EVRİMİN KANITLARI NEREDE? —–ALINTIDIR

EVRİMİN KANITLARI NEREDE? 

“Evrimin kanıtları”, bilimsel camiada artık tartışmaya gerek olmayan, bilimi epey bir geriden takip edebilen halk arasında ise halen ateşli tartışmaların konusu olan bir konudur.

Aslen “evrimin kanıtları” kalıbı bile hatalıdır.

Zira evrim, yapısal olarak bir doğa yasasıdır.

Doğa yasalarının kendileri ve etkileri gözlenir.

Dolayısıyla burada “kanıt” derken söylenmeye çalışılan, daha ziyade “gözlem”lerdir.

Bu gözlemler, doğadaki evrim yasasının doğrudan göstergeleridir.

Bilim insanları bu bulgulardan yola çıkarak Evrim Teorisi adı verilen, bilim tarihinin gördüğü en ihtişamlı teoriyi günceller, geliştirir, gerçeğe en yakın hale getirirler.

Yani doğadaki evrim yasasının neden ve nasıl o şekilde olduğunu izah etmeye çalışan Evrim Teorisi, gücünü bilim insanlarının evrime yönelik deney ve bulgularından elde edilen verilerinden almaktadır. 

EVRİMİN KANITLARI NEREDE? ile ilgili görsel sonucu
Bir bilim dalının veya bir teorinin gücünü, birden fazla bilim dalıyla analiz edildiğinde aynı sonuçları vermesiyle ölçeriz.
Örneğin bir zamanlar bilim olarak pazarlanmaya çalışılan “frenoloji” (Türkçeye kabaca “kafatasçılık” olarak yansımıştır), farklı bilim dallarının (örneğin genetik biliminden gelen verilerin) bu düşünceyle tamamen çelişiyor olmasından ötürü terk edilmiş bir fikirdir.
Ancak Evrim Teorisi, aklınıza gelebilecek her bilim dalı tarafından test edilip kullanıldığında, tam da beklenen sonuçları veren, her seferinde tutarlı, her seferinde isabetli olan bir bilim dalıdır.
İlk etapta uygulamaları sinirbilimden antropolojiye, psikolojiden ekolojiye, tıbba, paleontolojiye, jeolojiye kadar birçok bilim dalında devrime neden olmuştur.
Hatta daha sonradan gücü öylesine net bir şekilde anlaşılmaya başlanmıştır ki, ekonomiden mimarlığa, mühendisliğe kadar sayısız “ilgisiz gibi görünen” sahada bile kendisine yer bulmayı, bu sahalarda devrimler yaratmayı başarmıştır.
Bu nedenle Evrim Teorisi ve genel olarak evrimsel biyoloji, bilim tarihinin gördüğü en güçlü sahalardan biri olarak anılır.
Bilim tarihinde pek az teori, bu kadar geniş çapta yankı yaratmayı ve bu kadar fazla bilim dalını doğrudan veya dolaylı olarak etkilemeyi başarmıştır.
EVRİMİN KANITLARI NEREDE? ile ilgili görsel sonucu
Peki evrime dair gözlemlerimiz nerelerden geliyor?
Halk arasında bilinen formuyla soracak olursak: “Evrimin kanıtları nerede?” Bu soruyu cevaplamak için rahatlıkla birkaç yüz sayfalık bir kitap yazmak mümkündür.
Zira bir şeyin çokluğuna dair biraz da mübalağalı betimleme “dağlar kadar” ise, evrimsel biyolojinin kanıtlarına yönelik betimleme “sıradağlar kadar” olmalıdır.
Bu da, kısa bir özet yapmayı güçleştirmektedir.
Fakat birkaç başlık altında, evrimin gerçekten türleri değiştiren bir doğa yasası olduğunu, bir türden birden fazla türün oluşup farklılaşabileceğini, var olan bütün türlerin ortak atalardan evrimleşerek var olduklarını gösteren verileri sunmaya çalışalım:
1) Yaşamın Hiyerarşik Yapısı: Carl von Linneaus’tan (Linne) önce, türleri sınıflandırmak için birçok girişimde bulunulmuştu; ancak bunların hiçbiri işe yaramamıştı.
Örneğin bir bilim insanı, türleri 5 kategoriye ayırmaya çalıştı ve buna yıllarını harcadı.
Ancak bir sorun vardı: türler, basit bir şekilde 5 kategoriye bölünemiyordu!
Çünkü türler arasında kesin ve net bir şekilde çizilmiş sınırlar bulunmuyordu!
Bu türler, birbirlerinden bağımsız olarak var olmamıştı (veya var edilmemişti).
Her biri, birbiriyle ortak bir geçmişin, farklı sayfaları gibiydi.
Daha yakından yapılan incelemeler, türlerin “doğal gruplar” oluşturdukları gerçeğini gösterdi.
Bu grupları Linne-öncesi girişimlerin yapmaya çalıştığı gibi yatay bir kategorizasyon olarak izah etmek imkansızdı.
Türler, ata türlerden farklılaşarak bugünkü hallerini almışlardı; dolayısıyla atasal ilişkileri ortaya koyacak bir sınıflandırma yapılması gerekir.
Günümüzde modern bilim dahilinde “çift isimli sınıflandırma” olarak bilinen Linne-tipi isimlendirme, evrimin gerçekliğini pratik bir şekilde karşımıza çıkmış halidir.
Eğer ki türler bağımsız olarak var olsalardı, onları net kategorilere ayırmamız çok kolay olurdu.
Ama böyle bir durum yok.
Doğada bir süreklilik var ve bu sürekliliği izah eden tek biyolojik doğa yasası da evrim.
Etçil hayvanların evrimsel hiyerarşik düzeni…
2) Yapısal Benzerlik (Homoloji): İki şeyin birbirine benzerliği birçok farklı seviyede olabilir.
Örneğin sarı elma ile armutu kabaca birbirine benzetebilirsiniz; bu çok da şaşırtıcı olmaz.
Benzer şekilde, detaylı incelemediğiniz varlıkları bir arada kategorize edivermek anlaşılırdır: “uçan şeyler kuştur” gibi.
Ancak bilimsel bir perspektifte bakmaya başladığınız zaman, işler değişir.
Eğer ki birbirinden tamamen bağımsız gruplar olan balıklarda (bazı gruplarında), amfibilerde, sürüngenlerde, kuşlarda ve memelilerde bulunan uzuvlarda aynı kemik düzeninin (“1 kemik, 2 kemik, çok sayıda kemik ve parmaklar” şeklinde giden düzen) görüyorsanız, durup düşünmeniz gerekir.
Birbirinden bağımsız olarak var olan yapıların birbirine benzemesi şart değildir.
Örneğin bir tekne, bir bisiklete benzemez.
Bağımsız işler yapmak üzere tasarlanmış, apayrı üretim hatlarının ürünüdürler.
Ancak Coca Cola ile Fanta birbirine benzer.
Ortak bir geçmişi paylaşmaktadırlar.
Şaşırtıcı bir şekilde, tamamen bağımsız ortamlarda yaşayabilecek şekilde uzmanlaşmış türlerin vücutlarında sayısız benzerlikler görürüz.
Bilimsel bir şüphecilikle bunu sorguladığımızda, bu canlıların ortak bir geçmişi paylaştıkları sonucuna varmamız gerekir.
Bir balina ile bir insan, aynı üretim hattının ürünüdürler.
Sadece birbirlerinden çok önce ayrılmışlardır ve farklı ortamlara adapte olacak şekilde evrimleşmişlerdir.
Ancak atalarından kalan izleri halen birebir taşırlar.
Yabanarıları ve bal arılarının iğneleri, fazlaca evrimleşmiş ovipozitor adı verilen dokunma organlarıdır.
Bütün canlıların yapısında, sol-elli aminoasitler bulunur, halbuki tamamen sağ-elli aminoasitlerden oluşsalardı da sorunsuz bir şekilde işlerlerdi.
Doğada bu sağ-elli aminoasitler var; ancak buna rağmen tüm canlılar sol-elli aminoasitlerden oluşuyor.
Bağımsız bir üretim, bu tür benzerliklere ihtiyaç duymamaktadır.
İşte ortak bir evrimsel tarihten kaynaklanan bu benzerliklere, yapısal benzerlik (homoloji) adını veriyoruz.
EVRİMİN KANITLARI NEREDE? ile ilgili görsel sonucu
 
3) Embriyolojik Benzerlikler: Birbirinden tamamen bağımsız gibi gözüken canlıların ana rahmindeki (embriyolojik) hallerine bakacak olursanız, evrimin tartışmasız bir gerçek olduğunu görebilirsiniz.
Bir tavuğun, yunusun, filin ve insanın embriyolarını ilk birkaç haftada ayırt etmeniz imkansızdır.
Çünkü hepsi, ortak bir vücut planının, ortak bir genetik/evrimsel geçmişin ürünüdürler.
Hatta bu ortak genetik yapı, bazen gereksiz üretimlere neden olur.
İnsanda atalarından kalma kuyruklar embriyolojik evrede oluşur, sonrasında yok edilir.
Benzer şekilde insanlarda embriyolojik evrede solungaç yarıkları oluşur; sonrasında bunlar farklılaşarak başka vücut organlarına dönüşür.
Karıncayiyenlerin çenelerinde embriyolojik dönemde diş-öncesi yapılar oluşur, sonrasında yok edilir.
Bazı karasal kurbağalar, atalarından kalma sucul larvalar üretirler; sonrasında bunlar karasal hallere dönüşürler. Türler evrimsel bir tarihi paylaşmıyor olsalardı, bu şekilde anlamsız ve açıkça sarfiyat olan üretim-yıkım işlemlerine gerek olmazdı.
Farklı canlıların aynı evrelerdeki embriyolojik görünümleri. Kaynak: Science
 
4) Körelmiş Karakterler: Evrim geleceği göremez.
Bir organın ne zaman işlevsiz olacağını, ne zaman işlev kazanacağını bilemez.
Hatta evrim, herhangi bir şeyi bilemez.
Evrim bir doğa yasasıdır.
Kütleçekimi ne kadar şey “biliyor” ise, evrim de o kadar bilir.
Evrim yasasının tek yaptığı, ortama en uyumlu olanların seçilip, geri kalanların elenmesidir.
Ortam değiştikçe, “uyumluluk” tanımı da değişir.
Bu durum, çok net evrimsel olguları gözlememizi sağlar: eskiden işlevsel olan organlar, sonradan işlevsiz hale gelirler.
Çünkü artık doğa değişmiştir.
Artık işlevsiz olan bir organı sürekli olarak üretmek, büyütmek, beslemek, bakımını sağlamak büyük bir masraftır. Bunu daha az üretenler, daha avantajlı olurlar.
Çünkü o organı üretmek, büyütmek ve benzeri işlere harcayacakları enerjiyi, hayatta kalmaya harcayabilirler.
Böylece bu işlevsiz yapıları daha ufak, daha eksik üretebilen ya da hiç üretmeyen bireyler, avantajlı konuma geçerler.
Bu da, evrim sürecinin çok uzun bir süreç olmasından ötürü, tam olarak yok olmamış ancak yok olmakta olan organların vücutlarımızda barınmasına neden olur.
Evrim gerçek olmasaydı ve türler sabit olsalardı, bunu görmeyi beklemezdik.
Körelmiş organlarla ilgili çok detaylı bilgileri buradan alabilirsiniz.
Yunuslarda bulunan körelmiş arka bacak kemiği…
Bu körelmiş kemiklerin arka bacak kemikleri olduğu bilgisayar analizleriyle de doğrulanmıştır.
5) Yakınsama: Evrim, türlerin bulundukları doğal ortamlara adapte olmaları, yani uyum sağlamaları sürecidir.
Eğer ki evrim gerçek olmasaydı, birbirinden bağımsız soy hatlarından gelen canlıların, benzer yaşam alanlarında, benzer özellikler kazanmasını beklemezdik.
Fakat bunu görüyoruz.
Hem de çok fazla görüyoruz.
Örneğin balıkların bütün ataları suda yaşamış canlılardır.
Suda yaşamaya uyumlu belli başlı adaptasyonlara sahiptirler.
Yüzgeç yapısı, tuzluluk oranını ayarlayabilmeleri, nefes alma biçimlerinde farklılıklar vb. bunun örnekleridir.
Çok ufak bir grup haricinde hiçbir balığın karasal adaptasyonları bulunmaz.
Öte yandan memeliler tamamen karasal canlılardır.
Yakın atalarının tamamı karasal adaptasyonlara sahiptir; denizel atalarından oldukça kopmuşlardır.
Buna rağmen yunuslar, balinalar, deniz aslanları, vb. hayvanlar suda yaşarlar; ancak balık değildirler.
Memeli hayvanlardır!
Kürkleri vardır, süt bezleri vardır, yavrularını canlı doğururlar, sıcakkanlıdırlar ve daha nicesi…
Yani memeli olduklarına şüphemiz yoktur.
Ancak bunlar, tıpkı balıklar gibi yüzgeçlere sahiptirler; nefes alma konusunda karasal kuzenlerinden çok farklı yapılar evrimleştirmişlerdir.
Buna rağmen halen o atasal (karasal) özellikleri barındırırlar.
Bu durum, evrimin yaşandığının en net örneklerinden birisidir.
Birbirinden tamamen bağımsız olan iki canlı, Triceratops (dinozor) ile gergedan (memeli) türlerinde aynı savunma yapılarının evrimleşmesi…
6) Pek De Uygun Olmayan (Sub-Optimal, Optimum-Altı) Tasarımlar: Dediğimiz gibi, evrim kördür, beyinsizdir.
Geleceği göremez, düşünemez, kararlar alamaz.
Sadece en uyumluları ayıklayan bir doğa yasasıdır.
Bu doğa yasası sayesinde, bulundukları ortama oldukça uygun görünen canlılar evrimleşebilmiştir.
Bu da, sonradan bakıldığında canlıların tam da orada yaşayabilecek şekilde tasarlandığı fikrini uyandırır.
Bu, basit bir yanılgıdır.
Suyun bir çukuru doldurabilecek yapıda olması, çukurun su onu doldursun diye oluştuğu anlamına gelmez.
Benzer şekilde, canlıların ortamlarına adapte olarak o ortama uygun gözükmeleri, canlıların ve ortamlarının özel bir şekilde belirlendiği anlamına gelmez.
Kaldı ki, aslında evrimin ürünü olan insan zekası bile, evrimden başarılı tasarımlara sahiptir.
Evrim, elindeki malzemeyi kullanmak zorundadır, her şeyi silip atamaz, baştan yapamaz.
Bu nedenle canlılarda hatalı çok sayıda yapı vardır.
Bunlardan bir kısmı körelmiş organlarla ilgili yazımızdan görülebilir.
Öte yandan insanlar, istedikleri anda başa dönebilir, bir tasarımı çöpe atabilir, yeni bir tasarıma başlayabilirler.
Evrimin 4 milyar yıl zamanı olması bakımından, insan biliminin halen basit seviyede olması anlaşılırdır.
Fakat şöyle de düşünülebilir: evrimin bir canlıyı yerden havalandırması (uçurması) milyarlarca yıl almıştır.
İnsan zekası ise sadece birkaç yüz yılda bir makinayı yerden havalandırmayı başarmıştır.
Tabii ki doğadaki ürünler bizimkilerden biraz daha başarılıdır; fakat insan tarafından tasarlanabilecek olan kadar başarılı değildirler.
İnsanı genellikle sınırlandıran, teknolojik yetersizliklerdir.
Fakat hayal gücümüzün sınırı yoktur ve doğa, bu hayal gücünün oldukça gerisindedir.
Bu da, kör bir doğa yasası olarak evrimin var olanın en iyisini çıkarma çabasını doğrulamaktadır.
Canlılar, özenle var edilmemişlerdir.
Omurgalı gözlerinde bulunan “kör nokta”nın dokusal düzeyde çekilmiş bir fotoğrafı…
Bu nokta nedeniyle bu canlılar görüş alanı dahilindeki bazı bölgeleri göremezler.
Göz, bir insan mühendisi tarafından bile, şu anda olduğundan kat kat iyi tasarlanabilirdi. 
7) Coğrafi Dağılımlar: Bazı canlılar, sadece belli coğrafi bölgelerde bulunurlar.
Adeta coğrafya ile sınırlandırılmışlardır.
Örneğin keseli hayvanlar, sadece Avustralya’da bulunurlar.
Evrimsel tarihe baktığımızda, gerçekten de “sınırlandırıldıklarını” görürüz.
Bu canlılar, Avustralya’nın bir kıta olarak diğerlerinden ayrılmasından sonra evrimleşmişlerdir ve burada hapsolmuşlardır.
Eğer ki evrim gibi doğal bir süreç işlemeseydi, böyle sınırların olmaması beklenirdi.
Her canlı, her yerde bulunabilir olmalıydı.
Fakat Dünya’da bunu görmüyoruz.
Coğrafi süreçler, biyolojik evrimi şekillendirmiştir.
Keseli Memeliler’in Evrim Ağacı ve biyocoğrafi analizi…
8) Ara Geçiş Türleri: Her ne kadar inatla olmadıkları iddia edilse de, bilimin elinde binlerce “ara tür” bulunmaktadır. Hem de gerek fosil olarak, gerekse de canlı olarak…
Bu ara türler, elinize rastgele alacağınız iki modern türün “arasında” olan canlılar değildir.
Örneğin timsah ile ördeğin arasında bir geçiş bulamazsınız.
Bu, çarpıtılmış bir evrim algısının ürünüdür, gerçekte evrim bundan bahsetmez.
Ara geçiş türleri, atasal bir tür ile torun bir tür arasında geçiş demektir.
Örneğin denizel canlılar ile karasal canlılar arasında.
Gidip iki alakasız kara canlısı alıp, onların ara geçişini bulamazsınız.
Çünkü evrim tarihinde birinden diğerine doğru bir geçiş yaşanmamıştır.
Fakat atasal veya atasala yakın bir türü alıp, torun bir tür ile arasında geçiş türü arayabilirsiniz.
Örneğin Ornitorenk isimli canlılar, teknik olarak Memeli’dirler.
Ancak gagaları vardır, zehirlidirler, elektrikle yönlerini bulurlar ve dahası, yumurtlayarak ürerler!
Adeta sürüngenler ile memeliler arasında yaşayan bir geçiş türüdürler.
Benzer şekilde akciğerli balıklar denizel ve karasal canlılar arasında bulunan, yaşayan ara türlerdir!
Bunlar haricinde çok sayıda fosil ara tür de bulunmuştur.
Bunlar, büyük ve spesifik canlı grupları arasındaki geçişleri (örneğin dinozorlardan kuşlara) gösteren türlerdir.
Bu şekilde binlerce fosil bulunmaktadır ve müzelerde sergilenmektedir.
Denizlerden karalara geçişteki ara geçiş türleri…
Uzun lafın kısası, evrimin kanıtlarını saymakla bitirmek mümkün değildir.
Bunlar sadece genel kategorilerdir!
Bir de bunların alt başlıklarına inmeye başlayacak olsanız, her biri altında onlarca alt başlık bulmak mümkündür.
O alt başlıkların da her birine uygun milyonlarca tür ve türe ait özellik bulmak mümkündür!
Bu nedenle Evrim Teorisi, elimizde tek bir fosil dahi olmasa, bundan en ufak derecede etkilenmezdi.
Fosiller, tür içerisinde süregelen değişimlerin (mikroevrim), türler arası değişimlere (makroevrime) dönüşebileceğini gösteren işlevsel verilerdir.
Ancak evrimin süregeldiğini, türleri değiştirdiğini, yeni türler yarattığını, var olanları yok ettiğini görmek için fosillere ihtiyacımız yoktur. 
Evrimin kanıtları, tam anlamıyla “her yerdedir”.
Sadece bakmayı bilmek ve algılamayı istemek gerekir.
Hazırlayan: ÇMB (Evrim Ağacı)
Görsel: “Evrimin Kanıtları” isimli kitabın yazarı Utah Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Alan R. Rogers, insan evrimini gösteren 3 kafatası ile birlikte…
Kaynak: Evolution, Douglas Futuyma (2009), sf: 50-51
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s