EFSANELERLE BOCUK GELENEĞİ ——————- ALINTIDIR

EFSANELERLE BOCUK GELENEĞİ

 

Gecenin ayaza çalan en zifiri karanlığında, tabiat yeni dirilişi için uykuya daldığında, korkuyu davetkar kılan, kötüye meydan salan, bilinmeyeni akla getiren bir sessizlik…

 İnsanoğlu var olduğundan beri hayatın sırrına erişmek isterken verdiği mücadelede tanıklık ettiklerini, hissettiklerini, hayal ettiklerini, çaresizlikte korktuklarını, acizlikte sığındıklarını, kahramanlarını, kahramanlıklarını, yaşadıklarını, sırlarını, her ne varsa, yeniden yaratma, ölümsüz kılma, gelecek kuşaklara aktarma arzusuyla taşlara kazımış resmetmiş, çamuru bulayıp harç etmiş, demiri ısıtıp şekl etmiş sonra da ona kendince bir isim vermiştir.

 

Tarih çağları boyunca inançlarını, geleneklerini, doğada verdikleri yaşam mücadelesini gelecek nesillere aktarmak için o günün şartlarına uygun çeşitli yöntemler seçmişlerse de tarihi belgelerin, bulguların açığa çıkaramadığı netlik kazanmamış ama herkes tarafından farklı yorumlanarak öyküleştirilen geçmişten günümüze fısıltıyla yayılan çeşitli doğa olayları efsaneleştirilerek günümüze ulaştı.

***

 

Hangi çağda, hangi coğrafyada, hangi inanışta olursa olsun yaşam daima İyi ve Kötü’nün savaşına tanıklık eder.

 İYİ; tabiata hizmet eden, can veren, günü ışıyan, renk katan, kanat takanken, güneşi bekler uyanmak için.

 KÖTÜ; başına buyruk, kendi hizmetkarını arayan, asla boyun eğmeyen, alevine katıp, koruna sürüyenken, karanlığı bekler özgürlüğü için.

 KÖTÜ’yü görünmezlikle güçlü kılan gece, İYİ’nin ışığını da kör eder.

 İYİ su olup akar, KÖTÜ ateş topu olup yakar.

***

Gün geceye, mevsim kışa dönerken kötülüğün salındığını önceki korkularıyla deneyimleyen insanlar, kendilerini savunmak, korkulanla baş etmek için çeşitli yöntemler geliştirmişler.

Karanlığı aydınlatmanın yolunu bulmuş, sessizliği gürültüleriyle bölmüşler.

Görünmeze hükmetmenin yolunu ararken psişik güçlere yönelmişler.

 

***

 BOCUK’da böylesi bir gecenin baş aktörüdür.

 Tabiatla uyumluluğun en ileri noktaya ulaştığı, yaşam ve mücadele gecesinin efsanesi BOCUK, kuşaktan kuşağa çeşitli efsanelerle aktarıldı.

 Türkiye ve Balkan ülkeleri arasında sıklıkla karşılıklı göçlerin yaşandığı tarihi evrimleri ve çağlar boyu süren ilişkileri sebebiyle oluşan bir kültürün ürünü olan bocuk efsanesi Keşan’ın Çamlıca mahallesinde uzun yıllar sürdürülmeye çalışılan bir gelenek.

 Buradaki halk kültürü, Orta Asya, Şamanizm, Anadolu, İslâmiyet, Kuzey Avrupa ve ortak Balkan kültürüyle beslenmiş, günümüze gelmiştir

 

Bir zamanlar işlevsel niteliği olan bu inanışa bağlı olarak sürdürüle gelen adetler tabiatın çözülmesi oranında ilk çıkış özelliğini yitirerek güncelleşmeye, kabuk değiştirmeye başladı.

 Tabiatın kendini kışa hazırladığı bu uzun gecede, kötülüklere karşı birlikte olup tılsımsal bir güç oluşturarak korunmak, güçlü olmak için insanlar birlikte vakit geçirir ve dirilecek olan tabiattan dayanıklılık, sağlık ve sıhhat dilenir.

Bocukta, şenlik, büyü, tılsım, bolluk ve bereket iç içedir.

 

Bu gecede kimse yalnız kalmak istemez.

Çeşitli ritüeller gerçekleştirilir.

Eş, dost, akraba gecenin sessizliğinden sakınmak için bir araya gelir gürültülü eğlenceler düzenler, karanlığı bölmek için ateşler yakılır, evde mutlaka kabak pişirilir, bolca kuru meyve, kuru yemiş ve kar suyunda haşlanmış mısır tüketilir.

Herkesin mutlaka kabak tatlısından yemesi öğütlenir, yemediği takdirde BOCUK’un gelip sırtına bineceğini onu rahatsız edeceğini konu alan çeşitli efsanevi korku öyküleri anlatılır.

Korkutucu mitolojik karakterlerin o gece sokaklarda gezdiğine inanılır.

 

 

 

İşte çocukluğumda dinlediğim bocuk öykülerinden feyz alarak bu geceye dair kurguladığım BOCUK EFSANESİ

 ***

 

BOCUK GELİNİ

 

Kaçmak için sığınan değil, korkularıyla yüzleşip güçlü duran, sessizliğe kulak veren erişebildi sırrına.

Ve öyle bir gece yaşandı ki sırrına erişebilenler yetişti imdadına…

 Gün aya kavuştuğunda, gece gündüzü avuttuğunda, güneş dünyaya küstüğünde,  doğa derin bir uykuya daldı.

Bu uyku öyle uzun sürdü ki canlılar kainatta savunmasız, dımdızlak kalakaldı.

Hayatta kalmak için tüm kaynaklarını tüketen insanoğlu doğaya uyanması için çok yalvardı ama gördüğü düşün etkisindeyken ne yaptılarsa uyandırılamadı…

 Bu eşsiz rüyaya hayatın sırrına erişebilenler tanıklık etti.

Onların çağrısıyla periler doğayı derin uykusundan uyandırmak için yeryüzüne indi.

Bu zifiri karanlık, soğuk gecede pusuya yatan karanlığın kralları, kainata hükmetmek için perileri yeryüzünde tutsak etti, her yanı ateşe verdi.

Gökte yıldız kayboldu.

Karanlığa tutsak edilen periler kötülüğe direnmek için insanlarla işbirliği yaptı.

Bu teslimiyete boyun eğmeyerek direniş gösteren periler ve insanlar bu savaşın kaybedeni, karanlığın kralları ise kainatın yeni sahipleri olacakken, bir mucize gerçekleşti.

Milyonlarca peri beyaz zerrecikler serperek yeryüzüne inmeye başladı.

Karanlığın kralları perilerin yeryüzüne tutunmasına izin vermemek için direndi ama sonunda beyaza teslim olup çaresizce beyazın derinliğinde saklanmayı seçti.

Ta ki bir sonraki en soğuk, en uzun en zifiri karanlık gece oluncaya dek….

 

Her yıl aynı gecede yaşamın sırrına ermiş insanlar, doğayı uyandırmak için bir araya gelerek çeşitli ritüllerle dünyayı kötülüğün krallarına karşı korumak, daha güçlü durabilmek için perileri yeryüzüne davet etti.

 Periler o gecenin savaşçılarını güçlü, sağlam, iradeli, korkusuz olanlardan seçmek için insanların dayanıklılığını ölçerek onların sırtına son derece güçlü bir ağırlık yükledi.

 Bu ağırlığa dayanamayan zayıf, güçsüz insanlar,  o geceyi korku içinde geçirirken, seçilen savaşçılar doğanın düşüne alınarak karanlığın krallarına karşı savaşmak ve onu uyandırmak için görevlendirildi.

 Perilerden bazıları seçtiği savaşçıya aşık oldu ve yeryüzünde kalarak onunla evlenmek istedi.

Ama insanlar buna müsaade etmedi.

O gün bugündür savaşçısına aşık periler gelinlik giyerek yeryüzünde ıssız mekanlarda dolaşmakta, terk edilmiş evlerde yaşamaktadır.

 

Bu yüzdendir ki BOCUK GECESİ’nde bazı insanlar ıssız sokaklarda dolaşırken gelinlikli perilerden birini görebilir.

   Billur Ocak

 DİPÇE:

Balkanlar’ın çeşitli noktalarından göçmen olarak Çamlıca’ya gelenler, yaşadıkları bölgenin kültür ve âdetlerini sürdürmüşlerdir.

Çamlıca; Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya gibi ülkelerinden Türklerin göçmen olarak geldiği bir nahiyedir.

1800’lü yılların son çeyreğinde ve tersine olan Türk göçü öncesinde de, çoğunluk olarak Rumların ve Türklerin yaşadığı bir kasabadır.

Avrupa’daki savaş döneminin bitmesi ve bölgenin sınır ve etnik nüfus olarak son şeklini aldığı Mudanya Antlaşmasıyla kasaba da etnik kimlik olarak son şeklini almıştır.

Pek çok Balkan ülkesinden gelen göçmenler yeni yaşam yerinde eski kültür adet ve inanışlarını da sürdürmeye devam ederek günümüze kadar gelmiştir.

 Ortak Balkan kültürü ürünü olan Bocuk da bulunduğu yarımadada kışın sembolü olarak hep vardır, kiminde Aralık ayının ikinci yarısı, kiminde Ocak ayının ikinci yarısına dek ve ilginçtir ki; yüzlerce yıldır insanlar tabiatı hep izlemiş, gözlemiş ve saymıştır, tabiatın kış takvimini yapmışlardır ve  her bir kültür kendine göre…

 

19, 20 ve 21’inci yüzyılda Bocuk için tarihler, Ocak ayı ortalarında birleşmektedir ve hicri takvimin 61. gününün gecesine denk gelmektedir.

(eski Kasım)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s