TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENK KAVRAMI ———————— ALINTIDIR

 TÜRK KÜLTÜRÜNDE RENK KAVRAMI

Türk kültüründe renk kavramını yeterli bir şekilde ortaya koyabilmek için çeşitli coğrafi unsurlar, kıyafetler, kullanılan eşyalar da etnolojik, sosyolojik ve kültürel anlamda bizim için önemlidir.’’

Her kültürde renkler, farklı anlamlar taşımıştır.

 

Eski çağlardan günümüze kadar Türk kültüründe renk kavramını etnolojik, kültürel ve sosyolojik yönden incelemeyi amaçlayan bu çalışmada konu mitoloji; efsane, destan, hikâye; Türk lehçelerindeki renk anlayışı, coğrafya, bayrak, giyim-kuşam, kullanılan çeşitli eşyalar ile Gagavuz, Saha, Özbek, Kazak, Kırgız ve Afgan Türkleri’nin Nevruz kutlamalarındaki birtakım uygulamalarına yer verilerek sınırlandırılmış ve renklerin anlamları, sembolik değerleri ve renklere Yüklenen çeşitli anlamlar tasvirî bir yöntemle ele alınmış ve değerlendirilmiştir.

 

Giriş

Etnolojik ve kültürel manada Türk kültüründe renk kavramını ortaya koyabilmek için Eski Türkçe döneminden başlayarak mitolojiye, efsanelere, destanlara, hikâyelere, ilk yazılı kaynaklardan Köktürk yazıtlarına, Yenisey yazıtlarına, Uygur ve Karahanlı dönemi eserlerine başvurmak bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.

Bu nedenle Oğuz Kağan, Dede Korkut, Köroğlu, Manas,Koblandı/Koolandı Batır, Maaday Kara gibi Türk dünyasını yakından ilgilendiren çeşitli destanları dikkate almak gerekir (Nerimanoğlu 1996: 64-65).

Türk kültüründe renk kavramını yeterli bir şekilde ortaya koyabilmek için çeşitli coğrafi unsurlar, kıyafetler, kullanılan eşyalar da etnolojik, sosyolojik ve kültürel manada bizim için önemlidir.

Çünkü Türklerin renklerle ilgili davranışları, eski çağlardan günümüze kadar günlük hayatlarına, ayinlere, savaşla ilgili çeşitli uygulamalara, kültürel dokuya; bayram törenlerine ve merasimlere, kullanmış oldukları çadır, bayrak, elbise vb. araç ve gereçlere, Türk dünyasının millî bayramlarından Nevruz kutlamalarına doğrudan yansımıştır (Seyidov 1988: 33).

 

  1. Mitoloji, Egemenlik ve Renkler

 

Altay Türklerine ait Yaradılış destanında tanrı Kara Han (Kayra Han) güç sahibi olarak karşımıza çıkar.

Gök tanrının Ak Han, Kızıl Han, Sarı (Kara)Han, Yeşil Han adlarında dört oğlu vardı.

Yakut Türklerine ait Yaratılış destanında Ürüng-Ayıg-Toyon denilen Yakutların en büyük Tanrısının adı Beyaz-Yaratıcı-Tanrı veya Beyaz-Yaratıcı’dır.

Bu efsanede geçen Ak-Ene veya Ak-Ana ya da Ürüng-Ayğsıt ise Beyaz Kadın Yaratıcı’dır (Ögel 1998: 430, 431, 444).

Altay Türkçesinde ak “cennet” Manasına geliyordu.

Cennette oturan tanrılara Aktu yani Aklılar; “rengi ve ruhu bembeyaz olan” deniyordu.

Bunlar Süt-Ak Göl’ün yani süt renginde olan göllerin bulunduğu göğün üçüncü katında oturuyorlardı (Ögel 1998: 571).

İyilik tanrısı ve Yakutların güzellik tanrıçası Ayzıt gökten gümüş tüylü beyaz kısrak suretinde yere iner, bir çocuk doğacağı zaman tarla, çiçek ve yemiş perileriyle birlikte lohusanın yanına gider, Ak Göl’den (Ak deniz, Süt Denizi,

Süt-Ak göl) aldığı bir damla sütü çocuğun ağzına damlatır ve böylece ruh bedene girmiş olurdu (Ögel 1995: 365, Ögel 1998: 103).

Başında ak bir kalpak, omuzlarında ak bir atkı ve ayaklarında siyah bir çizme olduğuna inanılan Ayzıt adına düzenlenen Ayzıt Bayramı’nda yazın yapılan törenleri beyaz elbise giyinmiş Ülgen’e bağlı Ak Şamanlar idare eder ve ormanda yapılan bu törene kadınlar katılmazdı.

Kadınların da katıldığı kışın yapılan törenleri ise siyah elbise giyinmiş Erlik’e bağlı Kara Şamanlar idare ederdi (2002:287).

Türklerin en eski inançlarında yer alan al ruhu veya al ateş adı verilen ateş tanrısı ise koruyucu bir ruhtu (Ögel 1995: 516, Genç 1996: 41).

Yakut, Altay, Yenisey Türklerinin inançlarında rastladığımız ve izleri bugün Anadolu’da görülen Al ruhuyla ilgili olarak Albastı, Alkarısı, Albız/Albıs, Almış, Abası gibi kelimelere rastlarız.

Albastı, Kara Albastı ve Sarı Albastı olmak üzere ikiye ayrılır.

Lohusa kadınlara kötülük yaptığına inanılan bir ruhtur (Ögel1998: 69, 300).

Bu nedenle lohusa yatakta iken başına beyaz yaşmak ve kırmızı tül bağlayıp kırmızı altın takarlar, kırmızı şeker hediye ederler.

Bazen de bunun tam tersi olarak lohusa kadına kırmızı hiçbir şey göstermezler ve tedavi için alazlamaya başvururlar (İnan 1987: 259, 260, 261, 264).

Bununla ilgili olarak Türk hurafelerinde ruhların ak, kara, sarı ve kuba-esmer denilen renklerde olduğuna inanılırdı (İnan 1987: 265).

Türk mitolojisinde hayır ilahı Ülgen’in koruyucu ruh olarak kabul edilen yedi oğlundan birinin adı Yaşıl’dır.

Yaşıl Kağan’ın bitkilerin yetişip büyümesinden sorumlu olduğuna inanılırdı (Genç 1996: 41, 42).

Tanrı Ülgen’in kızlarına ise Ak Kızlar deniyordu (Ögel 1998: 571).

Türk mitolojisinde kapıları altından bir saraya ve altın bir tahta sahip olan ve Yakutlar tarafından Ak Toyun da denilen ve kendisine beyaz at kurban edilen Tanrı Ülgen’in tahtı, nasıl devletin, ülkenin ve dünyanın merkezi olarak algılanmış ise, sarı renk de merkez ve hükümranlığın sembolü olmuştur (Genç 1997: VIII, 31, Kırımhan 2001: 110).

Örneğin; Oğuz Kağan destanında kağanlık sembolü “Altunlug bel bağı”dır.

Cengiz Han’da bu, bez veya ipek üzerine yapılmış altın bir kuşaktı (Ögel 1991: 364).

Altının rengini, merkezin hâkimiyetini ve gücü ifade eden sarı, tarihte Türklerin sıkça kullandığı renklerden biri olmuştur.

Öyle ki Türk sarısına “Altın Sarısı” denilmiştir.

Buna karşılık sarı, Türk kültüründe aynı zamanda felaketin, kötülüğün, hastalığın, yabancılığın, düşmanlığın ve nefretin de simgesi olmuştur (Bayat 1993: 52).

Oğuz Kağan Destanı’nın İslamiyet öncesi rivayetinde Ay Kağan tarafından dünyaya getirilen, Oğuz Kağan’ın; yüzü (önglüki çeragı) gök; ağzı ateş gibi

kızıl; gözleri ela (al); saçları ve kaşları kara’dır

(Kaplan 1958: 148, Sertkaya1992: 15, Bayat 1993: 14, Ögel 1995: 6, Ögel 1998: 115, 133, Doğan

2002: 310).

Bütün bu özellikler Oğuz Kağan’ı kutsallaştırır.

Mitolojik bir unsur olarak Manas da doğduğunda gözleri kıpkızıl, yüzü gömgök, vücudu apak, kemiği bakır gibidir (Ögel 1995: 8, Ögel 1998: 136, 498).

Oğuz Kağan’ın gözünün kırmızı olması Alpliğine işarettir.

Zira Anadolu’da çok eskiden beri kullanılan gözü kanlı deyimi “hiçbir şeyden yılmayan, hiçbir şeyden korkmayan atak, cesur kimse” manasına gelir (Sertkaya 1992: 15).

Oğuz Kağan’ın gözlerinin ela veya bazı kaynaklarda al olarak ifade edilmesi ise bahadırlığının işaretidir. Alplerin fiziksel yapıları diğer insanlara göre farklılık gösterirdi.

Aynı şekilde destan boyunca gök renkli bozkurt gibi tarif edilen Manas’ın da doğduğunda gözlerinin kızıl, yamanlığın ve savaşçılığın simgesi olarak sağ avucunda koyun ciğeri büyüklüğünde kara kan pıhtısı olduğu;

Cengiz Han’ın ise sağ elinde aşık/saka kemiği kadar bir parça kanla doğduğu rivayet edilir (Ögel 1995: 6, Ögel 1998: 498, Köksal 2002: 585).

Manas destanının kahramanlarından Kançora’ya elinde kan tutarak,

Külçora’ya ise avucunda kül tutarak doğdukları için bu isimler verilmiştir

(İnan 1987: 116, 119, 146, 235, Ögel 1995: 584, Ögel 1998: 500, 536).

Bu aslında bir Türk geleneği olmayıp Hint mitolojisinden gelme bir motiftir (Ögel 1995: 584, Ögel 1998: 500, 501).

Altay efsanelerinde Tanrı tarafından gönderildiğine inanılan gözleri ateşli çocuklar görürüz.

Çünkü kan ve kanı sembolize eden kırmızı aynı zamanda gücün, iktidarın, hâkimiyetin ve devlet kurmanın sembolüdür (Bayat 1993: 14).

Altay ve Sibirya destanlarında da gözleri ateşli ve göğsünde alev yanan çocuk motiflerine rastlarız Sertkaya 1992: 15, Ögel 1998: 137).

Altayların Maaday Kara adlı destanında Maaday Kara’nın oğlu ve destanın asıl kahramanı Ögüdey-Mergen de tıpkı Oğuz Kağan gibi olağanüstü davranışlar sergiler.

“İki kemiğinin ortasında parmak izi şeklinde kara bir ben vardı, göğsü baştan aşağa saf altın idi.

Sırtı baştan aşağa saf gümüş idi… Sol elinde sımsıkı tutmuştu dokuz yüzlü kara taşı.

Sağ elinde sımsıkı tutmuştu yedi yüzlü boz taşı…” (Demir 2001: 56).

Manas’ın Ak Kula ata bindiği ve ak zırhlı bir elbise giydiği bilinmektedir (İnan 1987: 147).

Batır destanında ise destan kahramanının yüzünün, kolunun ve süngüsünün ak renkte olduğu görülür (Nadirof 1996: 298).

Oğuz Kağan’ın birinci eşi gökten bir gök ışık içerisinde iner. Güneşten ve aydan daha parlaktır. Alnında ateşli ve parlak bir beni vardır.

Bu ben Demir Kazık (kutup yıldızı) gibidir.

Oğuz Kağan’a Gün, Ay, Yıldız adlı üç oğul doğurur.

Altay Buçay destanında da kahraman Gök, Güneş ve Ay’ın kızları ile evlenir (Bayat 1993: 24).

Oğuz Kağan’ın bir ağacın kovuğunda rastladığı ikinci eşinin gözü gökten daha gök’tür (Bayat 1993: 148).

Oğuz Kağan’a, Gök, Dağ ve Deniz adlı üç erkek çocuk doğurur.

Tan yeri ağarınca Oğuz Kağan’ın çadırına güneş gibi bir ışık girer ve bu ışıktan gök tüylü, gök yeleli büyük bir erkek kurt (kök tülüklüg kök çallug bedik bir irkek böri, yılkı yallı gök bürü) çıkar (Doğan 2002: 310).

Gök kurt Tanrı’nın alâmet ve habercisi, kurtarıcı (Oğuz ve Kıpçaklarda), ata (Çiğil, Yağma, Karluk boylarında), koruyucu olarak askerin önünde yürür ve yol gösterir (Bayat 1993: 42, 47).

Oğuzlar, Altaylar ve Sibirya Türkleri Kök Börü/Böri (Boz Kurt) yerine daha çok Ağ Börü’yü kullanmışlardır. Kök Böri’nin Moğollardaki adı Şira Nogay (Sarı Köpek)’dır.

Alankova her ayın on dördünde gece aydan gelen bir ışıktan olma Şira Nogay’dan hamile kalır (Sertkaya 1992: 15).

Oğuz Kağan Destanında kök/gök kelimesinin yüce; mavi, boz gök manasına geldiğini ve aynı zamanda özel isim olarak da kullanıldığını görürüz (Doğan2002: 309).

Bozkurda ise Türk mitolojisinde gök, boz, ala, ağ ve sarı gibi renkler yakıştırılmıştır.

Çağdaş Türk lehçelerinde bazı renkler birbirine çok yakın olmakla birlikte aralarında kullanım farklılığı söz konusudur.

Örneğin; Türkçe olan al ve kızıl kelimeleri ile Arapçadan dilimize geçmiş olan kırmızı sözcüğü birbirlerinden farklı kullanımlara sahiptirler.

Gök rengi Türk lehçelerinde boz, bozumtul, çal (kır) bazen ala kelimesiyle;

Boz ise göyümtül, yaşıl, çemen, otlag kelimeleriyle karşılanmıştır (Bayat2002: 523).

Böri kelimesi aynı zamanda gökyüzünün rengini karşılayan bozun karşılığıdır ve Moğolca gök rengi demektir (Bayat 1993: 53, 54, Ögel1995: 111, Ögel 1998: 43).

“Türkçede boz renk, Avrupalıların gri rengine karşılıktır.

Gri rengin ise koyudan açığa doğru pek çok tonları vardır.

Moğolca metni tercüme eden Çinli yazar, bu kurdun rengi için ‘Gök renginde kurt’ demiştir.

Bu renk daha ziyade mavi-gri bir renktir.” (Ögel 1998: 575).

Bu bağlamda ak, boz, mavi ve ala renklerinin Gök Tanrı inancı ile ilgili olduğu bir gerçektir (Bayat 2002: 523).

Orhun Abidelerinde Kültigin’in Boz ata, Bayurku ak ata, Başgu boz ata, Alp Şalçı ak ata, Ögsüz ak ata, Kedimlig toru ata, Azman ak ata, Az yağız ata bindiği görülür (Yılmaz 2003: 128-129, User 2009: 217-218).

Türk destanlarında meşhur atlar daima renkleriyle anılmış ve Türk büyüklerine atının rengine göre ad verilmiştir (Ögel 1991: 451).

Oğuz Kağan alaca (kaşka) bir ata (çokurdın aygır at) biner.

Dede Korkut Hikâyelerinde Konur atın, Boz aygırın yanında Ak/Ağ boz at, Boz at, Al aygır, Yelisi Kara Karlık at, Kara aygır, Duru aygır, Alaca at, Tepel Kaşga aygır, Ak bedevi at, Gök bedevi at, Karagöz at gibi adlandırmalara başvurulduğunu görürüz (Nerimanoğlu 1996: 73,Yılmaz 2003: 129).

Dede Korkut kitabında büyük kahramanlar bindikleri atla anılırlar.

Örneğin;

Kongur atlu Kazan, Kazan Bey’in inagı boz aygırlu Böyrek gibi (İnan 1987:182).

Bey Böyrek’in atının adı Benli Boz’dur.

Dede Korkut hikâyelerinde iyi cins Türk atı için kara kazılık at ifadesine rastlarız (Ögel 1991: 445).

Moğollarda Teptengeri adlı Moğol kâhini boz bir ata biner, göğe çıkar, dolaşır dönerdi.

Hızır’ın kır veya boz atı kanatlıydı.

Manas destanında adı geçen Akbudan, Akkula gibi isimler de bu türdendir.

Manas’ın Ak Kula adını taşıyan ve destanda yüz sayfa tasvirine yer verilen Ak Boz/Buz, Bay Böyrek’in Deniz Kulu ve Boz Aygır’ı sayılı meşhur atlardandır (İnan 1987: 111, 116,Ögel 1998: 304).

Güney Sibirya’da, Çungarya bozkırlarında yaşayan Baraba Türklerine ait Jestey Möngkö masalının kahramanı Jestey Möngkö’nün bir diğer adı da Kahverengi Yeleli Alacalı Atlı Jestey Möngköy’dür Hyo-Joung Kim 2004: 44).

Kırgızlara ait Ayman Çolpan destanında Kötübar’ın atının adı Küre’dir (İnan 1987: 184).

Türk destanlarında ve halk edebiyatında en çok kır ata yer verilmiştir.

Anadolu’da atlara özgü kır renginin demir kırı gibi daha pek çok tonuna rastlamak mümkündür (Ögel 1991: 400).

Köroğlu’nun kır veya kır renkli bir atı vardı.

Battal Gazi’nin atının adı Div-zâde Aşkar’dı (Boratav 1931: 60).

Eski Türklerde açık renkli, beyaz veya boz renkte üç yaşındaki atlar Tanrıya kurban edilirdi.

Kurban edilen atlar genellikle ak-boz kısrak veya alnı akıtmalı kısrak olurdu.

Örneğin; Manas’ın kahramanları mutlaka alnında beyaz noktası veya akıtması olan kısrak kurban ederlerdi.

Kağanlar genellikle ak veya boz renkte atlara binerdi (İnan 1987: 133, 136, 141, 145, Bayat 1993: 157).

Kuzey Türk destanlarından başlamak üzere Dede Korkut’a kadar süregelen bu ak-boz at deyişi Türk kültür düşüncesinde adeta kök salmış ve yaygın olarak kullanılmıştır (Ögel 1991: 399).

Hıtaylarda beyaz ata binilerek beyaz tilki avına çıkıldığı, beyaz atla beyaz öküzün Gök tanrıya kurban edildiği ve Çin imparatoruna nadir ve değerli oldukları için hediye olarak geyik, kurt, tavus ve kaplumbağa gibi hayvanlardan daha çok beyaz renklilerin tercih edildiği görülür (Ögel 1998: 550).

Oğuz Kağan’ın bakanlarından Uluğ Türük/Türk, aksakallı, kır saçlı, tecrübeli, kâhin özelliklerine sahip biriydi (Kaplan 1958: 139).

Ak-boz atlı Ata büyüklüğü, tecrübeyi, yaşlılığı, aklı ve bilgeliği simgeliyordu.

Rüyasını Oğuz Kağanla paylaşan Ulu Türk’ün bu davranışı şamanlara özgü bir davranıştır (Bayat 1993: 58).

Irkıl Hoca ve Manas destanında Kara Tölek (Kara Falcı) aynı konumdadır (Bayat 1993: 60).

Dede Korkut destanında Aksakallı rolüyle karşımıza çıkan Dede Korkut veya Korkut Ata, Kazaklarda aynı zamanda şamanların hamisi ve kopuzun atası olarak karşımıza çıkar (Bayat1993: 61).

Türk mitolojisinde bir de Şamanist Altay ve Sibirya masallarında karşımıza çıkan Göksakallı veya Aksaçlı ihtiyar motifi vardır (Köksal 2002: 593-594).

Bilge Tonyukuk, Korkut Ata tiplemeleri ve Manas’da geçen Göksakallı vezir (Mengdi-Bay) de bu bağlamda Göksakallı veya aksaçlı ihtiyar olarak düşünülebilir.

Kırgız masallarında da Hızır genellikle Göksakallı olarak isimlendirilmiştir (Ögel 1998: 134).

Yine Manas destanında mezarla ilgili olarak Ak-saray ve Gök-saray ifadelerinin kullanıldığını görürüz.

Burada geçen gök kelimesi Göksakallı, Gökkurt, Göktürk kelimelerinde olduğu gibi kutsal bir renk ifade eder (Ögel 1998: 513).

Ülkesini oğullarına paylaştıran Oğuz Kağan büyük bir kurultay toplar.

Sağ yanına kırk kulaç direk diktirir, üstüne bir altın tavuk koyar, altına bir ak koyun bağlar.

Sol yanına kırk kulaç direk diktirir, üstüne bir gümüş tavuk koyar, dibine bir kara koyun bağlar.

Sağ yana Bozoklar, sol yana Üçoklar oturur (Kaplan 1958: 141, Bang ve Rahmeti 1970: 1-29, Ögel 1998: 127).

Oğuzlarda kağanın sağ tarafında tacın, tahtın varisi, solda ise başkumandan otururdu.

Dolayısıyla Bozokları temsil eden ve gökten inen mavi renkli ışığın içerisinden çıkan Oğuz’un ilk eşinden doğan Gün, Ay ve Yıldız’ın sağda oturmaları yüksek bir konumda olduklarının işaretidir (Bayat 1993: 164).

Oğuz Kağan destanında mavi, kızıl, al, ak, kır, ela, kara gibi renkler ön plana çıkar.

Oğuz kağanın yüzünün mavi olması, birinci eşinin gökten inen mavi bir ışıktan çıkması, ordusuna kılavuzluk eden kurdun mavi renkte olması kutsallıkla ve tanrıyla bağdaştırılabilir (Heyet 1996: 59).

Çünkü mavi genellikle gök rengi olarak kullanıldığı için Tanrı’nın ululuğunun ve yüceliğinin bir göstergesi olarak kabul edilmiştir.

Bunun yanında Türk kültüründe gök, semavî bir kavram olarak;

Gök Tanrı, gök kurt (Bozkurt), gök boynuzlu keçi, gök öküz, gök Türk, gökyüzlü Oğuz şekillerinde karşımıza çıkar (Bayat 1993: 52).

Yakut, Altay ve Manas destanlarında gök renginin sembolize ettiği değerler aynıdır (Bayat 1993: 53).

Oğuz Kağan’ın oğullarının altın bir yay bulması, devlet yapısı bakımından hükümdarlığın, merkezin gücüyle açıklanabilir.

Oğuz Kağan’ın altın kemere sahip olması da bu mânâdadır (Bayat 1993: 145).

Destandan halk hikâyesine geçiş devresi ürünlerinden Dede Korkut Hikâyeleri’nde ise kara, ağ/ak/ağca, al/ala, kızıl/kırmızı, boz, gök, sarı renkleri hâkimdir.

Kara ise tartışmalı bir renktir, bir taraftan karanlık güçler, suç ve kötülük olarak değerlendirilirken, bir taraftan da sadakat, sebat, dayanıklılık, ihtiyat, bilgelik ve güvenilirliğin simgesi olarak görülmüştür.

Diğer renklere göre daha fazla kullanılan ve büyüklük, yükseklik, başatlık, bedbahtlık (Dilaçar 1988: 15) içeren kara rengiyle ilgili olarak kara koyun yahnisi, koyun yününden yapılan kara keçe, keçe ile kaplanan kara otağ, misafirin altına döşenen kara keçe, kara Dervend, kara kaygulu, kara ahşam, kara koç at,kara süzme gözler, kara bağır, kara gün, kara bulut, kara saç, kara kaş, kara sakallu, yilisi kara kazıluk at, kara şiven, kara tonlu derviş, kara çekik gözler,kara baş, kara polad öz kılıç, kara kaplan, kara ölüm, kara tağ, kara to_uz,kara buğa, kara buğra, kara inek buzağusu, kara pusarık (koyu renkli duman), garalı göylü otag, kara dinli/donlu kâfir (Hıristiyan keşişler) gibi adlandırmalara başvurulduğunu görürüz.

Kâfirlerin evleri için ise “Kara tonguz damı” ifadesi kullanılır (Heyet 1996: 57).

Kâfirler ve dervişler genellikle kara tonlu, Oğuzlar ağ tonlu olarak nitelendirilirler.

Matem esnasında Oğuzlarda ağ ton çıkarılır kara ton giyilir.

Beyrek öldüğünde Ak-Boz atının kuyruğu kesilir, kırk elli yiğit ak giysilerini çıkarıp gök sarınırlar, sarıklarını yere vururlar, nişanlısı Banı Çiçek de ak kaftanını çıkarıp karalar giyer (İnan 1987:470).

Oğuzlar, Kazaklar ve Kırgızlarda atın kuyruğunun kesilmesi aynı zamanda yas belirtisidir (Zaripova Çetin 2009: 90).

Bunun gibi Beyrek öldükten sonra çadırının kara ve gök renklerle örtülmesi de matemi simgeler (Seyidov 1988: 35).

Dede Korkut hikâyelerinde Oğuzların başlarına sarık sardığı, kâfirlerin ise kara şapka giydikleri ve Oğuz beylerinin kulaklarına alp ve yiğit olmanın sembolü olarak altın küpe taktıkları görülür (Kaplan 1958: 157, Ögel 1991:367).

Dede Korkut hikâyelerinde saadeti temsil eden ağ/ak/ağca rengiyle ilgili olarak ak otağ, ak meydan, ak elbise, ak gümüş, ak tağ, ağ yüz, ağ alın (temiz, iyi insan, saf kişi), ağ sakallu kocalar, ağ koyunlar, ağ pürçekli, ağ kaftan, ağ sunkun kuşu, ak/ağ eller, akça yüzlü, ağ boz at, ağ otağ, ağça koyun, ağça ten, ağçam yüzlü, ağca koca gibi adlandırmalar karşımıza çıkar.

Hikâyelerde ak bürçekli ana ifadesi de sıkça tekrarlanır.

Bayındır Han bir yere ağ otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurur.

Kimin oğlu kızı yoksa kara otağa alınmasını, altına kara keçe döşenmesini, önüne kara koyun yahnisinden konulmasını emreder.

Oğlu olanın ak otağa alınmasından, ak rengin erkek çocuğunu; kızı olanın kızıl otağa alınmasından kızıl rengin kız çocuğunu;

Çocuğu olmayanların yani bedbahtların kara otağa alınmasından, kara rengin bahtsızları sembolize ettiğini anlarız (İnan 1987:173, Zhussipbayev 2001: 34).

Beyrek’in beşik kertmesi nişanlısı Banı Çiçek kızıl otağda oturur.

Beyrek esir olduğu ve ölüm haberi geldiği zaman matem belirtisi olarak ak çadır terkedilerek kara çadıra geçilir (Kaplan 1958: 149).

Kan Turalı kırk yiğidi ile Trabzon tekfurunun kızını istemeye gittiğinde kendisini ağırlamak için ak çadır dikerler ve altına ala halı döşerler (Kaplan 1958:151).

Dede Korkut hikâyelerinde en çok sevilen renk, ergenliğin, mutluluğun ve muradın simgesi olan kırmızıdır (Ögel 1991: 385).

Banı Çiçek’in otağı ve Beyrek’in giydiği güveyilik kaftan, kırmızıdır.

Aynı şekilde Kazak, Kırgız hikâyelerinde kızıl kaftan; eski Başkurtlarda ise kızıl cepken, güveylik alameti olarak karşımıza çıkar (İnan 1987: 189).

Banı Çiçek’in Yalançıoğlu Yaltaçuk’la düğünü olurken giydiği gelinlik kaftan da kırmızıdır.

Dolayısıyla kırmızı renk, Oğuzlarda olumluluğun simgesidir ve gelin/güvey elbiselerinde ve otağlarda kullanılır.

Beylerden birçoğunun çadırı ve evi aladır (Kaplan 1958: 149, Yılmaz 2003: 134-135).

Yine güzellik unsuru olan yanağın rengi, duvak, şarap ve şarabın keskini al renklidir.

Deli Dumrul, kılıç ile üzerine yürüdüğünde al kanatlı Azrail güvercin olur ve pencereden uçar gider (Kaplan 1958:150).

Kız çocuğu olanların gireceği otağın rengi kızıldır.

Develerin tüyü kızıldır.

Bay Püre’nin evine şiven girince kızı, gelini ak ellerine kızıl kına yakmaz olurlar.

Beyrek’e nişanlısından ergenlik bir kırmızı kaftan gelir, Beyrek giyer.

Oğuz Türkleri’nde güveyiler, nişanlılar kırmızı/kızıl kaftan giyerken bekârların beyaz kaftan giydiği görülür (Heyet 1996: 58, Yılmaz 2003: 136).

Hikâyelerde al/ala/alaca rengiyle ilgili olarak al kanatlı Azrail, al aygır, al duvak, al yanak, al şarab, al şarabun itisi, al duvaklı gelin, ala göz (ela göz), ala tağ, ala geyik, ala şayvan, ala kollu, ala evren, ala gözlü kız, ala yılan, ala at, ala kaz, alaca kaz, alaca at, alaca atlu karaca kâfir, alça kan, alça kopuz; kızıl/kırmızı rengiyle ilgili olarak kızıl otağ, kızıl deve, kızıl kaftan, kızıl kına, kızıl altun, kızıl yanaklı, kızıl ala gerdek, göksi kızıl dügmeli kâfir kızları, kan yaş, kırmızı otağ, kırmızı kaftan gibi adlandırmalara rastlarız.

Boz rengiyle ilgili olarak ağ boz at, bozca çayır kuşu; mavi rengiyle ilgili olarak karalı mavili otağ, göklü, gök sakallı, gök çayır, gök demirli;

Sarı rengiyle ilgili olarak sarı elbiseli Selcen Hatun, saru yılan, saru gibi renk ifadelerine başvurulur (Burdurlu 1972, Defne 1988, Sepetçioğlu 1990, Karabaş 1996, Sakaoğlu 1998,Ergin 1999, Gökyay 2000, Tezcan 2001, Ertop 2002, Sakaoğlu ve Duymaz 2003, Yılmaz 2003).

Kırgızların Ak Koyon (Ak Tavşan) adlı hikâyesinde bir kızın ölen kardeşini geçici olarak bir yere gizlemesi sonra erkek gibi giyinerek yolda rastladığı iki hanın kızlarıyla evlenip onları alıp gelişi ve sonunda kardeşini diriltip kendinin ak tavşan donuna girişi anlatılır.

Yine Kırgızların Ak Maktım (Ak Pamuk), Ak Köbök gibi efsaneleri de önemlidir (Moldobayev 2001: 34).

 

  1. Türk Lehçelerinde Renk Anlayışı

 

Şamanizm’de gök-ak-kızıl-kara temel renklerdir. 

Gökhan, Akhan, Kızılhan, Karahan gibi adlandırmalar da buna örnektir (Kaşgarlı 1984: 32, 35, 40).

Gök Tanrı dinine inanan Türkler için gök mavidir.

Şamanlar ululuğu temsil eden mavi rengi, gök kelimesiyle adlandırmışlardır.

Ancak gök rengi aynı zamanda yeşili de karşılar.

Orhun kitabelerinde yeşil karşılığı olarak yaşıl geçmekle beraber Gök-Irmak isimlendirmesinde gök, yeşil karşılığı kullanılmıştır (Kafalı 1996: 50).

Orhun kitabelerinde yağız yer ifadesiyle kara toprak kastedilmiştir.

Aynı şekilde beyaz ile siyahın karışımından ibaret boz da toprak rengi olarak karşımıza çıkar (Kafalı 1996: 52).

Göktürklerde al renk aynı zamanda hakanlık simgesidir.

Göktürk Kağanı, Mohan Kağan’ın ve Oğuz Kağan’ın gözlerinin al olması bu mânâdadır (Ögel 1991: 404).

“Türk lehçelerindeki çok sayıda renk adları arasında ancak kara, ak, kızıl, yaşıl (yeşil) ve sarının her yerde yaygın olduğu ve her şey için kullanılabileceği ifade edilmektedir.

Buna karşılık ala, kök, boz ve kır göze çarpan anlam genişlikleri ile belirli nesneler için sınırlı renk ifadeleridir.” (Özkan 2002: 429).

Destanlar döneminden başlayarak kullanılan çeşitli isimlere bakıldığında tarihte ak ve kara kelimelerinin yoğun olarak kullanıldığını görürüz.

Örneğin;

Ak Han-Kara Han, Kır Han, Gök Han, Kök-Katay, Ak Koyunlular-Kara Koyunlular, Ak Tatarlar-Kara Tatarlar, Ak Hazarlar-Kara Hazarlar, Ak Kalmuklar-Kara Kalmuklar, Akşitler, Ak Süyek (ak kemik=asiller), Kara Sü-yek (kara kemik=avam, halk), Kara Kırgız, Ak Hunlar, Kara Hunlar, Kara Boğdan, Kara Bodun, Karahanlılar gibi (Gabain 1968: 107-108, Sertkaya 1992: 12, Kafalı 1996: 49-50, 51).

Yine tarihte Altun Orda Hanlığı’nın batı kanadı Ak-Orda, doğu kanadı Gök-Orda olarak isimlendirilmiştir (Kafalı 1996: 50).

Oğuz Türklerinde, Dede Korkut’ta yasın karşılığı beyaz çıkarıp siyah giyinmektir.

Bu nedenle Oğuzlarda, Kırgızlarda, Azerilerde ve Altaylarda ak, gök ve kara renkleri bazen ayrı, bazen de birlikte matemin, kederin ve yasın simgesi olmuştur (Seyidov 1988: 35, 48).

Bir diğer yas davranışı ise kara giyinip gök sarınmak şeklinde karşımıza çıkar.

Nitekim yas belirtisi olarak eskiden bazı yerlerde gök bayrak asılıyordu (Ögel 1991: 463).

Abdülkadir İnan’a göre şehit bayrakları beyaz idi (Ögel 1991: 434).

Azerbaycan hikâyelerinde gök renk kederin, matemin belirtisidir.

Azerbaycan’ın Cebrayıl, Sabirabad, Ağdaş, Gence gibi bölge ve şehirlerinde tabutun üstüne gök ve kara örtülmesi geleneği bugün de devam etmektedir (Seyidov 1988: 36).

Türkmenlerde ak, çok sevilen renklerden biridir.

Yolun ak bolsun “yolun açık olsun veya işin iyi olsun”, ak zat alnıŋa yağşı “beyaz şey kadere iyi gelir”, ak süyt emen oğlan “sevgiyle, mehirle büyüyen oğlan”, ak öy “bereketli ev, devletli ev”, aksakal “lider, düşünür”, ak düyäni gördüŋ mi? “olan şeyden haberin var mı?”, ak goynuŋı bermek “63 yaşına yani Hz. Muhammed’in yaşına geldiğinde beyaz koyun kurban etmek”, ak cüyce dälsin “sen de tam suçsuz değilsin” gibi ifadelerde bunun örneğini görmek mümkündür.

Kara renk ise Türkmenlerde genellikle olumsuz şeyleri nitelemek için kullanılmıştır.

Maskara, yüzü kara, kara gün, kara yer, kara geyinmek, karabaht, kara ter olmak gibi (Nurmemmet 1996: 81).

İdil-Ural Tatarları’nda samimi kişi Manasına ak yüzlü kişi, ak gönüllü kişi tabiri vardır.

Ak yol sözü ise sağlığı ve iyiliği anlatır.

Ak kilet; yazlık ev, akmunça; ak hamam, ak ev; misafir evi demektir.

Düğünden önce kız tarafından damada ve akrabalarına verilen hediyeye ise ak veya ak verme, akkel seki, aklaşu gibi adlar verilir. Kumuk Türkleri buna aklık, Türkmenler akılık derler.

Bunlara ek olarak Tatar edebiyatında ak böri “ak kurt”, akbüz at, aksakallı kurt motiflerine rastlanır (Nadirof 1996: 297).

Tatar Türklerinde Bäbi Tuyı (Bebek Düğünü: Kundak, minder), Nikah Tuyı (Evlilik Düğünü: AkBörkänçek; Ak Duvak, gelini kayınbaba evi eşiğinden geçirmek için kullanılan minder) ve Däfin Tuyı’nda (Defin üğünü: Ahirät Külmäge=Kefen) ağırlıklı olarak aklığı, temizliği, iyiliği simgeleyen ve Tatar Türklerince kutsal renk

sayılan beyaz renk kullanılır (Zaripova Çetin 2009: 57-58, 125, 130).

Kereşin Tatarları’nda kızın çeyizinden düğün yapıldığı gün uygulanan beyaz renkte olan işlemeli havlu, masa örtüsü vb.lerini sergilemeye Ak Çığaru denir (Zaripova Çetin 2009: 90).

Astrahan Tatarlarında kız damat evi tarafından özel gönderilen ve nihak şäle denilen beyaz renkte ince şalı örtünür (Zaripova Çetin 2009: 95).

Tatarlarda gelin ve güvey için hazırlanan evin özel bölümüne Ak Kelät (Ak Otağ) adı verilir (Zaripova Çetin 2009: 96).

İstisna olarak sadece Astarahan Tatarlarında kadınlar siyah elbise giyer, yas tutarlar ve eğlence olan yerlere gitmezler.

Bir yıl sonra yasın bittiğini ilan etmek için yas tutan kadınlara beyaz kumaş hediye ederler.

Aynı geleneğe Kazaklarda da rastlama mümkündür (Zaripova Çetin 2009: 131).

Milli renkleri açık mavi, beyaz ve sarı olan ve Türkçe konuşan Musevi dinine mensup

Kırım Karaylarında düğünlerde mutlaka sağlık ve mutluluğu ifade eden beyaz keçe veya post bulundurulurdu (Altınkaynak 2006: 1, 65).

Ölüm halinde ise yere siyah keçe veya deri serilir ve akrabalar bu siyah keçenin üzerine çıkarlardı.

Tabutun üzerine siyah bir örtü örtülür.

Yas süresince kadınlar başlarına siyah örtü örterler ve siyah giysiler giyerlerdi.

Aynı şekilde erkekler de siyah kuşak ve siyah giysiler giyerlerdi.

Yasın bittiği yedinci gün tekrar siyah keçe üzerine çıkarlardı (Altınkaynak 2006: 83, 85, 86).

Ana dilleri Türkçe olan Ortodoks mezhepli Hristiyan Urum Türklerinde ise kadınlar 40 gün veya bir sene boyunca yas işareti olarak siyah baş örtüsü takarlardı (Altınkaynak 2008: 240).

Gagavuzlara ait türkülerde Gagavuz kızlarının yüzlerinin beyaz, yanaklarının pembe, kaşlarının ince ve siyah, gözlerinin menekşe (menevişe) renginde tasvir edildiğini görürüz (Stamova 2007: 61).

Beyaz, siyah ve mavinin özel bir anlamı olan Kazaklarda kara renk soğuğu, rahatsızlığı, ağır başlılığı; kırmızı ateşi, sıcaklığı; yeşil diriliği, gençliği; beyaz temizliği, saflığı; mavi göğe bağlı inancı, ebedîliği ve uzun yaşamı simgeler (Kadaşeva 1996: 95).

Karlı dağlar Manasına ala-dağ “ala-too” tabirini kullanan hayvancı ve köylü Kırgızlar çakır gözlü ve gözünde leke bulunanlar için közü çekir; sarı kızıl saçlı insanlar için bıştaktay sarı; çiçek bozuğu veya beyaz benekli fonlar için çaar; beyaz benekli şeyler için alamık kelimelerini kullanmış ve morarma karşılığı  kök-ala/gök-ala kelimesini tercih etmişlerdir (Ögel 1991: 455-456, 471, 491).

 

  1. Coğrafya ve Renkler

 

Şaman inancına göre Şamanizm’de koyu mavi doğuyu, kızıl (kırmızı) güneyi, beyaz batıyı, siyah ise kuzeyi simgeliyordu (Ziyai 2007: 46-47).

Hun imparatoru Mete’nin Çin imparatorunu kuşatırken beyaz atların hepsinin Batı yönünde;

Mavi (kır) atların doğuda;

Siyah atların kuzeyde;

Kırmızı yani doru atların ise güneyde yer aldığını ve ordunun at renklerine göre düzenlendiğini görürüz (Ögel 1991: 177).

Buna göre; Hunlarda “Dinî değeri çok yüksek olan kır atlar, doğuyu sembolize ederken batıyı, boz atlar güneyi, doru atlar ve kuzeyi de yağız atlar sembolize etmektedir.” (Özkan 2002: 430).

İ.Ö. 206-İ.S.221 yılları arasında yaşayan Han zamanından beri Çinliler doğu, batı, güney ve kuzey karşılığı olarak mavi/yeşil, ak, kızıl, kara renklerini kullanmışlardır.

Buna sonradan toprak unsuru orta kavramının ifadesi için sarı/yaldız rengini eklemişler ve bu sistemi Wu-lun beş dolaşanlar olarak adlandırmışlardır (Gabain 1968: 107).

Bu kozmik görüş Türk ve Moğollar tarafından da bilinmektedir.

Türklerde yön ve renk kavramını Nerimanoğlu’nun (1996: 72) verdiği bilgilerden yola çıkarak bir tablo ile şöyle gösterebiliriz:

Tablo 1: 11. Yüzyıla Kadar Türklerde Yönler ve Renkleri

Kuzey Güney Doğu Batı

Hunlar Kara Al Kır (Boz) Ak

Köktürkler Yağız (Konur) Doru (Koyu-Boz) Kır-Boz Ak

Uygurlar Kara Kırmızı Kök-Yeşil (Mavi) Ak.

Buna göre içerisinde Türk adının geçtiği ilk Türk devleti olan Göktürklerde kuzey-kara, güney-kızıl (al), doğu-gök (yeşil) ve batı-ak’tır (Genç 1996: 41, Genç 1997: 5).

Göktürk ve Ötüken Uygur Kağanlığı yazıtlarında geçen Ak Sub, Ak Termel, Kara Sub, Kara Yotulkan, Kök Öng ve Yaşıl Ögüz birer ırmak adıdır.

Kara Köl ise bir gölün adıdır (User 2009: 143, 144, 146, 147).

Yine Altay dağları çevresindeki ırmaklardan bazılarının Ak-Buura, Aksuğ, Karasuğ, Kızılsuğ; bazı dağların ise Kara Kurum, Karadağ, Kızıldağ, Gök Dağ, Gökçe Dağ, Akdağ, Akkaya, Boz Dağ, Ak-Boz, Ala Dağ, Kızıldağ, Kızılkaya, Or Tağ, Kür Tağ gibi adlar taşıdıklarını ve bu adların mitolojiyle de uygunluk gösterdiğini görürüz (İnan 1987: 50, Ögel 1995: 430, 446).

Karahanlı dönemi eserlerinden Kâşgarlı Mahmut’un Divanı Lûgati’t-Türk adlı eserinde yer alan ilk Türk Dünyası Haritası’nda ise yönler renklerle belirtilmemiştir.

Haritada kullanılan kırmızı, dağları; sarı, yerleşim yerlerini, kumsal, sahra ve bozkırları; boz (gri), ırmak ve nehirleri; yeşil, denizleri, siyah ve kırmızı, coğrafî sınırları ifade eder (Nerimanoğlu 1996: 73, Çitgez 2008: 55-60).

Osmanlı tarihinde Bogdan’ın kuzeyi Kara Bogdan olarak nitelendirilmiştir.

Gök Deniz (Hazar Denizi), Akdeniz, Karadeniz, Karabağ gibi isimlendirmelerde renklerin ön plana çıktığını görürüz. Gökçedağ, Gökçeada, Gökçedeniz, Göksu gibi coğrafik isimlendirmelerde de gök kelimesine sıkça yer verildiğini görürüz.

Yine Türkler doğuda bu isimle adlandırılacak deniz bulunmadığı için büyükçe bir gölün adını Gökçe Göl koymuşlardır (Kafalı 1996: 49). Kızıldeniz ve Karadeniz gibi adlandırmalarda yalnız Türkler, Bulgarlar ve Yunanlılar Kızıldeniz’e Akdeniz demişlerdir.

Özcan Başkan (1970: 240, 241, 243) tarafından Türkiye’de yapısında kale, hisar, konak, höyük ibarelerini taşıyan köy adları üzerine yapılan kapsamlı bir araştırmada en fazla kara (2500) rengin kullanıldığı, bunu ak (800), gök (400), sarı (400), kızıl (400) ve boz (200) gibi renklerin izlediği ve genel olarak kara, siyah, ak, beyaz, boz, al, kızıl, pembe, sarı, yeşil, mor ve gök gibi renk adlarına yer verildiği görülmüştür.

Bayraktar (2005, 2006a, 2006b:215, 2009: 109, 115) tarafından renklerin anlam ve kavram boyutu üzerine yapılan çalışmalarda Türkiye Türkçesinde 180 yer adında sarı, 99 yer adında boz, 42 yer adında kızıl, 40 yer adında kır, 28 yer adında ak, 4 yer adında kırmızı, 1 yer adında al rengin kullanıldığı tespit edilmiştir.

Muğla’daki yer adlandırmaları üzerine Ali Akar (2006: 54) tarafından yapılan benzeri bir çalışmada da en çok kara (353), kızıl (153), ak (145), sarı (61), boz (47), gök (43), akça (38), ala (23) gibi renklerin kullanıldığı belirlenmiştir.

Buna göre Türkçede dağ, tepe, deniz, ırmak, göl ve yerleşim birimlerinin adlandırılmasında genellikle Türkçe renk adları kullanılmıştır.

 

  1. Bayraklar ve Renkler

 

Egemenliğin ve millet olmanın göstergelerinden biri de bayraktır.

Bu bakımdan bayraklardaki renkler, Türk millî düşüncesinde renk kavramının oluşumu hakkında bize önemli ipuçları verir.

Eski Türkler devleti, halkı koruyan koruyucu ruhun aynı zamanda devlet olmanın işareti olan bayrakta olduğuna inanırlardı (Bayat 1993: 152).

Bayrak rengiyle, şekliyle etnik yapıyı, halkın düşüncesini, psikolojisini, gelişmişlik seviyesini, devletin ve kağanın gücünü yansıtan bir araç konumundaydı.

Hükümdarın çadırının karşısındaki bayrak sayısı aynı zamanda devletin azametini gösteriyordu. Göktürklerin hükümdarlık çadırında dört bayrak asılıydı.

Tarihte dokuz bayraklı Türk ve Moğol hükümdarlarının da olduğu bilinmektedir (Bayat 1993: 153).

Eski Türklerde şaman törenlerinde ak-kızıl-gök olmak üzere üç bayrak veya tuğ kullanılmıştır (Ögel 1991: 429).

Cengiz Han’ın tuğu ile bayrağı beyazdı (İnan 1987: 158, Ögel 1991: 377).

Göktürklerin bayrağı ise maviydi (mavi yeşil turkuaz karışımı).

Manas’ın Alplerinin bayraklarının çoğu kızıldı.

Nogay ve Kazak destanlarında da ala ve benekli bayraktan söz edilmektedir.

Nogay destanlarında bayrak yerine al bayrak, sarı tu, ala tu, al calav gibi ifadelerin kullanıldığını görürüz.

Çin kaynaklarına göre Göktürk ve Uygurlar döneminde kuzeydeki Kırgız hakanlarının otağında kırmızı bayrak bulunuyordu ve halk, buna saygı gösteriyordu.

Kırgız Türklerinde kırmızı bayrak, yerini 11. yüzyılda yeşil kumaştan yapılmış bayrağa bırakmıştır (İnan 1966: 71, 75, Köprülü 1992: 248).

Uygur ve Moğollarda Al Kaftan veya Al Damga hakanlık sembolü sayılıyordu.

Bu konuyla ilgili olarak İnan (1968: 265)

Türklerin al bayrak kullanmasını al ruhunun ateş tanrısı veya hami ruh sayıldığı devirden kalma bir hatıra olduğunu belirtir.

Karahanlılarda hükümdarların bayrakları al renkli turuncu ipektendi (Köprülü 1992: 247).

Aynı şekilde Kıpçak ve Kumanların da kırmızı ve beyaz bayrakları vardı (Köprülü 1992: 248).

Ak renk bazı boylarda matemin belirtisi olmuştur.

Örneğin; Kırgızlar ve Kazaklar savaşırken ak bayrak asarlar ve yas tutan çadırlarda da kara bayrak olurdu (Ögel 1991: 227).

İskender’in cenazesinde de kırmızı, gök, ak ve kara renkli bayrakların taşındığı bilinmektedir (Seyidov 1988: 36).

Dokuz Oğuzların ve İran-Turan mücadelesinin kahramanlarından Efrasiyab’ın (Alp Er Tonga) bayrağı siyahtı.

Selçuklular, Anadolu Selçukluları ile Harzemşahlarda ve Abbasoğullarında da hükümdar sancakları ve bayrakları siyahtı (Ögel 1991: 31, Genç 1997: 28).

Harzemşahlarda bayrak ve çetrlerin siyah olması aynı zamanda bir resmiyet göstergesiydi.

Tolunoğulları ve Gazneliler de bayrak ve hilatlarında siyah rengi tercih etmişlerdir.

Kumuklar bayraklarında Türklerin en çok kullandıkları mavi, yeşil ve kırmızı renge yer vermişlerdir.

Büyük Selçuklu Devleti’nin bayrak ve sancaklarının tamamı sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşmuştu.

Şia hükümdarları yeşil, beyaz ve her renk bayrağa sahiptiler (Genç 1997: 46).

Saka Türklerinin bayraklarının kenarında ise sarı, kırmızı ve yeşil üç çizgi mevcuttu (Genç 1996: 48).

Peygamber soyundan geldiğine inanılan Safevî Türkmen devletinin kurucusu Şah İsmail’in bayrağı yeşil idi (Genç 1997: 28).

İlhanlıların Timurlu devletinde Babür Şah’ın ordusunun sarı, kırmızı bayraklara sahip olduğunu biliyoruz.

Aynı şekilde Memlüklerde ve Çandaroğullarında da sarı, kırmızı bayraklar kullanılmıştır.

Anadolu beyliklerinin bayraklarında da kırmızı, beyaz, sarı ve yeşil renkler görülür.

Örneğin; Germiyanoğulları beyliğinin bayrağı kırmızıydı.

Orhan Gazi de savaşlarda kırmızı sancak kullanmıştır (Genç 1997: 19).

Akkoyunlu ve Karakoyunlulara ait bayraklar beyaz olup, ortalarında ak ve kara koyun resimleri bulunuyordu (Ögel 1991: 391).

Osmanlılarda Yıldırım Bayezid’den beri kullanıldığı tahmin edilen ak alem yani beyaz sancak başta olmak üzere kırmızı, yeşil ve sarı renkte çeşitli sancak ve bayraklar kullanılmış ve bu renkler, Osmanlı Devlet Arması’nın yanında pek çok sancak ve nişanda yer almıştır (Genç 1997: 47, 49, 51).

Osmanlılarda saltanat sancaklarının sayısı başlangıçta dört iken 16. yüzyılda yediye (biri beyaz, ikisi kırmızı, biri yeşil, ikisi yeşil-kırmızı, biri sarı-kırmızı) çıkmıştır (Köprülü 1992: 252).

“Osmanlılar döneminde padişaha mahsus bayrağın II. Mehmet döneminde ak olup, II. Bayezid, I. Selim ve Kanuni devirlerinde de aynı kaldığını çeşitli kaynaklar nakletmektedir.” (Köprülü 1992: 253).

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethettiği zaman otağının önüne ak ve kızıl olmak üzere iki sancak diktirdiği ve yine Çaldıran Muharebesi’nde kızıl ve beyaz olmak üzere iki saltanat sancağına sahip olduğu rivayet edilir (Ögel 1991: 427, Köprülü 1992: 253, Genç 1997: 21).

III. Selim ve II. Mahmut zamanlarında kalelere çekilen Osmanlı bayrağı ise beyaz ay-yıldızlı al bayraktı (Genç 1997: 22).

  1. Mahmut Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusuna mahsus olarak üzerinde kelime-i şehadet veya fetih ayetleri bulunan siyah bayrak yaptırmıştı.
  2. Abdülhamit devrinde kırmızı atlas zemin üzerine etrafı beyaz kılaptanla işlenmiş bir sancak kullanılırken, 19. yüzyılın ilk yarısında üzerinde hilal ve yıldız işareti bulunan kırmızı bir sancak Osmanlı bayrağı olarak kullanılmıştır (Köprülü 1992: 253).

Buna göre Türkler eski çağlardan günümüze bayraklarında beyaz, kırmızı, mavi, sarı, siyah ve yeşil gibi renklere yer vermişlerdir.

 

  1. Giyim-Kuşam, Eşya ve Renkler

 

Altay ve Sayan dağları bölgesindeki kazılarda 7. veya 8. yüzyıla ait soylu bir erkeğe ait mezarda üç kat elbiseye rastlanmış ve en dışta koyu kırmızı ipek, onun altında yeşilimsi ipek ve en altta altın sarısı ipek giysinin olduğu görülmüştür (İnan 1987: 499, Genç 1996: 44, Gömeç 2000: 63).

Eski çağlardan günümüze Türklerin kıyafetlerinde kırmızı, yeşil ve sarı renklerin hâkim olduğu görülür.

Bunlardan özellikle kırmızıyı Türklerin rengi olarak nitelendirebiliriz.

Göktürklerde al kaftan ve cübbe hakanlık simgesiydi.

Kızının adı Al-Altun olan Cengiz Han’ın da al bir kaftana sahip olduğu görülür (Ögel 1991: 401, 403).

Ancak Cengiz Han’ın kaftanın rengi Türk hakanlarınınki gibi turuncu değil bir çeşit koyu kırmızıydı (Ögel 1991: 407).

Karahanlı, Selçuklu hükümdarlarının bayrakları, tuğları, saltanat şemsiyeleri (çetr), otağları ve giydikleri çizmeler hep kırmızıydı.

Eski Türk çadır ve halılarının nakışları da hep kırmızı ve sarı renklerden oluşmuştur.

Bu sebepledir ki Türk tarihinde kırmızı, hem saltanatın hem de halkın çok sevdiği renklerden biri olmuştur

(Koca 2002: 55).

Karahanlı ve Selçuklu hükümdarlarının tuğra, otağ ve giydikleri çizmelerin kırmızı olduğu bilinmektedir (Başlangıçtan Günümüze Kadar Büyük Türk Klasikleri, Tarih-Antoloji-Ansiklopedisi 1985: 120, Koca 2002: 55).

Dede Korkut’ta Müslüman kızların kırmızı, siyah elbiseler giydikleri görülürken kâfir kızlarının Selcan Hatun örneğinde olduğu gibi sarı giysi giydikleri görülür (Ögel 1991: 487).

“Türkün gözü aldadır” sözünün gereği olarak 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un verdiği bilgilere göre Türk kızlarının “ya al, ya yeşil “ elbise giydikleri görülür (Ögel 1991: 406).

Kaşgarlı Mahmut’a göre hizmet, saygı, ağırbaşlılık göstermek isteyen kızlar kırmızı giyerken; kırıtmak, cilve yapmak isteyen kızlar ise yeşil elbise giyiyorlardı (Ögel 1991: 413).

Türkler için al, kutsal ve tanrısal bir renktir.

Bu nedenle Oğuz Türkmen boyları börk adı verilen şapkalarının tepe kısmında Tek Tanrı ve Gök Tanrı inancına bağlı olarak al rengi kullanmışlardır.

Dede Korkut hikâyelerinde gerdek elbisesinin, gerdek ve hakan otağının kırmızı, gelin duvağının ise al olduğu görülür (Ögel 1991: 409, 420).

Kırmızının Türklerdeki bilinen yaygın adı kızıldır.

Kırmızı, kızılın karşılığı olarak Türkçeye sonradan girmiş bir kelimedir.

Kırmızının çeşitli tonlarını anlatmak için bağırca, bağırza, yağal, yanal gibi kelimelerin kullanıldığı görülür (Ögel 1991: 417).

Türkmenler göğü tutan al rengin simgesi olarak kafalarına kızıl keçeden yapılmış külah, başörtüsü; ayaklarına Ülgen’in sarayının ve tahtının sembolü olan sarı renkli çizme giymişlerdir (Sümer 1976: III, Ögel 1991: 420, Genç 1996: 43).

Bu gelenek bugün efelerin, zeybeklerin, Seymenlerin kıyafetine yansıdığı gibi çeşitli folklorik giysilerde de yaşatılmaktadır.

Nitekim Anadolu’yu gezen Bertrandon de Broqiére, Anadolu’daki Türkmenlerin kızıl börk, siyah elbise ve sarı çizme giydiklerini yazmaktadır (Ögel 1991: 433).

Kırgızlarda gelinin en kıymetli eşyalarından biri ala kiyiz adı verilen bir çeşit kilimdir (Karadavut ve Aksoy 2001: 61).

Padişah otağlarının kırmızı olduğu Osmanlılarda vezir, içoğlan başçavuşu, vezir baş tebdili, vezir tatar ağası, kolbaşı, defter emini, şâtır, saka, aşçı gibi görevli bazı devlet memurlarının kıyafetleri neredeyse tamamen sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşmuştur (Genç 1996: 47).

Beyaz, Türkler için temizlik, arılık, ululuk, yaşlılık, tecrübe, büyüklük ve kutsallık demektir.

Beyaz elbise giyme, Mani dininin bir özelliğidir.

Rahiplerin elbiseleri ile başörtüleri hep beyazdı (Ögel 1991: 377, Ögel 1998: 87, 555).

Türk mitolojisinde Ak Şaman ve Kara Şaman olmak üzere iki tür şamana rastlanır.

Geçmişte iyi ve aydınlık ruhlar şerefine kansız kurban ve ayin törenlerini idare eden Ak Şamanlar kuş, geyik ve ayı biçimindeki beyaz elbiseler giyer, başlarına beyaz kuzu derisinden yapılmış külah takar, uğurlu ve kutsal olan ak renkli atlara biner ve gökyüzüne çıkmayı sembolize eden hareketler yaparlardı (Bayat 1993: 56, Ögel 1998: 29, Güngör 2002: 267, Kim 2004: 47, 50).

Kara Şamanlar ise kötü ve karanlık tanrıların ruhuna ayinler düzenlerlerdi (Güngör 2002: 267).

Hıtay Efsanesi’nde rüyada görülen Tanrılar, beyaz elbise giyer ve beyaz çelenk takarlardı.

Yine Hıtaylarda törenlere katılan kabileler, elbiselerini bayraklarının rengine göre seçerlerdi (Ögel 1991:

177, Ögel 1998: 550).

Cengiz Han’ın çadırında ak bayrak dalgalanması ve hükümdarın halktan ayrılmasının, matemin bir belirtisi olarak savaşa giderken beyaz giymesi, Malazgirt savaşından önce Alparslan’ın, Balak Gazi’nin, Osmanlılarda I. Murat ve Fatih Sultan Mehmet’in, üst rütbeli komutanların savaşa giderken beyaz elbise giyip, beyaz ata binmeleri, yine Türkmenistan’da Göktepe savaşında Karabatır’ın beyaz elbise giyip, beyaz atla düşmana saldırıp şehit olması, beyaz renkle ilgili geleneksel davranışlardandır (Ögel 1991: 383, Ögel

1995: 93, Heyet 1996: 56, Nurmemmet 1996: 81, Genç 1997: 9).

 

Kara renk toprak, güç, kuvvet, bazen de keder, yas ve alt tabaka Manasına gelir.

Türk hükümdarlarının tahta çıkma töreninde üzerinde oturacağı seccade veya halının siyah renkte olması bu bakımdan önemlidir.

Bu nedenle olsa gerek hükümdarlık ifadesi biçiminde değerlendirilen kara renk, 11. ve 13.yüzyıllarda sıkça kullanılmıştır.

Osmanlılar döneminde Müslümanların ayakkabıları sarı, Ermenilerin kırmızı, Yahudilerinki ise mavi olarak belirlenmiş ve III. Selim zımmîlerin evlerinin siyaha boyanmasını istemiştir (Saydam 1999: 194-195).

Ülkemizin muhtelif yörelerinde özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde bugün kadın kıyafetlerinde sarı, kırmızı ve yeşil renk sıkça karşımıza çıkar.

Alevî-Bektaşî geleneğinde de bu üç renk kadın kıyafetlerinde yaygın bir şekilde kullanılır (Genç 1997: 62).

Yörüklerin ise ağırlıklı olarak yeşil, mor, kırmızı, sarı ve pembe rengi kullandıkları bilinmektedir.

Mavi ve yeşil ise günümüzde tarikatlarda yaşatılmaktadır.

Tarikatlerin tümü yeşil renge bağlıdır.

“Ulu peygamberimizin ehl-i beyti ve evlâtlarının da alâmet ve simgeleri yeşil olmuştur; ve bu günde peygamber evlâdı sayılan seyyidlerin şah ve alameti yeşildir.” (Heyet 1996: 59, Genç 1996: 42).

Türk kültüründe gerek yeşil cübbe, yeşil sarık ve türbelerin genellikle yeşile boyanması gibi uygulamalardan dolayı yeşil ruhanî bir renk olarak kabul edilmiş ve genellikle İslamiyet’in rengi olarak düşünülmüştür (Genç 1996: 42,Lings 2003: 48).

Hakas Türklerinde padişahlar genellikle kırmızı yüzük takar ve kırmızı tahta oturmayı tercih ederlerdi. Kazaklarda eskiden henüz evlenmeyen kızlar, kırmızı takı veya kırmızı başörtüsü kullanırlardı.

Kazaklarda gelin olmanın işareti, beyaz başörtüsüdür.

Beyaz, siyah ve kırmızı Kazaklarda aynı zamanda yas rengidir.

Kazak kadını kocası öldüğünde siyah giyinir, kızı ise beyaz elbise giyer, kırmızı şapka takardı.

Oğlu ölen kadın ise beyaz başörtüsü takardı.

Güney Kazakistan’da erkeklerin bellerine beyaz kumaş parçası bağlamaları yas belirtisidir (Kadaşeva 1996: 96).

Eski Kırgızlarda da beyaz başörtüsü, yas alametiydi.

Anadolu’da da yas elbisesi olarak beyaz giyinen insanlara rastlanmıştır (Ögel 1991: 145).

Azerbaycan’a bağlı Nahcıvan Özerk Cumhuriyeti’nde beyaz renk hâlen matem rengi olarak kabul edilmektedir (Nerimanoğlu 1996: 69).

Burada yaslı kadınlar ak tülbentten başörtüsü örter ve ak renkli elbiseler giyerler.

Ak renk matem belirtisi olduğundan uyuyan çocuğun üstüne ak renkli örtü örtülmez (Seyidov 1988: 27).

Eski Türklerde de rastladığımız Aksakallılar geleneğinin devam ettirildiği ve ak-kızıl sözüyle saf beyazı kasteden Kırgızlarda geline verilen otağa boz üy (çadır) deniyordu (Moldobayev 2001: 35).

Eski Türkler buna ak otağ veya ak çadır diyorlardı.

Dede Korkut’ta ak ev yalnızca temizliği simgelemez, aynı zamanda erdem dolu ev Manasına gelir.

Cengiz Han’ın mezarının yanına onun hatırasına 5 ak ev yapılır.

Manas’ın otağı için ak-otağ, ak-çadır, akev deyimlerinin kullanıldığını görürüz.

Bok-Murun’un otağına ise boz-otağ deniliyordu (Ögel 1998: 522).

Ak ev deyimine Er-Töştük destanında da rastlarız (Ögel 1995: 28).

İdil-Ural Tatarlarında evli bayanların ak gömlek, ak sitsa (basma) gömlek, ak alyapkıç (önlük), ak kalfak, ak uka, ak yünşel, ak yavluk, ak perçatka (ak eldiven) adını verdikleri giysilerde genellikle beyaz rengi tercih ettikleri görülür (Nadirof 1996: 297).

Vambery’nin tespitine göre Türkmenistan’da kadınlar ve erkekler genellikle kırmızı renkte gömlek giyinmekte ve altına da uygun kırmızı veya sarı renkte çizme giymektedirler (Genç 1997: 67, Koca 2002: 55).

Orta Asya’daki Türk köylü kıyafetlerinde ağırlıklı olarak mavi, kırmızı veyeşilin hâkim olduğunu, aynı şekilde Hakas, Başkurt, Kırgız ve Azerî Türklerinin millî kıyafetlerinde de bu üç rengin kullanıldığını görürüz (Genç 1997:66, 69).

Fransız Hendi de Couliboef De Blocqueville, Türkmen kadınlarının elbiselerinde daha ziyade kırmızı, sarı ve koyu kırmızı rengin hâkim olduğunu bildirmektedir (Nurmemmet 1996: 80).

Kırım Türkleri ise 1960’lı yıllara kadar gömleklerinin veya pantolonlarının üzerine şifa niyetine yeşil ve kırmızı renkte kemer takıyorlardı.

Kemerlerin rengi yaşlı erkeklerde beyaz, orta yaşlılarda lacivert, gençlerde ise kırmızı, pembe veya sarıydı (Altınkaynak 2008:262).

 

  1. Nevruz ve Renkler

 

Osmanlılarda hekimbaşılar her sene Nevruz’da özel bir karışımla hazırlanmış Nevruziye adı verilen üzerine altın tozu dökülmüş kırmızıya çalan koyu renkte ve kokulu bir çeşit macun yaparlar ve bunları tüllerle bağlı kâseler içerisinde padişah, şehzade ve sultanlarla kadın efendilere, veziriâzama ve devletin

ileri gelenlerine sunarak karşılığında çeşitli hediyeler alırlardı (Halaçoğlu 1996: 185, Tepekaya 2002: 605).

Hristiyanlara özgü Paskalya geleneğinde olduğu gibi Iğdır’da Nevruz’da yumurtaların kırmızıya; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yeşil, sarı ve siyaha boyanarak piknik alanına götürüldüğünü ve yine Mart Dokuzunda renkli yumurtaların kırılmak suretiyle oyun oynandığını veya çocukların kırmızı yumurta toplayarak mutlu olduklarını görürüz (Bozyel 1996: 112).

Kars civarında Nevruzda bir evde toplanan genç kızlar ve genç erkekler erkek bir çocuğu suya gönderirler. Çocuk hiç konuşmadan ve arkasına bakmadan bir kova su getirir.

Evdekiler kovanın içerisine kendilerini temsil eden renkli iplikler ve iğneler atarlar ve birbirleriyle birleşen iğne ve ipliklerden sahiplerinin evleneceklerine inanırlar (Tutar 2002: 613).

Yugoslavya’daki Türk gruplarında ve Gagavuz ile Çuvaş Hristiyan Türk gruplarında, Doğu Avrupa Türk gruplarında Nevruzda, geleneksel olarak bir gece öncesinden çocuklara sarı kurdele takılır.

Nevruz sabahı, bu kurdele kırmızı kurdele ile değiştirilir.

Böylece kötülüğü temsil ettiğine inanılan sarı renk atılır, yerine sağlığı temsil eden kırmızı kurdele takılarak yeni yıla girilir (Tutar 2002: 618).

Gagavuzlarda Nevruz öncesinde Mart ayının başlarında küçük çocuklara ve genç kızlara kırmızı yün ipliğinden bilezikler örülür ve kollarına takılır.

Yine küçük çocuklar ve gençler sabah kış aylarında dünyaya gelmiş işaretlenmiş kuzularının boyunlarına akşamdan hazırladıkları kırmızı ipliği takarlar.

Eğer sürüde alaca bir kuzu varsa nazar değmesin diye ona iki kat kırmızı iplik takılır (Arnaut 1995: 10).

Saha Türklerinin Nevruz’u olan Isıakh Bayramı’nda genç kızlar ve genç erkekler tören alanına yarım Ay şeklinde dikilmiş akağaçlara dilek tutarken bez parçası bağlarlar (Deliömeroğlu 1996: 132).

Özbekistan’da Nevruz’un sembolik kahramanı olan Baba Nevruz, baharı sembolize eden yeşil bir kıyafet giyer.

Nevruz Baba’nın Özbekistan’daki adı Baba Dehkan yani çiftçi babadır (Güzel 1996: 173).

Kazaklarda Nevruz gününde sabah erkenden kalkan Kazak kadınları, güneşe selam verdikten sonra ilk iş olarak pınarlara yağ döküp ardından yeni dikilen ağaçlara ak boya sürerler.

Kesilen at ve öküzün başı yenildikten sonra Aksakallar Nevruz duası (bata) okurlar (İbrayev 1996: 190, 193).

Hıdırellez ve Nevruz’un aynı anda kutlandığı Kazaklarda Kızır gecesi yani 22 Mart gecesi yemek kaplarının hepsine yıl yağışlı olsun diye, süt, ayran kımız gibi süt ve sütten yapılmış ak renkli yiyecekler konur ve sofrada kırmızı et yemekleri bulunur (Turan 1996: 342-343).

Aladağlara yerleşmiş olan Kırgızlar bugün resmî tatil olan ve bahar, yeni yıl veya yılbaşı bayramı olarak nitelendirdikleri Nooruz Bayramı’nı Ala Too (Kızıl/Kırmızı Dağ) denilen meydanda coşkulu bir şekilde kutlamaktadırlar  (Unan 2002: 31).

Afganistan Türkleri, Nevruz kutlamalarında mezar ziyaretinde Cende adı verdikleri beyaz, yeşil ve kırmızı renkte kumaşlardan yapılmış bayrakları göndere çekmekte, aynı uygulamayı Hz. Ali’nin mezarı olan Mezar-ı Şerifte de gerçekleştirmektedirler.

Mezar-ı Şerifte’ki kutlamaya Gülsurh yani “Kırmızı Gül” denilmektedir (Nazar 1996: 299, 300).

 

Sonuç

 

Köklü bir geçmişe sahip olan Türk kültüründe renk kavramı, geçmişten günümüze kadar tarihsel, kültürel, demografik, siyasî ve coğrafî gelişmelere bağlı olarak birtakım değişikliklere uğramıştır.

Bunlardan mitolojiyle ilgili olanlar Şaman, Kam, Baksı geleneği hariç- geçmişte kalırken, geniş bir coğrafyaya sahip 220 milyonluk Türk dünyası küreselleşmeye bağlı olarak şehirleşme, sanayileşme ve modernleşme çabaları çerçevesinde renklerle ilgili bir takım geleneksel değerlerini korumayı ve günümüze ulaştırmayı başarabilmiştir.

Renk anlayışı yönünden bazı farklılıklara rastlanan Türk lehçelerinde yerleşim birimi, devlet adı, ırmak, göl ve dağ adlarında renk adlarının kullanımı, bugün de devam ettirilmekte ve geçmişteki adlandırmaların büyük ölçüde korunduğu gözlenmektedir.

Devlet olmanın göstergelerinden biri sayılan bayraklarda kullanılan renkler ve yer verilen kimi simgeler kısmî değişikliklerle birlikte eskiye sadık kalınarak korunmakta ve yaşatılmaktadır.

Buna karşılık giyim-kuşam ve kullanılan çeşitli eşyalardaki renk anlayışında modernleşmenin bir gereği olarak bir takım farklılıklar göze çarpmaktadır.

Geleneksel halk sağlığı uygulamaları arasında sayabileceğimiz Al basması ve Nevruz ile ilgili ritüel niteliğindeki bir takım davranışların sürdürülmesi ve korunması ise Türk dünyasında kültürel bağların kuvvetli olduğunu ve bunların devam ettirildiğini kanıtlamaktadır.

 

 

 

Doç. Dr. Salim KÜÇÜK

Ordu Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, TDE Bölümü, Perşembe/ORDU

 

 

KAYNAKLAR :

Akar, Ali (2006). “Renge Bağlı Yer Adlandırmalarında Muğla Örneği”. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy Armağanı) 1(20): 51-63.

Altınkaynak, Erdoğan (2006). Tozlu Zaman Perdesinde Kırım Karayları. Haarlem: Türkistan ve Azerbaycan Araştırma Merkezi.—- (2008). Urum Folklor ve Halk Edebiyatı. Ankara: Kültür Ajans Yay.

Arnaut, Tudorka (1995). “Gagavuzlarda İlk Yaz Bayramı”. Bilge 4: 8-13.

Bang, W. ve G.R. Rahmeti (1970). Oğuz Kağan Destanı. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.

Başkan, Özcan (1970). “Türkiye Köy Adları Üzerine Bir Deneme”. TDAY. Belleten:237-251.

Başlangıçtan Günümüze Kadar Büyük Türk Klasikleri, Tarih-Antoloji-Ansiklopedi (1985). C. I. İstanbul: Ötüken-Söğüt Yay.

Bayat, Fuzuli (1993). Oğuz Epik En’enesi ve Oğuz Kağan Dastanı. Sabah: Azerbaycan Elmler Akademiyası.

Bayat, Fuzuli (2002). “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Yeni Düşünceler”. Türkler. Ed.

Hasan Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 520-526.

Bayraktar, Nesrin (2005). “Kavram ve Anlam Boyutunda Al, Kırmızı ve Kızıl”.International Journal of Central Asian Studies (Mustafa Canpolat Armağanı)10(1): 145-165.—- (2006a). “Kavram ve Anlam Boyutunda Türkçede Ak ve Beyaz”. Dilbilim, Dil

Öğretimi ve Çeviri Bilim Yazıları I-II. Haz. Cemal Yıldız ve Latif Beyreli. Ankara: Pegem-A Yay. 35-50.

—- (2006b). “Kavram ve Anlam Boyutunda Sarı ve Tonları”. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Tuncer Gülensoy Armağanı) 1 (20):209-218.

—- (2009). “Boz ve Kır Renk Adlarının Kavram, Anlam ve Biçim Boyutu Üzerine”.International Journal of Central Asian Studies 13: 101-121.

Boratav, Pertev Naili (1931). Köroğlu Destanı. İstanbul: Evkaf Matbaası.

Bozyel, İbrahim (1996). “Iğdır, Nahçıvan ve Tebriz Üçgeninde Nevruz Gelenekleri”.

Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 111-116.

Burdurlu, İbrahim Zeki (1972). Dede Korkut Hikâyelerinde Sıfatlar ve Sıfat Takımları, Dilbilgisi Sorunları. C. 2. Ankara: TDK Yay. Küçük, Eski Türk Kültüründe Renk Kavramı 205

Çitgez, Muhammed (2008). “Kâşgarlı Mahmut’un İlk Türk Dünyası Haritasına Adbilimsel Bir Yaklaşım”. Uluslararası Kâşgarlı Mahmut Sempozyumu. 17-19 Ekim.Rize: Rize Üniversitesi.

Defne, Zeki Ömer (1988). Dede Korkut Hikâyeleri Üzerinde Edebi Sanatlar Bakımından Bir Araştırma. Ankara: TDK Yay.

Deliömeroğlu, Yakup (1996). “Saha Türklerinde Isıakh Bayramı”. Nevruz ve Renkler.

Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 130-137.

Demir, Necati (2001). “Altay Destanı ‘Maaday Kara’ Üzerine”. Türk Yurdu. 169 (21):54-56.

Dilâçar, Agop (1988). Kutadgu Bilig İncelemesi. Ankara: TDK Yay.

Doğan, Ahmet (2002). “İslâmiyet’ten Önceki Türk İnancına Dair”. Türkler. Ed. Hasan

Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 305-319.

Ergin, Muharrem (1999). Dede Korkut Kitabı. İstanbul: Boğaziçi Yay.

Ertop, Konur (2002). “Dede Korkut Kitabı”. Bütün Dünya. Ankara: Başkent Üniversitesi Kültür Yay.

Gabain, Annemarıe von (1968). “Renklerin Sembolik Anlamları”. DTCF Türkoloji Dergisi 1 (3): 107-113.

Genç, Reşat (1996). “Türk Düşüncesi, Davranışı ve Hayatında Renkler ve Sarı, Kırmızı, Yeşil”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay.41-48.

Genç, Reşat (1997). Türk İnanışları ile Millî Geleneklerinde Renkler ve Sarı-Kırmızı-Yeşil. Ankara: TDK Yay.

Gökalp, Ziya (2002). “Türklerde Ahlâk”. Türkler. Ed. Hasan Celâl Güzel vd. C. 3.İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 283-289.

Gökyay, Orhan Şaik (2000). Dede Korkut Hikâyeleri. Ankara: İmge Yay.

Gömeç, Sadeddin (2000). “İslâm Öncesi Türk Tarihinin Kaynakları Üzerine”. DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi 20(31): 51-92.

Güngör, Harun (2002). “Eski Türklerde Din ve Düşünce”. Türkler. Ed. Hasan Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 261-282.

Güzel, Abdurrahman (1996). “Türk Kültüründe Nevruz ve Millî Birlik-Beraberlik”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 166-181.

Halaçoğlu, Yusuf (1996). “Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları”. Nevruz ve Renkler.

Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 183-188. Bilig, Yaz / 2010, Sayı 54 206

Heyet, Cevad (1996). “Türklerin Tarihinde Renklerin Yeri”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: TDK Yay. 55-61.

İbrayev, Şakir (1996). “Kazak Folklorunda Nevruz”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 89-198.

İnan, Abdulkadir (1966). “Tuğ-Bayrak (sancak)”. Türk Kültürü 46: 71-75. —- (1987). Makaleler ve İncelemeler. C. 1. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay.

Kadaşeva, Karlıgaş (1996). “Kazak Medeniyeti’ndeki Semboller”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 95-97.

Kafalı, Mustafa (1996). “Türk Kültüründe Renkler”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 49-54.

Kaplan, Mehmet (1958). “Oğuz Kağan Destanı İle Dede Korkut Kitabında Eşya ve Aletler”. Jean Deny Armağanı Mélanges Jean Deny. Haz. Janos Eckmann vd. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay. 135-161.

Karabaş, Seyfi (1996). Dede Korkut’ta Renkler. İstanbul: YKY.

Karadavut, Zekeriya ve Mustafa Aksoy (2001). “Kırgız Gelenekleri ve Abramzon”.

Türk Yurdu 171 (21): 58-61.

Kaşgarlı, M. Aktok (1984). Doğu ve Güneydoğu Anadolu Uygarlığına Giriş. Ankara: Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yay.

Kırımhan, Nazan (2001). “Türk Kültüründe Yedi Rengin Anlamı”. Türk Dünyasında

Nevruz Uluslar Arası Dördüncü Bilgi Şöleni Bildirileri. Haz. Şebnem Ercebeci. Ankara. Atatürk Kültür Merkezi Yay. 107-111.

Kim, Hyo-Joung (2004). “Baraba Türklerinin Jestey Möngkö Masalındaki Mitolojik Motifler Üzerine”. Bilig 28: 43-57.

Koca, Salim (2002). “Eski Türklerde Bayram ve Festivaller”. Türkler. Ed. Hasan Celal Güzel vd. C. 3. Ankara: Yeni Türkiye Yay. 51-57.

Köksal, Hasan (2002). “Türk Destanlarında Bazı Ortak Motifler”. Türkler. Ed. Hasan Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 584-596.

Köprülü, Orhan F. (1992). “Bayrak”. İslam Ansiklopedisi. C. 5. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı. 247-254.

Lings, Martin (2003). Simge ve Kökenörnek Oluşum Anlamı Üzerine. Çev. Süleyman Sahra. Ankara: Hece Yay.

Moldobayev, İmel (2001). “Kırgız Halk Kültürünün Kaynağı”. Türk Yurdu 171 (21):34-36. Küçük, Eski Türk Kültüründe Renk Kavramı

Nadirof, İlbaris (1996). “İdil-Ural Tatarlarında Nevruz Kutlamaları”. Nevruz ve Renkler.Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 293-298.

Nazar, Khudai (1996). “Afganistan Türklerinde (Güney Türkistanlılarda) Nevruz Kutlamaları”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 299-301.

Nerimanoğlu, Kâmil Veli (1996). “Türk Kültüründe Renkler”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 63-73.

Nurmemmet, Annagulu (1996). “Türkmenlerde Renk Dünyası ve Nevruz”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 75-83.

Ögel, Bahaeddin (1991). Türk Kültür Tarihine Giriş. C. VI. Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

—- (1995). Türk Mitolojisi. C. II. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay.

—- (1998). Türk Mitolojisi. C. I. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay.

Özkan, Ali Rafet (2002). “Türk Kültüründe Yönler”. Türkler. Ed. Hasan Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 427-433.

Sakaoğlu, Saim (1998). Dede Korkut Kitabı. C. I-II. (İncelemeler-Derlemeler Aktarmalar).Konya: Selçuk Üniversitesi Yay.

Sakaoğlu, Saim ve Ali Duymaz (2003). İslamiyet Öncesi Türk Destanları. İstanbul: Ötüken Yay.

Saydam, Abdullah (1999). Osmanlı Medeniyeti Tarihi. Trabzon: Derya Kitabevi.

Sepetçioğlu, Mustafa Necati (1990). Dedem Korkutun Kitabı. İstanbul: Akran Yay.

Sertkaya, Osman Fikri (1995). “Oğuz Kağan Destanı Üzerine Bazı Mülahazalar”. TDAY. Belleten (1992): 9-27.

Seyidov, Mireli (1988). “Gök, Ak ve Kara Renklerinin Eski İnançlarla Alakası”. Çev.

Orhan Yavuz. Türk Dünyası Araştırmaları. İstanbul: TDAV. 33-52.

Stamova, Stefanida (2007). “Gagavuz Türkülerinin Estetik Görünümleri”. Aktaran: Valentina Tabunşik. Kardeş Kalemler 3 (1): 61-63.

Sümer, Faruk (1976). Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü. Ankara: Selçuklu Tarih ve Medeniyet Enstitüsü.

Tepekaya, Muzaffer (2002). “Türk Kültüründe Tarihinde Nevruz”. Türkler. Ed. Hasan

Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 600-610.

Tezcan, Semih (2001). Dede Korkut Oğuznameleri Üzerine Notlar. İstanbul: YKY. Bilig, Yaz / 2010, Sayı 54

208

Turan, Ahsen (1996). “Kazakların Millî Bayramı Nevruz”. Nevruz ve Renkler. Haz. Sadık Tural ve Elmas Kılıç. Ankara: AKM Yay. 341-344.

Tutar, Hasan (2002). “Tarihte ve Mitolojide Nevruz”. Türkler. Ed. Hasan Celâl Güzel vd. C. 3. İstanbul: Yeni Türkiye Yay. 611-621.

Unan, Fahri (2002). “Kırgızistan’da Bayramlar”. Türk Yurdu 179 (22): 29-33.

User, Hatice Şirin (2009). Köktürk ve Ötüken Uygur Kağanlığı Yazıtları. Konya: Kömen Yay.

Yılmaz, Engin (2003). “Dede Korkut Kitabı’nda Tasvir Dünyası”. TDAY Belleten I:123-150.

Zaripova Çetin, Çulpan (2009). Tatar Türklerinin Gelenek ve Görenekleri. Ankara: Karadeniz Dergisi Yay.

Zhussipbayev, Nurgali (2001). “Kazak Anonim Halk Edebiyatında Koç-Koyun Unsurunun Yeri: Tespitler ve Genel Değerlendirmeler”. Türk Yurdu 170 (21): 33-40.

Ziyai, Alimcan (2007). “Eski Türk (Hun) İnançlarına Göre Yılbaşı Kutlamaları”. Kardeş Kalemler 3 (1): 42-48.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s