Akif, bu süreç içerisinde “Arapça, Farsça, Fransızca” öğreniyor.

 

Babasının erken ölmesi, evlerinin yanması nedeniyle öğrencilik yılları oldukça sıkıntılı geçiyor.

 

Akif, dar gelirli bir aileye mensuptur.

 

Merkezde olmayan birisidir.

 

Bu nedenle de girdiği sistem içinde, erken etkisizleştirildiği ve kolay dışlandığı ileri sürülebilir.

 

Mehmet Akif’in yetiştiği yıllar nasıldır? : Mehmet Akif’in çocukluk, ilk gençlik yıllarının (otuz beş yılının) otuz üç yılı II. Abdülhamit dönemi içerisinde geçmiştir.

Birinci Meşrutiyet (1876), Doksan Üç Savaşı (1878), İkinci Meşrutiyet (1908), Balkan Savaşı (1912), I. Dünya Savaşı (1914), Kurtuluş Savaşı yılları (1919-1922),  Osmanlı Devletinin altüst oluş yıllarıdır.

 

Büyük bir belirsizliğin, büyük bir kaosun hüküm sürdüğü dönemidir.

 

Bu dönemde aydınların, düşünürlerin çıkış yolu olarak üretebildikleri temel düşünce akımları “Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük’tür.”

 

Mehmet Akif, bu dönemde, II. Abdülhamit yönetimine karşıdır.

 

O döneme muhalefet eden aydınlarının yanındadır.

 

İstibdat adlı şiirinde o dönemi Akif şöyle anlatıyor:

 

İSTİBDAT

 

Yıkıldın, gittin amma ey mülevves (pis, iğrenç) devrî istibdat,

 

Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yad’

 

Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefil ahfad,”

 

Huruş (gürültü) etmezdi mezbuhane, kimseden feryad?

 

Bütün ümidi istikbali artık müstahil (imkânsız) ettin;

 

Rezil olduk… Sen kâbusu huni (kanlı kabus), sen rezil ettin!

 

Hamiyet gamzeden (gülümseyen) bir pak alın her kimde gördünse,

 

“Bu bir cani” dedin sürdün, ya mahkum eyledin habse

 

Müvekkel eyleyip casusu her vicdana, her isse,

 

Düşürdün milletin en kahraman evladını ye’se…

 

Ne melunsun ki, rahmetler okuttun ruhi iblise! (Ersoy,1958:85,86).

 

O, II. Abdülhamit döneminde kurulan ilk, orta, lise ve yüksel okullarda “pozitif” eğitim almış ve onun döneminden çok şikâyetçidir.

 

“Sonunda bütün ümitleri yok ederek gittin.

 

Haksız yere insanları süründürdün, mahkum ettin.

 

Ne kadar acımazsızsın, İblisi arattın,” 

diyor.

 

Yönetime bu derece tepkileri olan Akif, ona karşı olan hareketler içinde de kaçınılmaz olarak yer alacaktır.

 

Akif’in aldığı eğitim, yaşadığı olumsuzluklar,  etkilendiği kişiler, onun epistemolojik sınırlarını önemli ölçüde belirlemektedir.

 

Etkilendiği insanlar arasında, Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Tevfik Fikret, Muallim Naci, Namık Kemal, Abdülhak Hamit,  Rüştiyeden Türkçe öğretmeni Mehmet Kadri Nazif sayılabilir.

 

Akif, batı dünyasından Shakespeare, Milton, Victor Hugo, Ernest Renan, Anatole France, Alfer de Musset, Emile Zola, Aleksandre Dumas Fils, Sienkiewicz gibi şair ve yazarları da okumuştur.

 

Ayrıca Akif’in Nazan Tevfik’in gittiği yerlere uğradığı, ona yarenlik ettiği de bilinen -ve özellikle saklanan-  bir gerçektir.

 (Babanzade Naim, Ferit Kam’dan aktaran Ekmekçi, 1985).

 

Günümüzde Mehmet Akif’in Yeri neresidir? : Günümüz Türkiye’sinde, ülkeyi, dünyayı anlayıp, anlamlandıran üst düzeyde sentezler yapabilen, toplumu etkileyen güçlü aydınlarımız ne yazık ki azdır.

O nedenle de kimi çevreler Mehmet Akif’i gerçekliğinden saptırarak düşüncelerine dayanak noktası olarak almak istemektedirler.

 

Mehmet Akif, yazıda ele alınacağı gibi, o dönemin düşüncelerinden “Batıcı-İslamcı” bir çizgi, zihinsel bir sentez oluşturduğu ileri sürülebilir.

 

Günümüzde, Mehmet Akif’e sahip çıkılmasının, temel nedenleri şöyle sıralanabilir:

 

3.1. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkçü-Batıcı” (Batıcılığı çağdaşlaşma, asrileşme olarak alıyoruz.)  “Türk ulusal yapılanmasına” itirazı olanların, mağlup olma psikolojisi,

 

3.2.  Türk devletinin yapılanmasından rahatsız olanlar; çıkarları bozulanlar, umduğunu bulamayanlar, imparatorluk bakiyesi gruplar,

 

3.3. Mehmet Akif’i, “Gaye vasıtayı meşru kılar” babından bir çekim merkezi yaparak,  muhalefete bir meşruiyet kazandırmak isteyenler,

 

3.4. Günümüz dünyasını anlamakta, algılamakta, değiştirme ve dönüştürmede,  akıl, bilim, demokrasi, çalışkanlıktan çok, “inanç/din” temelli bir yaklaşım ortaya koyanlar,

 

3.5. Bağımsızlık Savaşının, marşını yazan şairi sahiplenerek,  bir yandan bağımsızlığın içini boşaltmak, şairi kuruluşuna destek verdiği yapıdan koparmak ve muhalefetini güçlendirme isteği olarak sıralanabilir.

 

Bu o kadar öyle ki, Çanakkale Savaşı anılırken, “bu çevreler” sanki savaşı Mehmet Akif yapmış ve kazanmış gibi, Çanakkale Şiiri üzerine odaklanırlar.

 

Dünya Savaşı, Anadolu gerçeği, sömürgeci Avrupa, Çanakkale’deki Mustafa Kemal’in savaş alanındaki gerçeği, varlığı adeta göz ardı edilir.

Olaya böyle bakmak her halde Mehmet Akif’i, Mustafa Kemal’i ve Türkiye’yi doğru anlamanın göstergeleri olmasa gerek.

 

Mehmet Akif İttihat Terakki Üyesi midir? :Abdülhamit’in baskıcı yıllarında, bütün aydınların olduğu gibi, Mehmet Akif’in de Abdülhamit’e karşı bir tavrı vardır.

Akifçi cenah bu yanı her nedense hep es geçerler.

 

Gerçeği kapatarak ortaya yeni bir gerçek konamaz.

 

Akif’i İslamcı olarak adlandırırsanız, onun II. Abdülhamit’e tavır almaması gerektiğini söylemeniz gerekir.

 

Abdülhamit’e karşı ilk örgütlenmeler askeri öğrencilerde başladığı görülmektedir.

İlk örgüt Mayıs 1889 yılında İttihad-ı Osmanî adıyla İstanbul’da kurulmuştur.

 

Bu gizli örgütün ilk kurucuları, Askeri Tıp Okulu öğrencilerinden İbrahim Ethem (Temo), İshak Sukuti, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet ve Hüseyin Zade Ali Bey ‘dir.

 

İttihatçılar, ülkede yeniden Meşrutiyet yönetimi kurmak, Kanun-i Esasi ile verilmiş olan hak ve hürriyetlere yeniden sahip olmak için, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit’e karşı mücadeleyi temel amaç olarak belirlemişler, “İttihat Terakki”  adı altında birleşmişlerdir.

 

Örgütte, Selanik merkezli muhalif gruplar arasında “Seferatlar, masonlar, Türkler, Araplar, Arnavutlar, Müslümanlar ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler”  sıralanabilir.

 

Bu cemiyet,  askeri darbeyle yönetimi almış,  Devleti acemice, Almanya’nın yanında savaşa sokmuş, Mondros’la ülkeyi tasfiye noktasına getirmiştir.

 

Elbette bu kadar farklı gruplar içindeki insanların olayları yorumlayışları, örtük amaçları, örgütte oyun içinde oyuna neden olacağı da açıktır.

 

Mehmet Akif, 28 Temmuz 1908’den sonra on bir arkadaşıyla birlikte, İttihat Terakki’ye yemin etmeden, koşullu (yapılacak işe göre imza atarım anlayışına dayalı) üye olmuştur.

 

Cemiyet’e üye olduktan sonra 11 Kasım 1908’de Darülfünun Edebiyat Müderrisliğine getirildi.

 

(İlahiyat/teoloji okumadığı gibi edebiyat okumadığını biliyoruz).

 

Elbette, Akif üzerinde uzmanlık düzeyinde çalışanlar, “Akif İttihat Terakki ilişkileri, Akif’in İttihat Terakki’deki etkinlikleri, Etkilenmeleri ”  gibi değişik başlıklar altında alıp incelenebilir.

 

Bu çalışmalar ilginç de olabilir.

 

Mehmet Akif, “Teşkilatı Mahsusa” Üyesi midir? :Teşkilatı Mahsusa, isim olarak bilinen fakat hala üzerinde geçerli ve güvenilir araştırma yapılmayan bir örgüttür.

Bu örgüt,  II. Abdülhamit iktidardan düşürüldükten sonra Enver Paşa tarafından 17.11.1913’de kendine bağlı olarak yapılandırılmıştır.

 

Örgüt, batının (İngiliz, Fransız, Alman ve Amerikan ajanlarının)  Osmanlı ve Ortadoğu’daki çalışmalarını etkisiz hale getirmek amacıyla kurulmuştur.

 

Örgüt üyeleri özenle seçilmekte ve geniş yetkileri bulunmaktadır.

 

Teşkilât-ı Mahsusa’nın Garp cephesine, Almanya’ya giden Akif, Arap masasını yöneten Şeyh Salih’le Beyrut’ta çalışmaya başladı.

 (Hiçyılmaz,1979:49,50).

 

Akif’in bu örgütte yaptığı çalışmalar, düzenlediği raporlar henüz yayınlanmamış, Akif gözlemlerini Berlin Mektupları adı altında yazmıştır.

 

Osmanlı İmparatorluğunun sonuna doğru bu iki örgüt oldukça etkilidir.

 

İttihat Terakki üyesi olan Mehmet Akif’, Teşkilatı Mahsusa’da da çalışmıştır.

 

Kesin liste yayınlanmamış olmakla birlikte, aşağıdaki listede Akif’in de adı geçmektedir.

 

Akif’i bu örgütten soyutlayarak ele almak, Akif gerçeğine uygun değildir.

 

Teşkilatı Mahsusa’’daki ünlüler:

 

Enver Paşa,

 

Binbaşı Süleyman Askeri,

 

Eşref Kuşçubaşı,

 

Rauf Orbay,

 

Çerkes Ethem,

 

Abdülaziz El-Sunusi,

 

Dr. Esat Işık Paşa,

 

Hüsamettin Ertürk,

 

Mehmet Akif Ersoy,

 

Cezayirli Emir Ali,

 

Afyonlu Ali Çetinkaya,

 

Ali Fethi Okyar,

 

Binbaşı Mısırlı Aziz Ali Bey (sonradan Mısır ordusunda general),

 

Nuri Killigil (Enver’in kardeşi sonradan önemli sanayici),

 

Binbaşı Fuat Bulca (sonradan THK Başkanı),

 

Teğmen İslam Bey (Fuat Paşa’nın oğlu),

 

Binbaşı Mustafa Kemal Bey,

 

Yüzbaşı Manastırlı Nuri Conker (Osmanlı Meclisi Mebusan azası),

 

Dr. Refik Saydam (sonradan bakan ve başbakan),

 

Piyade Yüzbaşı Çerkes Reşit (Çerkes Ethem’in ağabeyi),

 

Teğmen Yakup Cemil (1916’da vatana ihanetten asıldı),

 

Dr. Bahattin Şakir,

 

Mithat Şükrü Bleda,

 

Ohrili Eyüp Sabri,

 

Fuat Balkan,

 

Teğmen Hilmi Musallimi (1915 Süveyş Kanalı Harekatı’nda Kürt mücahitlerin komutanı, Said Halim Paşa’nın katibi),

 

İsmail Canbulat (1926 İstiklal Mahkemesi’nde asıldı),

 

Piyade subayı Rasuhi (sonradan Mustafa Kemal’in yaveri),

 

Filibeli Hilmi Bey (İttihat Terakki Müfettişi, 1926’da asıldı),

 

Şerif Burgiba (Habib Burgiba’nın babası),

 

Arabistan’da İbn-ür Reşid. (P.H.Stoddard’in Eşref Kuşçubaşı’ndan dinleyip hazırladığı listeden derlenmiştir.)

 

Kaynak, Aksiyon Dergisi, 49.sayı,1995) http://www.enfal.de/tarih37.htm

 

Mehmet Akif Kuvveyi Milliye’ci midir?: Akif, İzmir’in işgalinden rahatsız olmuş, Balıkesir’de direniş hareketlerine katılmış.

Ankara’nın da çağırması üzerine, Akif (47 yaşında) İstanbul’dan Ankara’ya 11 Nisan 1920 günü gizlice geçmiştir.

 

Kendi geçerken, İstanbul’da yayınlanan Sebilür Reşat dergisi de Ankara’ya taşınmıştır.

 

Ankara’ya geldikten dokuz gün sonra 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldı.

 

Akif, Mustafa Kemal’le görüşmüş, Akif’e Kuvveyi Milliye’ye katıldığı için teşekkür etmiştir.

 

Akif Anadolu halkını uyandırmak, bilgilendirmek ve işgalci kuvvetlere karşı örgütleyebilmek için Bursa, Balıkesir, Kastamonu, Konya ve Kayseri’ye gitmiş, camiler-de, meydanlarda konuşmalar yaprak çalışmıştır.

 

O İşgal ordularının Anadolu’dan temizlenmesine katkı vermiş bir Kuvveyi Milliyeci’dir.

 

Sıratı Müstakim ve Sebilür Reşat Derginsin Kurucusu ve Sahibi Mehmet Akif Ersoy mudur? :

Mehmet Akif’in yazı yazdığı ve düşüncelerinin ifade ettiği dergiler, Sırat-ı Müstakim ve Sebilür Reşat dergileridir.

 

Sırat-ı Müstakim dergisinin kurucuları arasında Ebulula Mardin, Şeyh Ömer Feyzi’nin babası Arif Bey’di.

 

Derginin sahipliğini Serezli Eşref Edip (Fergan, Mason Müslüman Tarikat-ı Selahiye’nin “Kırklar Meclisi” üyesiydi.), başyazar ve yayın yönetmeni Akif’ti.

 

Yazarlar arasında, Musa Kazım Efendi(Mason), Babanzade Ahmet Naimbey (H. Edip’e göre Yahudi dönmesi), Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura (Türkçü), Ethem Nejat (sosyalist) gibi değişik kesimden isimler vardı.

 

Dergi, 14 Ağustos 1908’de yayın hayatına başladı (182.sayı yayınlandı).

 

Dergi 8 Mart 1912’den sonra Sebilür Reşat adını aldı.

 

Derginin isim değişikliğinden sonra ilk kurucuları çekildi.

 

Dergi, Eşref Edip, Mehmet Akif, aralarına Prens Abbas Halim Paşayı alarak yola devam ettiler.

 

Derginin mali kaynağını bu sefer Kavalalı Ailesi karşılıyordu.

 

Dergi İttihat Terakki Cemiyetiyle uyuşmazlığa düşerek üç kez kapatılıyor.

 

Bu nedenle de 300,301.sayısı Sebil-ün Necat adı altında yayınlandı.

 

Gidenler gelenler arasında kültürel ve düşünsel anlamda bir fark olmamakla birlikte bir kırılma yaşandığı anlaşılıyor.

 

Kırılmanın nedenleri pek bilinmiyor (Anabritannica, 1993:263,Cild 27; Yalçın, 2006: 205, 206, 207).

 

Mehmet Akif’le ilgili olarak yazılanlar, yapılan konuşulanların birçoğu -üzülerek belirteyim ki- ciddi okumalara ve çözümlemelere dayalı değil.

 

Var olan bilgilerin değişik olaylarla, ilişkilendirilerek övgüye dayalı, ufuk açıcı olmayan yazılardır.

 

Akif, düşüncelerini duyurmak ve etkili olmak için, yayın organının(medyanın)   önemini kavramıştır.

 

Ancak Akif, yönlendiren çekip çeviren devrimci bir lider değildir.

 

Bütün yapılanmalara sonradan katılan elemandır.

 

Sebilür Reşat’la bu anlamda seyyar (İstanbul, Kastamonu, Ankara, Kayseri, İstanbul) bir dergidir.

 

Mehmet Akif’in düşünsel yapısı günümüzde nereye işaret etmektedir? :Akif, ortaya koyduğu eserlerle, tutum ve davranışlarıyla “medeniyetçi”, “reformist” olarak tanımlanır.

Aşağıda onun çok bilinen, üzerinde çok durulan yaklaşımlarından birisi şöyledir:

 

“Yeniden” Kur’andan alıp ilhamı”, “asrın idrakine” söyletmeliyiz “İslâm’ı.”

 

 İlham almak:

 

İlhâmât, yaratıcı bir eyleme iten içe doğma, yaratıcı coşku.

Yani yaratıcı şairler gibi ilham mı bekleyeceksiniz. (İng., Fr. inspiration), eşani, esin.

 

2.İçe doğan şey,

 

Peygamberlerin kalbine gelen ve vahiy şeklinde inen tanrısal aleme ait duygu ve düşünceler olarak ifade edilir(Pars,1972: 1195).

Akif’e göre çağı anlama ve anlamlandırma ve yeniden yorumlamada, yaratıcı bir heyecan alınacak temel referans kaynağı Kur’an’dır.

 

Bu referans bir heyecan yaratmak, büyük bir çalışma isteği oluşturmak, yüksel bir güdülenme sağlamak temel amaçtır.

 

İdrak:  İdrâk, Ar. derk,

 

Akıl erdirme, anlama yeteneği, anlayış.

Erişme, ulaşma, varma, varış, yetişme, kavuşma, erişim, ulaşım, mavasala,

3.Çağını bulma, mevsimine yetişme(Pars,1972: 1195; TDK,1998: 1047).

 

Asrın idraki, çağın anlayışı, çağın bilimsel verilerinden ve sonuçlarından yararlanarak bir olayı ele alma, bir problemi çözme ve sonuçlandırma süreçleridir.

 

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı, derken, insanlığın ulaştığı bilimsel sonuçlardan, ulaştığı akıl düzeyinden yararlanılarak, İslam coğrafyasının insanlarını ve yaşamlarını yeniden biçimlenmesini ileri sürmektedir.

 

Bu anlamda Mehmet Akif, reformist, diğer bir ifadeyle “yeniden biçimlemecidir.”

 

Mehmet Akif, Osmanlının son dönemlerinde oluşan “Türkçülük, İslamcılık, Batıcılık” akımlarının, özellikle, “Batıcılıkla İslâmcılık” sentezini yapmaya eğilimli olduğu kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır.

 

Batıcılıktan da anladığı,  batıdan “bilim” ve “fennin” alınarak korkusuzca kullanılmasıdır.

 

Bunu Süleymaniye Kürsüsünün Telakkinin Sırrı bölümünde şöyle açıklamaktadır:

 

Alınız ilmini Garbın, alınız san’atını.

 

Veriniz hem de mesainize son süratini.

 

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;

 

Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin; yalnız; (Ersoy,1958:186)

 

Burada Garbın, bilim ve sanatının alınmasının bir zorunluluk olduğunu, bunlarsız yaşanamayacağını ifade etmekte ve bir çekimserliği kaldırmak için de, bilimin ve sanatın milliyetinin olmadığını ifade ediyor.

 

Bilim ve sanatı alabilmek için, üst düzeyli zihinsel çözümlemeler (analiz), bireşimler(sentezler), duyuşsal anlamda üst düzey güdülenmeler gereklidir.

 

Bilim ve sanatta değişim ve dönüşümü gerçekleştirebilmek için bilim ikliminin ortamını oluşturmak gereklidir.

 

Mehmet Akif, bu yaklaşımıyla Batıcı (Garpçı)  olarak ifade edilebilir.

 

Bilim ve sanat elbette bir dille yapılacaktır.

 

O dil hangisi olacaktır?

 

Bunun Türkçe olacağını söylemek mümkündür.

 

O halde, Akif’in “Batıcı, İslamcı” bireşimine, dil ve düşünce bağlamıyla örtük bir Türkçülük eklemek mümkündür.

 

Burada belki şu eleştiri ileri sürülebilir: Akif bir yandan “Asrın idraki” diyerek batıyı öngörmekte, Asım için Batıya öğrenim için gidin derken, diğer yandan aynı Batı için “Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar”  olarak ifade etmektedir.

 

Akif’in düşünsel şemalarında yeni bir sorunla karşılaşırız:

 

Hangi batı? Akif hangi batıyı öngörmektedir?

 

Biryanda, yağmacı, sömürgeci, işgalci batı, diğer yanda, sormanın, sorgulamanın, araştırmanın, öğrenmenin, yaratmanın, üretmenin adresi olan batı mı?

 

Teşkilat-ı Mahsusa http://www.enfal.de

 

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Süleyman Askerîden sonra reisi olan Eşref Sencer Kuşçubaşı, büyük yararlılıklar gösterdiği Hicaz’da Arap kıyafetiyle görülüyor.

 

Akif Kur’an’a bakarken de, mevcut anlayışları, bağnazlığı ve cehaleti şu şekilde eleştirir:

 

Lafzı muhkem yalınız anlaşılan Kur’an’ın

 

Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın

 

Ya açar nazmı cehlin bakarız yaprağına

 

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

 

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin.

 

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için dizelerinde görüleceği gibi Kur’an’ı ölü kitabı yapan, anlaşılamayacağını savunan sadece yüzünden okunmasıyla insanları onun ilahi mesajından mahrum bırakan din adamları şeyhler, tarikat çevreleri kısacası geleneksel din anlayışını Akif reddeder.

 

Kesinlikle kabul etmez.

 

Bu sapkın zihniyet karşısında suskun kalmaz (Çiftçi,1997).

 

Bu anlamda, Akif’in, Kur’an anlayışı, akılcı, bilimci paradigmalar üzerine oturur.

 

Şark dünyasının oluşturduğu “İslam Kültürünün” hurafelerle, miskinlikle yüklü olduğunu ileri sürer.

 

Günümüzde de bu zihinsel tembellik ve yanlış yapılanma, devam etmektedir.

 

Osmanlı Devletinin sona erişinden sonra oluşacak Türk (milli) ulusal devletini de “asrın idraki” içine almak mümkündür.

 

O dönemin güçlü isimlerinden Ziya Gökalp, “Batıcı”, “Türkçü”  bir bireşimi(sentezi) öngörmektedir.

 

Bu bireşime Ezanın, Kur’anın Türkçe okunması, ibadetin Türkçe yapılması istenmektedir.

 

Bu bir anlamda Martin Luther’in (1483-1546), İncilin Almancaya çevrilmesi, ibadetin Almanca yapılmasının (1520) dört yüz yıl sonra Mustafa Kemal tarafından uygulamaya konmuştur.

 

Bu anlayış, günümüzde uygulamadan kaldırarak, Kur’an’ın iletisinin(evrensel, ilahi mesaj) halk tarafından anlaşılması engellenmiştir.

 

Kaynakla alıcı arasındaki iletişimi sağlayacak dil bağı yok edilmiştir.

 

Günümüzde de bu iletinin kesilmesinin gerekliliğini ne yazık ki şiddetle savunanlar (!) hala vardır.

 

Toplumsal değişim ve dönüşüm gelgitlerle günümüze kadar süregelmiştir.

 

Mehmet Akif, Türkiye Cumhuriyetinin Türkçü, laik ve ulusal yapılanmasında etkili olarak yer almamıştır.

 

Merkezde bulunmamış, tüm oluşumlara sonradan katılmıştır.

 

Bunun nedenleri arasında, yoksul bir aileden gelmesi, aldığı eğitim, ayrıca kendi düşünsel bireşimi ile uygulamaya konulan bireşimlerin farklılıkların olduğu ileri sürülebilir.

 

Bu yaklaşım farklılığına dayanarak, Akif’i Cumhuriyet yapılanmasının tamamen dışına ve hatta karşısına almak, Akif merkezli bir muhalefet geliştirmek doğru ve gerçekçi bir yaklaşım olarak görünmüyor.

 

Günümüz Türkiye’sinde, sorunlarını çözemeyen, dünyayı doğru algılayamayan bir yönetim yapılanmasının olduğu da bir gerçektir.

 

Kurulan yeni devletin, hedeflerinin saptırılarak sorun çözemeyen, bilgi üretemeyen, dahası halkını aç bırakan yapının oluşmasında, muhaliflerin altmış yıllık iktidarı göz ardı edilmemelidir.

 

Cumhuriyetin kuruluşunda oluşturulan Sümerbank’ın büyük bir şehvetle tasfiye edilerek, Ulus’taki o tarihi binanın önüne LC Waikiki (!) levhasının asılması, ikiyüzlülüğümüzün, aymazlığımızın bir aynası, fotoğrafı ve göstergesidir.

 

O resmin yanından geçerken kimisinin dişleri görünüyor, kimisin de içi yanıyor.

 

Biz içi yananlardanız.

 

Mehmet Akif’i Doğru Okumak ve Anlamak İçin Nasıl Bir Yol İzlenmeli?:

Elbette bir insanı anlamak için, onun ortaya koyduğu eylemlere, yazdıklarına ve söylediklerine bakmak gerekir.

Bu değerlendirmeyi yaparken de döneminin koşulları dikkate alınmalı ve elden geldiğince önyargısız olunmalıdır.

 

Akif’in Safahat’ın Gölgeler kitabından Şark başlıklı şiiri:

 

ŞARK

 

“Musallah, hiç göz açtırmaz da Garbın kanlı kâbusu,

 

Asırlar var ki, İslam’ın muattal(işlemez), beyni bazusu,

 

Ne gördün, şarkı çok gezdin?” diyorlar. Gördüğüm: yer, yer

 

Harap iller, serilmiş hanımanlar, başsız ümmetler,

 

Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar: yolcusuz yollar

 

Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar; işlemez kollar;

 

Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;

 

Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar

 

…….

 

Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar

 

Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;

 

“Gaza” namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar;

 

Ipıssız aşiyanlar; kimsesiz köyler, çökük damlar,

 

Emek mahrumu günler; fikri ferda bilmez akşamlar!…

 

Geçerken, ağladım geçtim; dururken ağladım durdum;

 

Duyan yok; ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

 

Eylül 1918

 

Mehmet Akif Teşkilat-ı Mahsusa ve Kuvvayi Milliye’de görev yaptığı yıllarda, Anadolu, Suriye ve Arabistan’da gözlemler yapmış, onları gerçekçi biçimde anlatmıştır.

 

O günden bugüne yaklaşık yüz yıl geçti.

 

Bu görüntülere bu gün de rastlamak mümkündür.

 

Doğu (İslam) dünyası, kalkınma, ilerleme, fen, mühendislik, felsefe konularında henüz aydınlanma sürecini ne yazık ki tamamlayamadı.

 

Bu anlamda, ülkemizde tartışılmayan, sorgulanamayan, akla, mantığa vurulamayan değerlerle düşünce üretme biçimi(skolastik düşünce) hala etkilidir.

 

Yüz yıl sonra, doğu (İslam) coğrafyası yine işgal altındadır.

 

Buna yardımcı olan, alt yapısını hazırlayan insanlar, ne yazık ki,  Mehmet Akif’in adını da sonuna kadar kullanmaktadırlar.

 

Günümüzde Mehmet Akif sağ olsa,  bu savaşlara lanet yağdırmaz mı,  o işgale karşı direnmez mi; yoksa o savaşa övgüler mi dizerdi?

 

Irak’ın, Afganistan’ın işgalinde “susanlar(!), hatta işgalcilerle işbirliği yapanlar, sonra hiçbir şey olmamış gibi dönüp, “İslam, Kur’an, turban ve Gazze” demektedirler.

 

Akif’i anlamak, onun hakkını vermek her halde bu sorulara en az Akif kadar doğru yanıt vermekle mümkün olabilir.

 

Mehmet Akif ve düşüncesini ele alırken, dünyadaki sosyo-ekonomik gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekiyor.

 

İdeal ve ümmet devleti olan büyük imparatorluk yıkılıyor, onun yerine, ulus devletler kuruluyor.

 

Ulusal (millet) yapı, dil, tarih, ideal, vatan, ekonomi (menfaat) ve kültür birliğine dayalı dirik bir yapıdır.

 

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, ulus devletlerin yapısı oluşuyor.

 

Osmanlı devleti içinde, yirmiye yakın ulus devlet kurulurken, bu yapının asli kurucu unsuru, bir yandan işgalcilere, bir yandan da kurucusu olduğu yapıya da savaş vererek “Türk”  ulusal devleti kuruluyor.

 

“Uçurumla zirveyi görmüyoruz.

 

Sade bir düzlükte yürüdüğümüzün farkındayız; rahatça yürüdüğümüz, rahat yaşadığımızı zannediyoruz, duygusuzluğumuzun farkında değiliz; en az sahip olduğumuz duygu,  realitenin duygusudur.

 

……  Daha düne kadar cami avlusundaki çınarın altında gölgelenirken, elli sene içinde ne olduğunu bilmediğimiz bir büyük sanayi asrının ateşten bir sel gibi baskınına uğradık:

Örf gitti, kuvvet gitti, aile gitti, idrak gitti, ümitler hep gitti, hala karanlıkta bekliyoruz.

 

Maddi ve ruhi sefalet çekenlerin sayısı milyonları aşan büyük sanayi asrının çocuklarıyız.

 

Ancak “maddi” ve “manevi” bütün tedavi vasıtaları yabancı diyarların elinde ve şuurundadır.

 

Bu belki sefaletimizin en acıklı tarafıdır (Topçu, 2006,11).

 

Mehmet Akif, döneminin bilgilerine sahip, büyük bir imparatorluğun, büyük bir idealin yıkılışını görmüş, yıkılışa karşı tutum almış bir insandır.

 

Yüz yıllık demokrasi sürecinde, büyük yıkımlarla karşılaştık, acılar yaşadık.

 

Çağı doğru anlayıp çözümleyemezsek, daha büyük acılar yaşayabiliriz.

 

Akif’i değerlendirirken, onun izlediği stratejinin doğruluğu yanlışlığı iç içedir.

 

Akif, Cumhuriyet’e giden bütün oluşumların     -sonradan eklemlense de- içindedir.

 

Tutarlılık bunun devamı olan Cumhuriyet devrimlerine de açıktan destek vermesiydi.

 

Kenara çekilerek -ve hatta nedeni ne olursa olsun kendini Mısır’a sürgün ettirerek- sessiz kalmaması gerekirdi.

 

O kenara çekilerek sessiz kalma, susma hakkını kullandı.

 

Devrimlere karşı tutum alması nedeniyle dışlanmış, yok sayılma gibi durumlarla da karşılaşmıştır.

 

Bunu da doğal karşılamak gerekir.

 

Mehmet Akif’in, Türkiye’den Mısır’a 1925 yılında gitmiş, 1936 yılında Mısır’dan dönmüştür.

 

Bu on bir yıl süre içinde elbette durum muhasebesi de yapmış olmalıdır.

 

Aşağıda okuyacağınız ifadeler bu muhasebenin yapıldığına dair önemli açıklamalar olarak ele alınabilir.

 

İstanbul’daki son günlerinde Hilmi Yücebaş,  onunla yapılmış söyleşiden şunları aktarıyor:

 

“ Mısırlılar Türkleri taklit etmek için ancak ve ancak muazzam inkılabımızın her sahasını büyük bir merakla takip etmektedirler.

 

İstiklal mefhumunu anlayan her münevver Mısırlı, Türk İnkılabının aşığıdır.

 Türk İnkılabının derinliğine, eşsizliğine inanan matbuatı ve münevverleri bizim milli hareketlere olan bütün yeniliklerimiz büyük bir dikkatle incelemektedirler.

 

Ben İstanbul çocuğuyum.

 

Bu şirin memleketimin dağlarında, kırlarında, bahçelerinde belki daha ayak izlerim silinmemiştir.

 

İnşallah iyi olur olmaz İstanbul’u baştanbaşa gezeceğim ve ondan sonra senelerinde harap bir yer iken bugün inkılabın en canlı timsali olan Ankara’yı ziyaret edeceğim”

 

(Hilmi Yücebaş’ın Bütün Cepheleriyle Mehmet Akif çalışmasından aktaran, Sarıhan,1996: 216, 217).

 

Bu ifadeler bile, Akif’in Cumhuriyet Türkiye’sinin devrimlerini mutlulukla karşıladığını, “İstiklal mevhumunu anlayan her münevver Mısırlı, Türk İnkılabının aşığıdır.

 

 Türk İnkılabının derinliğine, eşsizliğine inanan matbuatı ve münevverleri bizim milli hareketlere olan bütün yeniliklerimiz büyük bir dikkatle incelemektedirler.” diyerek sahiplendiğinin göstergesidir.

 

Bu ifadelerden öyle anlaşılıyor ki, “Küstüm gittim; ama doğru işler de yapıldı, aslında” der gibi algılanabilir.

 

Türk devrimini de, “derinlik”, “eşsizlik” açısından tanımlamakta, “Bizim milli hareketlerimiz olan bütün yeniliklerimiz” ifadesindeki yenilikleri milli eylem olarak ifade etmektedir.

 

Ankara’yı ve elbette Mustafa Kemal Atatürk’ü ziyaret edeceğini söylemektedir.

 

Akif başka bir konuşmasında şöyle demiştir:

 

“Mısır’da on bir yıl kaldım.

 

Fakat on bir saat daha kalsaydım artık çıldırırdım.

 

Sana halishane bir fikrimi söyleyeyim mi: İnsanlık da Türkiye’de, milliyetçilik de Türkiye’de, Müslümanlık da Türkiye’de, hürriyetçilik de Türkiye’de.

 

Allah benim ömrümden alsın, Mustafa Kemal’e versin.”

 

(M. Nalbanoğlu ve V.Savaş’tan aktaran, Öztürk, 2008:351).

 

Bu ifadelerin anlam çerçevesi, devrimleri kabullendiğinin bir ifadesidir.

 

Bunu doğru görmek ve doğru okumak gerekir.

 

Bunu görmeden Akif’i kullanarak, Türkiye Cumhuriyetine, Atatürk’e,  hücum etmek, akıl sağlığının,  entelektüel bir kavrayışın, mantıksal tutarlılığın ifadesi olamayacağı çok açıktır.

 

Asım Nesli Ne Anlama Gelmektedir?:

Akif, Safahat’ın altıncı kitabı Asım’da, ülkenin değişik yerlerinde yaptığı gözlemlere dayalı öyküler anlatarak toplumsal yapıyı eleştirel bir yaklaşımla ele alıp işlemektedir.

Bunların bir kısmı bugün de geçerliliğini korumaktadır.

 

İşte bir örnek:

 

ZÜLMÜ ALKIŞLAYAMAM

 

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

 

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem,

 

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta, boğarım!…

 

-Boğamazsın ki!

 

– Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

 

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

 

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

 

Doğduğumdan beridir, aşıkım istiklale,

 

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

 

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

 

Kesilir, belki, fakat çekilmez boynum

 

Kaynayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

 

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim

 

Adama aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

 

Çiğnerim çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

 

22 Zilhicce 1337 – 18 Eylül 1919

 

(Ersoy,1958:400)               

 

Kimlik ve Tutum: Akif burada, “zulmü alkışlayamayacağını, zalimi sevemeyeceğini” söylemektedir.

 

Şiirin yazılış tarihine baktığımızda, İzmir’in İşgali ve Anadolu’da Kongreler tamamlandıktan sonra yazılmıştır.

 

Bu şiirin Mustafa Kemal için yazılmış olması mümkün değildir.

 

Öyle olsa, Akif, Kurtuluş Savaşına destek vermez, Anadolu’ya geçmezdi.

 

Bu, İstanbul’da Mütareke Basını ve zulmü alkışlayanlara, mandacılara karşı yazılmış bir şiirdir.

 

Onur, kimlik, bağımsızlık ve özgürlük kavramları çok önemlidir.

 

Bu özellikler o dönemde yetişen Namık Kemal’de, Tevfik Fikret’te, Mustafa Kemal’de de görülmektedir.

 

Onu, Tevfik Fikret’le kıyaslayarak, “Fikret kötü, dinsiz, oğlunun Hırıstiyan olmasıyla Fikret’i eleştirmekle ne kazanabiliriz?

 

Akif’in çocukları da yoksulluk yaşadı.

 

Bir tanesi yoksulluk içinde öldüğü basına da yansıdı.

 

Görülmesi gereken, Mehmet Akif’teki Tevfik Fikret’tir.

 

Tevfik Fikret’in o yaktığı ışık, Tarihi Kadim olmasaydı, Akif nerede dururdu?

 

Bir anlamda, Mehmet Akif’i anlamak için, Tevfik Fikret ve o dönemin aydınlarını bir bütünlük içinde görmek ve anlamak gerekir.

 

Onaran, “Mehmet Akif, Safahat’ı yazmasaydı, Nazım Hikmet Memleketimde İnsan Manzaraları’nı yazabilir miydi?”  diyerek bu akışa, bu etkileşim sürecine işaret ediyor.

(Onaran,2009:22).

 

O dönedeki insanın her birinin bir feryadı var. Gemi batarken şarkı söylenmez ki canım!

 

Elbette Mehmet Akif’i, Tevfik Fikret’i ve o dönemin aydınlarını değerlendirirken, dün durum nasıldı?

 

Bugün neredeyiz, ne yapıyoruz ve yarın ne olacağız?” sorularını sormalı ve işe yarar yanıtlar bulmalıyız.

 

Kendi düşünce koordinatlarımızı yeniden test ederek yola devam edeceğiz.

 

Her değerlendirme, her bakış o nedenle önemlidir, saygıya değerdir.

 

O nedenle düşünce üretmeden, soru sormadan korkmamalıyız.

 

Hele o dönemin aydınlarını karalamak, çarpıtmak, saptırmak ve sömürmek hakkımız değildir.

 

Her şey dikiz aynasına bakarak önümüze görmek için büyük ışık yakmaktır.

 

AZİM VE ÜMİT

 

Ey dipdiri meyyid “İki el bir baş içindir,”

 

Davransana… Eller de senin, baş da  seninidir.

 

Karşında ziya yoksa, sağından, ya solundan

 

Bir tek ışık buluver… Kalma yolundan

 

Alemde  ziya kalmazsa halk etmelisin halk!

 

Ey elleri böğründe yatan şakın adam, kalk!

 

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

 

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

 

Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

 

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

 

Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…

 

Uğraş ki, telafi edecek bunca zarar var.

(Ersoy,1958:209,210)

 

Akif, gerçekten pozitif düşünüyor, iki el ve başı kullanarak çözüm yolu bulmanın gerekliliği üzerinde durmaktadır.

 

Ararsan bir yol bulursun, yoksa o yolu yaratmalısın diyor.

 

“Alemde ziya” deyiminden, “ziya, ışık, enerji bilgi, düşünce” olarak algılanabilir.

 

Bu ışık kalmazsa, çare olarak oturup ağlamak değil, bunu “halk” etmelisin, yani “yaratmalısın” diyor.

 

Kim halk edecek?

 

Elleri böğründe yatan o şaşkın adam.

 

Kim o şaşkın adam? 

Kim olacak?

Şarklı/doğulu ya da her bir Müslüman.

 

Peki, ne yapacak o şarklı, şaşkın adam?

Önce ayağa kalkacak.

 

Ziya oluşturmak için yapılması gerekenler ne ise onları yapacak, diyor.

 

Çine, maçine, belki şimdi gezegenlere çıkacaksın!

 

Akif’in miskinliğe, korkaklığa, çaresizliğe isyandır bu.

 

Yoksa teslim olmak, birinin arkasına sığınarak çare bulduğunu sanmak değildir.

 

O çağlayan bir pınar, yanan bir ateştir.

 

O bir “ideal” ve “isyan” adamıdır.

 

Haksızlığa, yoksulluğa ve çaresizliğe karşı isyanın adresidir.

 

Türbesinin dibinde oturup ağlamanın, göğsünü yumruklamanın; haksızlığı, zulmü görüp korkup sinmenin, susmanın, karanlığı harlamanın adresi değildir.

 

Azim ve Ümit başlıklı şiir bugün için de geçerliliğini korumaktadır.

 

Akif, başka bir şiirinde de şöyle diyor: 

 

“Hasta meydanda, gerçekten tedaviye muhtaç.

 

Fakat görmeliyim, nerede hekim, nerede ilaç?”  sözünü günümüzde nasıl anlamak gerekir?

 

Hasta ortadır.

Hasta olan kimdir?

Hasta olan, “toplum” ve o toplumun “yönetimidir.”

 

Bir anlamda Osmanlı Devleti.

Devlet, toplumun sorunlarını çözemiyor, ayakta duramıyor.

 

Batı devletleri de,  bu toplumun (Osmanlının) hasta olduğunu “Hasta Adam” olarak tanımlıyor,  bu o dönemde kabul görmüş bir gerçek.

 

Toplum, sorunlarını çözemiyorsa ve hastaysa, hastalığın nedenleri nelerdir?

Bu gibi sorunların da doğru teşhisini koymak gerekir.

 

Hastalıkta teşhisi kim koyar?

 

Hekim.

 

Toplumsal sağaltımda hekimin yerini kim tutacak?

 

Toplumun üst beyin gücü olan “düşünürler, aydınlar,  toplum mühendisleri ve yöneticiler”.

 

Akif bunların önemli olduğunu ve ortaya konan çözüm önerilerini görmek istediğini söylüyor.

 

Bir kişinin ya da hasta olması tanısını koymak yetmiyor.

Hastalık organizmanın “neresinde” ve “hangi hastalık mikrobu” etkilidir?

Bu anlamda doğru teşhis koymak çok önemlidir.

 

Doğru teşhis koymak da yetmiyor, hastayı sağaltacak programın uygulanması gerekiyor.

 

Teşhisten sonra hastaya ilaç verilir ve diğer sağaltım çalışmaları uygulanır.

 

Teşhise uygun ilaç üretmek, gerekir.

 

Bunun da yolu, akıl, mantık, sevgi, bilim ve çalışmadır.

 

Akif, görmeliyim “Nerde hekim, nerde ilaç?” derken, bu sağaltımı yapacak insanların uygulama projelerini görmeliyim demek istiyor.

 

Burada, Akif model önermekten çok, önerilecek modellere temkinli yaklaşmak istiyor.

 

Bu anlamda, Akif, toplum mühendisi ve düşünür olarak ileri çıkmıyor, model önermiyor.

 

Önerilecek modelleri görmeliyim diyor.

 

Başkalarının önerilerine karşı bunları söylüyor.

 

Ne zaman diyor?

 

Ülkede, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi imzalanıyor.

 

O sıralarda bunları söylüyor.

 

Akif, İslam’a dönemlim, çözüm İslam’dadır gibi bir ileri sürmüyor.

 

O, “Ayağa kalk, etrafına bak, çalış, çabala, sorunlarını çöz, ağlama!” diyor.

 

Bu anlamda, Akif’le, Akifçilerin birbirinden farklı olduğu da görülüyor.

 

Akifçiler,  Cumhuriyetin son elli yıllık uygulamalarını görmüyor.

 

Son elli yıllık uygulamanın bir şekilde ortağı, işbirlikçisi olduğunu unutuyor, inkâr ediyor.

 

Çöken ekonomiye, bilime, yağmalanan topraklara, sömürülen insanlara(çocuklara, kadınlara, işçilere, satılan sulara, topraklara) sahip çıkmıyor, bakmıyor, sesini çıkarmıyor: “Sukût ikrardan gelir” kabilinden tutum alıyor.

 

Akif’in, şiirinin değerlendirilmesi de elbette ayrı bir yazı konusudur.

 

Edebiyat ve sanat alanında da bir uzmanlığı gerektirir.

 

Akif’in şiiri, didaktik manzume (öğretici şiir biçimli yazılar) nitelikli olduğu söylenebilir (Behramoğlu,04.01.2009 tarihli Cumhuriyet Gazetesi).

 

Akif’in şiirinin anlaşılması için günümüz Türkçe’sine çevrilmesi gerekir.

 

Safahat’taki şiirlerin bazı bölümleri anlaşılır olmakla birlikte, bazı bölümlerinin günümüz gençlerince okuyup anlaması mümkün görünmemektedir.

 

Aşağıdaki dizeleri Osmanlıca Türkçe sözlük kullanmadan anlamak mümkün değildir.    

 

Huruşan bad-i sufliyet derunundan, kenarından;

 

Girizan ruh-i ulviyet hariminden, civarından,

 

Çıkar bin nale-i nevmit haki ra’şedarından,

 

İner biin zulmeti makber feza-yı şeb-nisarından (Akif,1958:38).

 

Akif’in şirinin ne olduğu, şiir tadının anlaşılması için de, diğer Türk şairleriyle birlikte alınıp karşılaştırmak gerekir.

 

Safahat’ın yedi kitabı ayrı kitapçıklar halinde günümüz Türkçe’sine çevrilere, basmanın yararlı olabileceği söylenebilir.

 

 ASIM EĞİTİMİ

 

Eğitim, bir toplumun gelecekten beklentileri, geleceğe dönük yatırımıdır.

 

Bu yatırıp yoksa, yetersizse, elbette o toplumun çağı anlaması, algılaması ve dönüştürmesi, problem çözme gücü oluşturması mümkün değildir.

 

Günümüz İslam toplumlarının geri kalmış olmalarında, ellerindeki imkânları kullanamamalarında eğitimsizlik (düşük nitelikli eğitim) yatmaktadır.

 

Bu anlamda, Akif eğitimin önemini gören biri olarak, eğitimde neler yapılması gerektiğini Asım kitabında dile getirmektedir.

 

 ASIM EĞİTİMİ

 

Sade Garbın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz

 

O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin;

 

Giden üç yüz senelik ilmi sık elde edinin.

 

Fen diyarında sızan namütenahi pınarı,

 

Hem için, hem getirin yurda o nafi’ suları.

 

Aynı memba’ları ihya için artık burada,

 

Kafanız işlesin, oğlum, kanal osun arada.

 

Dünkü ilmin bile biganesiyiz, cahiliyiz.

 

İşte fıktanı bu ihmal edilen ma’rifetin,

 

Nesli bir acze düşürmüş ki, bu gün memleketin.

 

Bir yığın kuvveti var, hem ne tabii de, henüz,

 

Biz o kuvvetlere eller gibi hakim değiliz’

 

Yarının ilmi nedir, halbuki? Gayet müthiş:

 

“Maddenin kudret-i zerriyesi” uğraştığı iş.

 

O yaman kudrete hakim olsam diyerek,

 

Sarf edip durmadan birçok kafa,  binlerce emek.

 

Ona yükseldi mi, artık,  değişir ruhi zemin;

 

Çünkü bir damla kömürden edecektir te’min

 

Öyle milyonla değil, namütenahi kudret’…

 

İbret al sözünden, aman oğlum, gayret!

 

Bir yılın var daha zannımca? -Evet.

 

– Bak, ne kolay’

 

Lakin ihvanı kiramın?

 

-Çoğunun altışar ay.

 

-Hep giderler ya, beraberce?

 

-Giderler malum.

 

– Hepsinin mesleği sağlam mı?

 

– Evet, müspet ulum.

 

-İnkılabın yolu mademki bu yoldur yalnız,

 

“Neredesin hey gidi Berlin!” diyerek yollanınız.

 

Altı ay, bir sene gayret size eğlence demek…

 

Siz ki yıllarca neler çekmediniz, hem gülerek!

 

Hani, bir ömre bedeldir şu geçen her gününüz;

 

Bir gün evvel gidiniz, bir saat evvel dönünüz,

 

Şarkın aguşu açıktır o zaman işte size;

 

O zaman varmanın imkanı olur gayenize;

 

O zaman dinlerim artık seni, ASIM bol bol…

 

– Yarın akşam giderim

 

– Öyle mi? Berhudar ol.

 

22 Zilhicce 1337/ 18 Eylül (1335)1919

 

Akif, Asım kitabında, toplumsal eleştirilerde bulunmaktadır.

 

Sadece eleştiriyle yetinmiyor, bir çözüm yolu da önermektedir.

 

Çözüm nedir?

 

Bir grup öğrencinin batıya gönderilerek oranın “Sadece Bilimini” almalarını, o bilimle, üç yüz yıllık geri kalmışlığın yenilmesini istemektedir.

 

Çözümü, elinde bilim ve teknoloji olan batıyı işaret etmektedir.

 

Bunu yaparken, toplumsal yapıdaki değişimlere (bilim iklimi) dair okul, toplum, ekonomi, inanç uygulamaları, tarihe dönük önerileri yoktur.

 

Toplumsal bir proje, sistem önermiyor.

 

Batının bilim ve fennine işaret ediyor.

 

Aslında, Mehmet Akif,  İbni Sina’nın, söylediği,  “Bilim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.” sözüne uygun olarak, “bilim” ve “sanatın” peşine öğrencileri göndererek bilim ve sanatı çağırmak istiyor.

 

Ancak sorun, sadece bilim öğrenmekle çözülmüyor.

 

Esas sorun, “bilim” ve “sanatın”  “huzur” bulacağı ve “takdir”  edileceği iklimin yaratılmasıdır.

 

Bu iklim ortamı yaratılmadan, “bilim” ve “sanat” ülkede yeşerir mi?

 

Sorun bilim ve sanatın takdir edileceği iklimin nasıl yaratılacağındadır.

 

Soru sormayı, araştırmayı, incelemeyi yok ederek, insanı dondurarak, onda merak güdüsü oluşturmadan adım atmak mümkün görünmemektedir.

 

Cumhuriyet Türkiye’si üniversite reformuyla, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi gibi birçok uygulamayla huzur sağlayıcı adımları attığı söylenebilir.

 

Peki, sonra ne oldu da, bunların hepsi işlemez ve atıl duruma düştü?

 

İşte bunu korkusuzca sorgulamalı, yeniden düşünmeli, görüşler öne sürerek  “asrın idrakine” uygun olarak değişimler gerçekleştirmeliyiz.

 

Mehmet Akif’i düne sıkıştırmak değil, “dün, bugün” ve “yarın” bağlamında ele alarak çözüm önerileri üretmeliyiz.

 

Sonuç:  Akif, bir dünya imparatorluğunun yıkılışına tanık olmuş bir insandır.

 

Aydınlığa çıkmak için yapılması gerekenler neyse çapınca, gücünce onları yapmıştır.

 

Akif bugün ne anlam ifade etmektedir?

 

Ulaştığımız sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

 

1.Mehmet Akif, II. Abdülhamit’e karşı örgütsel yapılanmalarda yer almıştır.

 

İttihat Terakki’ye girmiş,  Teşkilat’ı Mahsusa’da görev yapmış, Kuvveyi Milliye hareketine yazı ve konuşmalarıyla destek vermiş, işgal ordularına karşı, halk önderi olarak Mustafa Kemal’in yanında yer almıştır.

 

Sebilür-Reşat dergisi 1920-1923 yılları arası desteklenmiş, İstiklal Marşının yazması kendisinden istenmiştir.

 

Burdur Mebusu olarak Meclise girmiştir.

 

Kur’anın Türkçeleştirilmesi konusunda ona görev verilmiştir.

 

Çevrilen Kur’an’ı Kerim, Akif’in vasiyeti doğrultusunda yakılmıştır.

 

Öztürk’e, göre, Akif’ ilahiyatçı değildi.

 

Din ilimlerini bilen bir bilgin değildi.

 

O edipti, şairdi.

 

Birkaç ayeti çok güzel çevirebilirdi; ama bütün Kur’an’ı tercüme ve tefsiri Akif’in işi değildi.

 

İşin içine girince bunu yapamayacağını anladı (Öztürk,2008:139  )

 

2.Yeni devletin yapılanmasında, devrimci atılımları desteklememiştir.

 

Sebilüreşat dergisinde çok sert yazılar yazmıştır.

 

Takriri Sükûn Yasasıyla (1925) derginin yayınlanması yasaklanmıştır.

 

Bu süreçte  “Polis tarafından izlendiğini, can güvenliği olmadığını” ileri sürerek Mısır’a gitmiştir.

 

Mustafa Kemal ve Cumhuriyet aleyhine yazı yazmamıştır.

 

Mısır’dan İstanbul’a dönüşünde Türk devrimlerini sahiplenen bir tutum sergilemiştir.

 

3.Mehmet Akif,  Türk tarihinin son yüz yılında yetişen önemli düşünce ve eylem adamlarımızdan birisidir.

 

Doğru sözlü, sözüne güvenilir, haksızlığa karşı çıkan, yalan, riya bilmeyen, inancı sömürü aracı olarak kullanmayan, İslam’ı doğru anlayan ve bilimi rehber alan örnek bir insandır.

 

4.Mehmet Akif’i, katı bir şeriatçı, Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı bir merkez,  bir dayanak noktası yaparak,  Türk Ulusal devletine, Cumhuriyete, demokrasiye savaş açmak,  Akif’i yapıp ettiklerine bakarak doğru anlamamak ve onu sömürmektir.

 

5.Doğu dünyası bugün bilim, teknoloji, ekonomi, yönetim ve zihinsel anlamda işgal altındadır.

 

Akifçilik, sukut ikrardan gelir misali susmak, atlan alta işgalcilerle işbirliği yapmak değil; işgale karşı çıkmak, zihnin özgürleşmesini sağlamak ve çalışkanlığı aklın, bilimin öncülüğünde yeniden şahlandırmak gerekir.

 

Kaynaklar

 

Anabritannıca,(1993). Genel Kültür Ansiklopedisi, Hürriyet Yayınları, İstanbul.

 

Balcıoğlu, Mustafa.(2001). Teşkilat-ı Mahsusa’dan Cumhuriyete. Nobel Yayınları, Ankara.

 

Behramoğlu, Ataol.(2009). Mehmet Akif’i Anarken, 4.1.2009 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul. ı

 

Çiftçi, Arif.(1997). İdeal ve Gerçek Arasında Mehmet Akif Ersoy.  Haksöz Sayı 70, İstanbul.

 

Doğan, D. Mehmet.(2008). İslam Şairi İstiklal Şairi Mehmet Akif. Yazar Yayınları, Ankara.

 

Doğrul, Ömer Rıza, Safahat. İnkılap Kitapevi, İstanbul.

 

Ekmekçi, Mustafa.(1985). Akif Üzerine Bir çeşitleme. 23.19.1985 tarihli Cumhuriyet Gazetesi, İstan-bul.

 

Hece Dergisi.(2008). Mehmet Akif Özel Sayısı, Hece Yayınları, Ankara.

 

Hiçyılmaz, Ergun.(1979). Belgelerle Teşkilat-ı Mahsusa, Ünsal Yayınları, İstanbul.

 

Karakoç, Sezai.(2007). Mehmet Akif. Diriliş Yayınları. İstanbul.

 

Kuntay, Mithat C.(1986). Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif, İş Bankası Yayınları, Ankara.

 

Onaran, M. Şerif.(2009). Akif’ten Asım’a, Cumhuriyet Kitap, sayı 986, İstanbul.

 

Özdenören, Rasim.(2008). Müslüman Bir Düşünür Olarak Mehmet Âkif’in Çelişkileri, Hece Dergisi, Özel sayısı, Hece Yayınları, Ankara.

 

Öztürk, Yaşar. N.(2008). Türkiye’yi Kemiren İhanet Allah ile Aldatmak, 40. basım, Yeni Boyut Yayın-ları, İstanbul.

 

Pars, Tuğlacı.(1972). Okyanus Ansiklopedik Sözlük. Pars Yayınları, İstanbul.

 

Sarıhan, Zeki(1984). Vatan Türküsü, Öğretmen Dünyası Yayınları. Ankara.

 

Sarıhan, Zeki(1996). Mehmet Akif, Kaynak Yayınları,  İstanbul.

 

Şahin, Mustafa. 2008). Mehmet Âkif /Muhammed İkbal Ümmet-i Muhammed’in Mahzun İkizleri, Hece Dergisi, Özel sayısı, Hece Yayınları,  Ankara.

 

Tayşi, Serkan. M.(2006). Milli Şairimiz Mehmet Akif Üzerine, Kültür Dergisi, Ocak 2. sayı İstanbul.

 

TDK.(!998). Türkçe Sözlük. TDKY, Ankara.

 

Topçu, Nurettin.(2006). Mehmet Akif, Dergah Yayınları, İstanbul.

 

Yalçın, Soner.(2006) Beyaz Müslümanların Sırrı Efendi 2.  Doğan Kitapçılık, İstanbul.

 

Bilim uzmanı, eğitimci, yazar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s