ANKARA —–

ANKARA

Featured image

ANKARA 1877

ANKARA – 1877

 

ANKARA
Ankara’nın Adı Nereden Geliyor

Ankara’nın İsmi ile ilgili Efsanelerden birine göre Frigya Kralı Midas’ın bir deniz çapası bulduğu yerde bu şehri ilk defa kurmasıyla şehir de adını Anker kelimesi olarak almıştır.
Grek müverrihi Pausanıas, söz konusu çapanın kendi zamanında (M.Ö II. Yüzyıl) Jupiter mabedinde muhafaza edildiğini yazmaktadır.
 
Roma hakimiyeti dönemine ait bazı sikke ve madalyonlarda gemi çapasının Ankara şehrinin arması gibi kullanıldığı görülmektedir.
Bu tarihi görüşlerin yanı sıra şehrin adının Grekçe Agheridha (koruk) , Anguri (salatalık) kelimesiyle ilgili olduğu söylenmektedir.
Şehrin adıyla ilgili en yaygın ve kabul gören kanaatlerden biri de; Frigçe “Ankas” kelimesidir.
Karışık anlamına gelen bu kelimeye “kayalık, dar boğaz” manaları da verilmektedir.
ankara adı nereden gelmiştir ile ilgili görsel sonucu
  
Bir vadi yanında kurulmuş olan Ankara şehrinin fiziki görünümü bu adlandırmaya uygun düşmektedir.
İlkçağda Anadolu’da ilk güçlü devleti kuran Hititlerin Orta Anadolu’da kurdukları “Ankuwa” şehrinin de şimdiki Ankara şehrinin yerinde kurulmuş olabileceği mümkündür.
 
Dolayısıyla Ankara ismine yakın fonetiğin Hititler döneminde de varlığı dikkat çekicidir.
Türk-İslam kaynaklarında şehrin adı Farsça “Engü” (üzüm) kelimesine bağlanmış bir başka deyişle, şehir kalesinin “angarya” ile yaptırıldığı için şehre böyle bir ad verildiği ifade edilmektedir.
 
Eski Arap coğrafyacıları da ekseriyetle şehirden Ankara olarak söz etmektedirler.
Selçuklular döneminde şehrin adı Engürü, Enguriye, Engure ve Ankara olarak geçmektedir.
Aynı döneme ait Batılı kaynaklarda Angora, Angurie şeklinde geçer.
Osmanlı kaynaklarında ise; Engürü ve Ankara ismi kullanılmıştır.


Ankara’nın tarihi semt isimlerinin öyküleri

Hastalıklarına derman arayan, dileklerini gerçekleştirmek isteyen Ankaralıların ziyaret ettiği ve ‘Hacet kapısı’ olarak anılan tepenin adı zamanla ‘Hacettepe’ olmuş.
Geçmişte keçe örülen ve pazarlanan semtin ismi ise zaman içinde ‘Keçiören’ olmuş.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın kuruluşu milattan önceki dönemlere kadar uzanırken, başkentin birçok semt isimlerinin de ilginç öyküleri bulunuyor.
Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan ve Şeref Erdoğdu tarafından kaleme alınan “Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri” adlı eserde, günümüzde 7’den 70’e herkes tarafından bilinen bazı semt isimlerinin ilginç öyküleri anlatılıyor.
yazar Şeref Erdoğdu'nun Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri kitabı ile ilgili görsel sonucu
İsmini, kayadan akan su kaynağından aldığı belirtilen Çankaya için kitapta şu ifadeler yer alıyor:
“Asırlar önce bu akan su, şu ilerdeki havuzda toplanırmış.
Nice dertlere deva, onulmaz hastalara şifa, canlara can verirmiş.
Bu yüzden buraya ‘Cankaya’ demişler.
 
Harplerde, istilalarda yıkılmış, harap kalmış, suyun gözü kapanmış, bu topraklar bizim olunca buralara yerleşen ekalliyet suyun gözünü açmıştı.
Ama ne derde deva, ne hastaya şifa, ne de cana can vermez olmuş.
Lakin ‘Çankaya’ adı bugüne kadar süre gelmiş…
Yıllar sonra bu kayalara bir köşk kuruldu.
Ne mutlu bir tesadüf, bu tepeden Atatürk milletine şifalı sular akıttı.”

KEÇEÖREN, KEÇİÖREN OLMUŞ
Keçiören’in “keçi”den değil, bilakis “keçe” den geldiği vurgulanan Keçiören semtinin öyküsü ise şöyle:

“Buranın sakinleri başta Ermeni vatandaşlar, keçe yapma sanatını çok ileri götürmüşler.

Ankara yöresine, diğer illere keçe buradan pazarlanmış.
Keçeyi dövmek herkesin harcı değil, zahmetli bir zanaat kolu.
İşte bu yüzden bu semt bağlarına ‘Keçeören’ denilmiş.
 
 
Halk diline kolay gelmiş, ‘Keçiören’ olmuş.
Keçi ile pek alakası yok, zira bu güzel yöreye yeşilliği yiyip bitiren keçiyi sokmaları olanaksız.”
keçiören ilçesi ile ilgili görsel sonucu 

HACETTEPE VE ÖYKÜSÜ
Yağlı Dede adıyla anılan, bilgisi ve ilmi olan bir zat, rüya tabirleri, gelecekten haber vermesi ile Ankaralının sevgi ve saygısını kazanmış.

Bu dedenin nerede yattığını, ne yiyip içtiğini kimse bilmez, ancak bu zat çok sıkıntıda olanlara yol gösterirmiş.
Ayaklarına kadar uzanan beyaz entarisinin üzerine giydiği 40 yamalı yeşil hırkası kirli ve yağlı olduğu için halk ona “Yağlı Dede” adını koyuvermiş.
Yağlı Dede, yaşamının son demlerinde, Ankara eşrafından Kasım Efendi’nin hanımın rüyasını tabir etmiş, sunulan bir kese altını ise kabul etmeyip,
“…Ankaralılardan son arzum ve isteğim şu” diyerek ve konağın penceresinden belli belirsiz seçilen küçük kapı mezarlığını işaretle,
“Bu tepeye bana kabir yaptırmanı istiyorum” demiş.
Bir hafta sonra Samanpazarı’ndaki türbenin demir parmaklıları önünde yeşil hırkasına sarılı olarak ölü bulunan Yağlı Dede’nin son isteği yerine getirilmiş ve tepeye defnedilmiş.
Fakat Ankaralılar, Yağlı Dede’nin peşini bırakmamış.
Mezarının iki başında taştan oyulmuş iki çanağa dolan yağmur suları şifa arayanlara ilaç olmuş.
 
Dileği olanlar da “Yağlı Dede”den mumlar yakarak, medet ummuşlar.
“Hacet kapısı kapanmaz”, “hacet kapısı herkese açıktır” denilerek, tepenin adı Hacettepe olarak günümüze kadar gelmiş.

AT VE İNEK SÜRÜSÜNE “HERGELE” DENİR
Ankara’nın en eski tarihi meydanlarından birisi olan “Hergele Meydanı”, etrafı kavak ağaçlarıyla çevrili, o yılların hipodromu olarak adlandırılıyor kitapta.

Ata yadigarı cirit oyununun oynandığı bu yer hakkında ayrıca şunlar kaydediliyor:
“O yılların Ankara’sında ahırı olan kimseler inek beslerlerdi.
 
Bu meydanda toplanan inekler Maltepe sırtlarında otlatılır, sonra yine bu meydana getirilirdi.
Anadolu’da özellikle Ankara’da at ve inek sürüsüne ‘Hergele’ denir.
Zamanla evler, binalar yapıldı bu meydana, alan daraldı.
Bir değirmen yapıldı, işlemedi.
 
Bu meydana Ankara itfaiyesi yerleşti ‘İtfaiye Meydanı’, daha sonra opera binası yapıldı ‘Opera Meydanı’ oldu.”
Diğer pek çok bağ, meydan, dere ve çayların öykülerinden bahsedildiği kitapta ayrıca, Ankara Numune Hastanesi’nin karşısındaki düzlük yerin Kağnı Pazarı, bir adının da Odun Pazarı olduğu, Samanpazarı semtinde o zamanlar kağnılarla saman satıldığı anlatılıyor.
Maltepe.. eskiden burada mal yani koyun inek beslenildiği için
Banka evleri… Banka ikramiye evleri olduğu için
Tandoğan ……… Nevzat Tandoğan (Eski Ankara Valisi)
Kolej TED Ankara Koleji
Bahçelievler……… Bahçelievler yapı kooperatifinden geliyor..
Türközü (Bağları)
Önceden Frenközü bağları imiş bu semtin ismi..
Atatürk bu semtten geçerken Çankaya’ya doğru sormuş buranın adı nedir diye
Frenközü Bağları efendim demişler.
Atatürk de bundan sonra buranın adı Türközü Bağları demiş.
 
 
 

ANKARADA SONU TEPE İLE BİTEN SEMTLER
Maltepe
Demirtepe
Anıttepe
Kocatepe
Yücetepe
Aktepe
Zafertepe
Ufuktepe
Yükseltepe
Esertepe
Piyangotepe
Şentepe
Kartaltepe
Beytepe
Esentepe
Beştepe
Hacettepe
Çiğiltepe
Boztepe
Karargahtepe
Çiğdemtepe
Delilertepesi
Hıdırlıktepe
Yeşiltepe
Doğantepe
Yıldıztepe
Gültepe
Duatepe
Zerdalitepe
Kaletepe
Sancaktepe
Şirintepe
Güventepe
Ortatepe
Şahintepe
Tınaztepe
Göltepe
Atatepe
Yeditepe

Ankara’nın, her gün yüzlerce kere telaffuz ettiğimiz semt, mahalle, sokak isimleri nereden geliyor?
Her semtin isminin ayrı bir hikâyesi var.
Keçiören’in ismi “keçe”den, Cebeci’nin ismi Osmanlı ordusunun “Cebeciler” adı verilen askeri teşkilatından geliyor.
1920’li yıllardan itibaren baştan aşağı yenilenen Ankara’nın, her gün yüzlerce kere telaffuz ettiğimiz semt, mahalle, sokak isimleri nereden geliyor?
Her gün mutlaka uğradığımız semtlerin isimlerinin hepsinin ayrı bir hikâyesi var. Keçiören’in ismi “keçe”den, Cebeci’nin ismi Osmanlı ordusunun “Cebeciler” adı verilen askeri teşkilatından geliyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’nın kuruluşu milattan önceki dönemlere kadar uzanıyor.
1920’li yıllardan itibaren baştan aşağı yenilenen Ankara’nın, her gün yüzlerce kere telaffuz ettiğimiz semt, mahalle, sokak isimleri nereden geliyor?
 
 Bu isimlerin her birinin altında bir hikâye yatıyor.
Hacettepe, hastalıklarına derman arayan, dileklerini gerçekleştirmek isteyen Ankaralıların ziyaret ettiği bir yermiş.
‘Hacet kapısı’ olarak anılan tepenin adı zamanla ‘Hacettepe’ olmuş.
18’inci yüzyılın ikinci yarısından günümüze kadar gelen Hacettepe, o yıllarda Ankaralılar için hacet kapısıymış.
Sıkıntıda olan herkesin yardımına koşan Yağlı Dede adındaki bir ermiş, öldüğü zaman bu tepeye gömülmüş. Ankaralılar Yağlı Dede’yi bu tepedeki mezarında sık sık ziyaret eder, ondan yine yardım dilerlermiş.
Dişi ağrıyan diş ağrısı için, karnı ağrıyan karın ağrısı için Hacettepe’ye gelir, sağlık dilermiş.
O zamandan bu zamana değişmeyen tek şey, Hacettepe’nin hala hastalara şifa dağıtan bir hacet kapısı olduğu…
 
Çünkü bu tepede artık Hacettepe Hastanesi bulunuyor.
“keçi”den değil, “keçe” den geliyor
Keçiören semtinin ismi ise sanıldığı gibi “keçi”den değil, “keçe” den geliyor.
Buranın sakinleri olan Ermeni vatandaşlar, keçe yapma sanatını çok ileri götürmüşler.
Ankara yöresine, diğer illere keçe buradan pazarlanırmış.
İşte bu yüzden bu semt bağlarına ‘Keçeören’ denilmiş.
Halk dilinde semtin adı sonradan Keçiören olmuş.
Cebeci semti ise eskiden Osmanlı askerlerinin karargâhıymış.
Osmanlı ordusunun “Cebeciler” adı verilen askeri teşkilatının kışlası burada kurulmuş.
Cebeci semtinin ismi de buradan geliyor.
“Kızılay” değil, “Havuzbaşı”
Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nden Kızılay Meydanına kadar inen bölge çok fazla yıkıma uğramış.
Eskiye ait pek çok yapı tarih olmuş.
Oldukça verimsiz ve çorak olan bu bölgeye yalnızca yüksek binalar yapılabilmiş.
Tozlu topraklı yollar biraz da olsa güzelleşsin diye bugünkü Kızılay Meydanı’na kocaman bir havuz yapılmış.
Ankaralılar bu meydanın adını ‘Havuzbaşı’ koymuşlar.
Bir süre sonra bu havuz yıkılarak yerine Kızılay binası yapılmış ve bu meydan, bugün yüzlerce kere geçtiğimiz Kızılay Meydanı olmuş.
1960 ihtilali sonrasında Hürriyet Meydanı da denmiş olmasına rağmen; meydan, Kızılay Binası artık yerinde olmadığı halde hala Kızılay olarak adlandırılıyor.
Featured image

Samanpazarı’nda 3 ayaklı idam sehpaları

Ankara’nın en eski tarihi meydanlarından birisi olan “Hergele Meydanı”, etrafı kavak ağaçlarıyla çevrili olduğu için, o yılların hipodromuymuş.
O yıllarda ahırı olan kimseler inek beslerlermiş.
Bu meydanda toplanan inekler Maltepe sırtlarında otlatılır, sonra yine bu meydana getirilirmiş.
Meydan adını, Anadolu’da özellikle de Ankara’da at ve inek sürüsüne verilen ad olan ‘Hergele’ den almış.
Zamanla evler, binalar yapılmış bu meydana, alan daralmış.
Daha sonra bu meydana Ankara itfaiyesi yerleşmiş ‘İtfaiye Meydanı’, ardından da opera binası yapılmış ‘Opera Meydanı’ olmuş.
Ayrıca, Ankara Numune Hastanesi’nin karşısındaki düzlük yer eskiden kağnı pazarıymış, Samanpazarı semtinde o zamanlar kağnılarla saman satılırmış.
Ayrıca o yıllarda Samanpazarı’nda 3 ayaklı idam sehpaları da kurulurmuş.
Bugünkü adıyla Aşağı Eğlence ve Yukarı Eğlence diye bilinen semtler, eskiden gerçekten eğlence mekânlarıymış. O yıllarda orada yaşayan Rumlar belirli günlerde ud çalar şarkılar söylerlermiş.
Abidin Paşa semti ise adını Ankara’ya çok büyük hizmetler vermiş bir validen alıyor.
O yıllarda çok güzel bir bağ olan bugünkü Abidin Paşa bölgesinin tek derdi susuzlukmuş.
 
Dönemin valisi Abidin Paşa, Elma dağından bağlara su getirince o bölgeye valinin adını vermişler ve Abidin Paşa olmuş.
 

Ankara bölgesindeki Gelin Kaya Efsanesi

Ankara’ya bağlı Elmadağ’a bağlı yerleşim yerlerinden biri olan Hasanoğlan’da bulunan İdris Dağı’nda Bulunan adına Gelin Kayası denilen bir kayayla ilgili efsane
Bir kaç yüzyıl önce geçmiş bir olay.
Köyde bir düğün yapılıyor.
Bu sırada Gelini Eşkıyalar kaçırıyor.
Köyün yukarılarındaki yaylalara doğru götürüyorlar.
Gelin bir şekilde ellerinden kaçıyor ve kayalık bir yere gidiyor.
Eşkıyalar da peşinden gidiyor.
Gelin Eşkıyaya yâr olmaktansa kendini kayadan atıyor.
Bu arada Duvağı orada halka şeklinde kalıyor ve taşlaşıyor.
Bu kayaya Gelin kayası deniliyor…

HACETTEPE VE ÖYKÜSÜ

Hacettepe ve hastanesi kurulurken, tam yedi mahalle dört büyük cami, mescit, medrese, tarihi konaklar, bir o kadar yatır, türbe istimlâk oldu yıkıldı.
Bu suretle Ankara’nın dörtte biri haritadan silindi.
Sadece vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marş’ımızı yazdığı tarihi evi yıkılmadı.
Kurulan yeni üniversite ve sağlık tesislerine “Hacettepe” adı verildi.
Gelelim bu tarihi semtin öyküsüne…
Bu öyküyü büyük efemiz Yağcıoğlu Fehmi Efe’den dinledim.
Tarih pek eski değil onsekizinci asrın ikinci yarısı.
Hacı Musa Mahallesi’nde oturan (Ağazade) adıyla bilinen Es-Seyit El-haç Abdullah Ağa İbni Salih efendinin yaptırdığı bir dersane yedi hücreli medresenin müderrisi olan ve halk arasında (Yağlı Dede) adıyla anılan, bilgisi, ilmi olan bir zat.
Yattığı rüya tabirleri, gelecekten haber vermesi, ileride yazacağımız (Misket) öyküsünde de Misket’in kaderini net şekilde görüp açıklaması, adeta Ankaralının sevgi ve saygısının kazanmış, gönlünde taht kurmuş manevi bir sevgili….
İleride Ankara’nın başına gelecek, kuraklık ve çekirge afetini haber vermesi ve bu hadiselerin yaşanması, Ankaralının sevgisini hürmetini katlamış.
Ancak bu sevgili dedenin nerede yattığı, ne yiyip ne içtiğini, kimse bilmez, ancak çok sıkıntıda olanlara yol gösterirmiş.
Ayaklarına kadar uzanan beyaz entarisinin üzerine giydiği kırk yamalı yeşil hırkası kirli ve yağlı olduğu için halk ona (yağlı dede) adını koyuvermiş…
Son yılları ben de hatırlarım, bu semtin adı Yağlı Dede idi.
Her ne kadar kütüklerde kayıtlarda ismi geçmiyorsa da halk bir kere bu adı koymuş, yıkılıp ortadan kalkıncaya kadar bu ad sürmüş gelmiş…
Yağlı Dede’miz yaşlanmış, öbür dünyaya göçe hazırlanırken, Ankara eşrafından Kasım efendinin hanımının gördüğü rüyayı tabir etmiş sunulan bir kese altını elinin tersiyle iterek:
– “Ben fakir kulunuzun kursağına Ankaralının bir lokması girmedi.
Bunca yıl Allah için onun rızası için Ankaralıya hizmet verdik ve hayır duasını aldık.
Kasım efendi oğlum bizim zevalimiz senden ve Ankaralılardan son arzum ve isteğim şu ki diyerek ve konağın pencerelerinden belli belirsiz seçilen Küçük kapı mezarlığını işaret ederek bu tepeye bana kabir yaptırmanı istiyorum, dedi ve kıpırdayan dudaklarında bir şeyler okuduğu belli idi.
Boynuna doladığı yeşil fermanisini başına sardı salona tatlı bir tebessüm bırakarak aniden kaybolup gitti.
Bir hafta sonra Samanpazarı’daki Nakşibendî türbesinin demir parmaklıların önünde yeşil hırkasına sarılmış buldular.
Kasım Efendi Yağlı Dede’nin son arzusunu yerine getirdi.
Pek görkemli değildi ama bir mezar yaptırdı.
Ankaralılar Sevgili Yağlı dedelerine son vazifelerini yaptılar, fakat Yağlı dedelerinin peşini bırakmadılar.
Onun manevi huzurundan istekte bulundular.
Kimi evlat istedi kimi vuslat diledi.
Mezarının ayakucunda ve başucunda çorba tasını andıran taştan oyulmuş iki çanak vardı.
Bu çanaklara Anadolu’da mübarek ve bereket sayılan Nisan yağmurları dolacak, Yağlı Dedeye bir mum dikecek, dişi ağrıyan dişine sürecek, karnı ağrıyan bu sudan bir damla içecek, gözleri ağrıyan bu sudan sürecek, inanç ve imanı şu…
Hacet kapısı kapanmaz…
Hacet kapısı herkese açıktır…
Hacet kapısı her kapıyı açar…
Hacet… diye diye bu tepenin adını koyuvermişler.
“Hacettepe” böylece vakfiyelere salnamelere kütüklere resmen geçirilmiş olan bu yüce tepe dün de, bugün de Hacettepe olarak bütün ihtişamıyla ayakta.
Şu garip ve mutlu tesadüfe bakın…
Dün Ankaralı derdine devayı şifayı taş çanakta biriken Nisan yağmurundan ararken bugün dünyanın sayılı dertlere deva, hastalara şifa dağıtan muhteşem bir hastane ve binlerce gencin ilim yuvası Hacettepe Üniversitesi…
 

Çankaya’nın Adı Nereden Geliyor?

“… Üzeri tamamen yeşil yosunlarla kaplanmış büyükçe bir kaya ve kayanın koltuğundan pırıl pırıl akan bir su kaynağı.
Suyun ayağında yıkılmış harap havuza benzer bir taş yığını.
Yıllarca önce burada bir hayat varmış, bu besbelli…
Yaşlı beyaz sakallı bir koca, subaşında otura yolculara anlatıyordu.
Hafızamda kalan kırıntılar hâlâ dün gibi.
Şöyle diyordu koca:
Asırlar önce bu akan su şu ilerdeki havuzda toplanırmış.
Nice dertlere deva, onulmaz hastalara şifa, canlara can verirdi.
Bu yüzden buraya “Çankaya” demişler.
Harplerde istilalarda yıkılmış harap kalmış, suyun gözü kapanmış; bizim olunca buralara yerleşen ekalliyet suyun gözünü açmıştır.
Ama ne derde deva, ne hastaya şifa, ne de cana can vermez olmuş.
Lakin “ Çankaya” adı bugüne kadar sürmüş gelmiş…”
(Şeref Erdoğdu: Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri, T.C. Kültür bakanlığı yayınları, 2.Basım, Ankara, s.59)
“Çankaya ismi, Yazar Mehmet Kemal’in bir araştırmasına göre “Çankayası” isminden gelmektedir.
Zamanla sonundaki “SI” hecesi düşerek bugünkü şeklini almıştır.
Mehmet Kemal bu konuda şunları yazıyor: “Papazın Bağı denen bölgede bir kilise varmış.
Tapınma saatlerinde bu çan durmadan çalarmış”
(Çankaya İsmi Nereden Geliyor?”, Sabah Başkent, 25 Haziran 2000)
Hürriyet gazetesinden Ceyda Küçükali, elinizde tuttuğunuz kitabi hazırladığımı öğrenince benimle bir röportaj yaptı.
Söyleşimizde kimi adlara hakkında edindiğim bilgileri kendisine ilettim.
Küçükali’nin röportajı 2 Mayıs 2004 günkü Hürriyet gazetesinin Ankara sayfasında yer aldı.
Ankara’daki semt, sokak, yapı adları hakkında bilgisi olanların bilgilerini bana aktarmaları çağrısında bulunup e-mail adresimi de vermiştim.
Birkaç Ankaralıdan yanıt geldi.
Çağrımı yanıtlayanlardan biri Türk Ocakları genel sekreteri Yücel Hacaloğlu idi.
Çankaya adı hakkında verdiği bilgi şöyleydi:
“Çankaya isminin “Çengikayası” olduğu, burada çengi oynatıldığı Çengikayası’nın değişerek Çankaya olduğu rivayeti vardır.
(Kaynak: Rıfkı Melul Meriç’ten naklen Prof.Dr. M. Kaya Bilgegil tarafından bana aktarılmıştı).”
Dr. Rıfat Özdemir’in “XIX. Yüzyılın ilk yarısında Ankara” adlı kitabında da Ankara’nın çevresindeki tarım yapılan yeşil kuşakta yer alan bağ ve bahçeler tanımlanırken “Çengi Kayası Bağları” anılmaktadır.
(Bkz.: Dr. Rıfat Özdemir: XIX. Yüzyılın İlk Yarısı Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları 694, Ankara 1986, s 217)
 

Hacı Bayram ismi nereden geliyor?

Asıl adı Numan bin Ahmed bin Mahmud olan Hacı Bayram-ı Veli, 1352 yılında Ankara’nın Zülfadıl köyünde (şimdiki adıyla Solfasol semti) dünyayı teşrif eder.
İlim tahsiline çok küçük yaşlarda başlayan Numan, Ankara ve Bursa’da medrese eğitiminden geçer.
Medresede aldığı tefsir, fıkıh, hadis ve fen ilimlerini başarıyla tamamlar.
Fakat ilim dünyasında elde ettiği başarı, kalbinde manevi bir eksiklik duymasını engelleyemez.
Bu nedenle kalbinin ihtiyacına cevap verebilecek kâmil bir mürşit arayışına girer ve o zamanlar Kayseri’de irşat vazifesini yerine getiren Hamideddin-i Veli’nin (Somuncu Baba adıyla bilinir) daveti üzerine yanına gider.
Davete icabet ederek, Kayseri yollarına düşen Numan, mürşidi tarafından büyük bir iltifata mahzar olur.
Kurban Bayramı’nın ilk günü şehre varıp huzura çıktığında, Hamideddin Hazretleri Numan’ı işaret ederek “Bugün iki bayramı birden kutluyoruz” der ve bu vuslatın da bir bayram olduğunu ifade eder.
Bir mürit için paha biçilemez değerde olan bu latif iltifattan sonra Numan’a “Bayram” ismiyle hitap edilir.
“Hacı” ismi ise yine mürşidiyle birlikte gerçekleştirdiği hac vazifesinden sonra takılır.
Mürşidi vesilesiyle kendisine verilen isimler asıl adının önüne geçer ve insanlar onu
Numan yerine “Hacı Bayram” olarak tanır.
 

1. Ankara’nın Tarihi ve Turistik Yerleri

 
Ankara ili tarihi eserleri ve tabii güzellikleri bakımından oldukça zengindir.
Çok eski devirlerden zamanımıza kadar gelen çeşitli devirlere ait tarihi zenginliklerin başlıcaları şunlardır :
Ankara Kalesi: Frigya Kralı Midas tarafından M.Ö. sekizinci asırda yaptırılan kalenin; Galatlar, Romalılar, Bizanslılar ve İslam orduları tarafından genişletildiği, Selçuklular tarafından tamir edildiği biliniyor.
Kalede Hititlere ait eserlerin bulunuşu, Hititler zamanında yapıldığına işarettir.
Eshab-ı kirama ait çok sayıda kabirlerin bulunduğu, fakat zamanla izlerinin kaybolduğu tahmin edilmektedir.
Ankara kalesinin iki burcu vardır.
Kuzeydeki burç kısmen tamir görmüştür.
Burada Türk bayrağı dalgalanır.
Güneydeki burç ise tamire muhtaçtır.
Kaleden Ankara şehrinin yüzde doksanını seyretmek mümkündür.
654 senesinde İslam ordusu Ankara Kalesini fethetmiş, Harun Reşid zamanında ise Ankara ilinin tamamı Bizanslılardan alınmıştır.
Ancak 1101’de tekrar Bizans’ın eline düşmüş, 1073’de ise Selçuklular kaleyi ve şehri yeniden almışlardır.
Ankara Kalesi başlı başına bir tarihtir.
Kale iç ve dış olarak iki kısımdır.
Dış kale eski Ankara’yı yürek biçiminde kuşatır.
İç kale dört katlıdır. Ankara taşı ve spoliyen taşından yapılmıştır.
Dış kapı ve Hisar kapısı olarak iki kapısı ve 42 kulesi vardır.
Kalede 17. asırda 86 top, 170 çeşme ve 3 bin kuyu vardı.
Deniz seviyesinden yüksekliği 978 metredir.
Eskiden Ankara kalesinden inen surlar ovaya kadar yayıldığından, eski Ankara, surlar içinde kalırdı.
Bugün bu surlardan hiç eser kalmamıştır.
Eski Ankara’da dar sokaklar, dik ve kıvrıntılı yollar, kerpiç ve ahşap evler çoğunluktadır.
Son senelerdeki hızlı şehirleşme sebebiyle, eski Ankara’ya ait evler, mezarlıklar, çeşmeler, hatta cami ve medreseler kaybolup gitmiştir.
Eski Ankara; Hacıbayram, Çankırı Kapı, Ulus ve İtfaiye Meydanı, Erzurum Caddesi ve Kayabaşı Mahallesi ile sınırlıydı.
Elmadağ membaları muntazam kanallarla eski Ankara’ya ve hatta şehrin kale kısmına kadar çıkartılmıştır.
Kayaş vadisi ve Üregel (Üreğil) köyü civarındaki Hanım Pınar’ı, Cebeci ve alt kısmının su ihtiyacını karşılamıştır. Şehirde valilik yapan Abidin Paşa ise Atpazarına su çıkartmıştır.
Eskiden bugünkü Ulus Meydanında büyük bir mezarlık bulunuyordu.
Eski Ankara’dan birkaç cami ve eser hariç, hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır.
Evliya Çelebi’nin kaleminden Ankara şöyle anlatılır: “6600 kadar mamur hanesi vardır.
200 adet sebili, 200 dükkânı bulunur.
Süslü bir bedesteni, dört tane zincirli kapısı vardır.
Çarşılarının ekserisi yüksek yerlerde kurulmuştur.
Uzun çarşı, Atpazarı, Kalealtıpazarı çok kalabalık olan pazarlardandır.
Ana caddeleri, mahalle arası sokaklarına temiz, beyaz taştan yapma kaldırım döşelidir.
Ayan ve eşrafı bilgin, şairleri çok fazladır.
Bini aşkın iyi yetiştirilmiş ve Kuranı  ezberinde tutabilen çocukları bulunmaktadır.
Kadınları rengârenk yumuşak ferace giyip, gayet edepli gezerler.
Tiftik keçisinin pastırması lezzetli ve nefis kokuludur.
Çünkü keçileri, dağlarında pırnar yaprağı yerler.
Tiftik keçisi beyaz, süt gibi olup, onun gibi beyaz bir mahlûk dünyada yoktur.”
Gavur Kalesi: Haymana yakınında olup, Hitit devrinden kalmadır.
M.Ö. 1450’de yapılmıştır, üzerinde Hitit kıyafetlerini belirten kabartmalar yer almaktadır.
 
Kalecik Kalesi: Kalecik ilçesindedir.
Romalılar devrinden kalmadır.
Sarp bir tepe üzerindedir.
Camiler: Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden kalma çok sayıda cami vardır.
Meşhur camilerden bazıları şunlardır:
Hacı Bayram Camii ve Türbesi: 1427’de büyük âlim Hacı Bayram Veli tarafından Hemedanlı Ebu Bekr Mehmed’e yaptırılmış ve 16. asırda Mimar Sinan tarafından tamir edilmiş, zarif bir de minare eklenmiştir.
Caminin yanında bulunan Hacı Bayram-ı Veli ve yakınlarının bulunduğu türbe, 1947’de yapılmıştır.
Caminin mihrabı açık mavi ve siyah çinilerle süslüdür.
Ceviz oymalı minberi beş köşeli yıldız motifleriyle işlidir.
Ahi Şerafetullah türbesi ise caminin karşısında bulunmaktadır.

Ahi Elvan Camii: Samanpazarı semtindedir.
1382’de Ahi Elvan Mehmed Bey tarafından yaptırılmıştır.
Sultan Çelebi Mehmed 1413’te camiyi tamir ettirmiştir.
Ceviz oyma minberi, Türk oymacılığının şaheseridir.
Alaaddin Camii: Ankara Kalesi içinde 1198’de Selçuklu Sultanı İkinci Kılıçarslan’ın oğlu ve Ankara valisi olan Muhiddin Mes’ud Şah tarafından yaptırılmıştır.
Önünde tarihi bir çeşme vardır.
1361’de Lülü Paşa, 1434’te de Şerife Sünbül Hanım tarafından tamir ettirilmiştir.
Ankara’nın en eski camisidir.
Ceviz ağacından yapılmış olan minberi, Türk oyma sanatının nadide eserlerindendir.
Aslanhane (Ahi Şerafeddin) Camii: Atpazarı semtindedir.
1290’da Ahi reislerinden Şerafeddin tarafından yaptırılmıştır.
Dış duvarlarında bulunan arslan figürleri yüzünden bu isim verilmiştir.
Cenabi Ahmed Paşa Camii (Yeni Cami): Öncebeci semtinde olup, 1566’da Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmed Paşa tarafından yaptırılmıştır.
Yeni Cami ve Ahmediye Camii adlarıyla da tanınır.
1802, 1887 ve 1940’da tamir görmüştür.
Beyaz mermerden yapılmış minber ve mihrabı çok güzeldir.
Caminin sol tarafında bulunan türbelerde Azimi ve Cenabi Ahmed Paşa türbeleri yer alır.
Hacı Musa Camii: Demirtaş Mahallesinde olup, 1461’de Hacı Musa tarafından yaptırılmıştır.
1923’de tamir gören cami, dikdörtgen şeklinde kerpiç duvarlıdır.
İki Şerefeli Cami: Ulucanlar semtindedir. 1674’te Resul Efendi tarafından yaptırılmıştır.
Bu yüzden Resul Efendi Camii diye de bilinir.
Minaresi iki şerefeli olduğu için bu ismi almıştır.

Karacabey Camii: 1440’ta İkinci Muradın komutanlarından Karacabey tarafından Mimar Ebubekir oğlu Ahmed’e yaptırılmıştır.
Caminin yanında bir imaret bulunur.
Bu yüzden İmaret Camii diye de bilinir.
Bahçenin sağ tarafında Karacabey’in türbesi vardır.
Karanlık Mescid: On altıncı yüzyılda Elhac Hasan tarafından yaptırılmıştır.
Sabuni Mescid adıyla da anılır.
Küçük mihrabı geometrik desenlerle süslüdür.
Kapısı ile kitabesi, İstanbul Türk-İslam Eserleri Müzesinde bulunmaktadır.
Saraç Sinan Mescidi: Atpazarı’ndadır.
Sultan İkinci Gıyaseddin zamanında 1288’de Elhac Siraceddin tarafından Mimar Yusuf bin Kulhasan’a yaptırılmıştır.
Caminin yanındaki türbede sekiz sanduka vardır.
Zincirli Cami: 1687’de Şeyhülislam Ankaralı Mehmed Emin Ankaravi tarafından yaptırılmıştır.
1879, 1911 ve 1937 yıllarında üç kez tamir görmüştür.
Alt kısmı kırmızı Ankara taşından yapılmıştır.
Üst kısmı tuğla, çatısı da ahşaptır.
Minberi çiçek ve geometrik şekillerle süslenmiştir.
Bünyamin Camii: Ayaş’tadır.
On altıncı asırda Şeyh Bünyamin Ayaşi için yapılmıştır.
Caminin kuzeydoğusunda Şeyh Bünyamin’in türbesi vardır.
Akşemseddin Camii: Beypazarı’nda, Şeyh Akşemseddin adına yaptırılmıştır.
Bir kaç defa tamir görmüştür.
Minaresi tek şerefelidir.
Alt katında dükkânlar vardır.
Kurşunlu Cami: Beypazarı’nda Sadrazam Nasuh Paşa tarafından 17. yüzyılda yaptırılmıştır.
Kubbesi kurşunlu olduğu için bu isimle anılmaktadır.

Maltepe Camii: Cumhuriyet devrinde yapılmış olup, klasik Osmanlı mimari özelliklerini taşır.
Kocatepe Camii: Yeni yapılan camilerdendir.
1967 senesinde inşasına başlanan cami, 1986’da ibadete açıldı.
3500 metrekarelik bir alanı kaplayan caminin bir konferans salonu, kitaplığı, çarşısı ve büyük bir otoparkı vardır.
Türkiye’nin namaz kılma alanı olarak en büyük camisidir.
Türbeleri: Ankara’da bulunan türbeler taş ve tuğladan yapılmış sade türbelerdir.
Başta Hacı Bayram-ı Veli hazretleri olmak üzere, Ahi Şerafeddin, Gülbaba, Karyağdı Karacabey, Yörükdede, Şeyh Behaeddin, Kesikbaş, Ahmed Taceddin, Şeyh Sadreddin, Şeyh Mustafa Karababa ve Kadı Çelebi türbesi bulunan büyük zatlardan bazılarıdır.
Hanlar: Ankara’da çok sayıda han vardır.
Kurşunlu (Mahmud Paşa) Kervansarayı, Yeni Pirinç Hanı, Çengelli Han, Çukur Han, Taşhan, Bakırhan, Suluhan, Tuzhan, Pembehan, Attarbaşıhan, Nasuhpaşahanı ve Ayazaik bunlardan başlıcalarıdır.
Bugün bu hanların çoğu yıkıntı halindedir.
Hamamlar: Ankara’nın çeşitli yerlerinde tarihi hamamlar vardır.
Bunlardan bazıları şunlardır:
Eski Hamam: Ulus’ta olup, 15. asırda yapılmıştır.

Karacabey Hamamı: 1444’te Varna Muharebesinde şehid olan Karacabey adına yaptırılmıştır.
Çeşitli zamanlarda tamir görmüştür.
Şengül Hamamı: On sekizinci asırda yapılmıştır. İstiklal mahallesindedir.
On dokuzuncu asırda tamir görmüştür.
Çifte hamam durumundadır.
Medreseler: Selçuklu devrinde ilim merkezi olan Ankara, Osmanlı devrinde de bu durumunu muhafaza etmiştir.
Özellikle Fatih devrinde Ankara’da ilim en yüksek noktasına ulaştı.
Melike Hatunun yaptırdığı Kara Medrese meşhurdur.
Hacı Bayram, Zincirli, İpekçioğlu, Kağnı Pazar, Mermerzade, Aliağa, Sevdediye, İbadullah, Doğanbey, Minharoğlu, Seyfeddin, Karabey, Kethüda, Saz Abdullah, Taşköprüzade, Sarı Hatip, Mustafa Paşa, Sarı Kadın, Ayazade, Seyfiye, Yeğenbey, Yeşil İlahi, Saraç Sinan ve Sultan Alaaddin Ankara’da bulunan medreselerin önde gelenlerini teşkil ederler.
Ankara evleri: Eski Ankara evleri mimari, iç düzeni ve süslemeleri ile Türk mimarisinin en seçkin örnekleridir.
Dolap kapakları, tavan ve raflardaki ağaç oymacılığı Türk oymacılık san’atının şaheserleridir.
Fakat bu evler yok denecek kadar azalmıştır.
Eski san’at eserleri bugün yerini beton yığınlarına bırakmıştır.
Çankaya Atatürk Müzesi: Atatürk’ün oturduğu köşk olup, içinde Atatürk’ün kullandığı eşya ve mobilyalar muhafaza edilmektedir.
Cumhurbaşkanlığı köşkünün bahçesindedir.
Eski bir bağ evidir.
 Atatürk’ün kaldığı  bu yer, müze haline getirilmiştir.
 

Anıtkabir Müzesi:Atatürk’ün eşyaları, 3113 kitabı ve belgeleri, kendisine hediye edilen kılıç ve şiltler burada bulunmaktadır.

Projesini Ord. Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda hazırlamıştır.
1944 – 1953 yılları arasında yapılmıştır.
Büyük lahdin mermeri tek parça ve 42 ton ağırlığındadır.
TBMM Müzesi: 23 Nisan 1920-1923’de ilk Büyük Millet Meclisinin bulunduğu binada bu devre ait eşyalar sergilenmektedir.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi: Cumhuriyetin ilk senelerinde “Hitit Müzesi” olarak kurulan bu müze daha sonra “Arkeoloji Medeniyetleri Müzesi” oldu.
1967’de zenginleştirilerek “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” olmuştur.
Anadolu’nun muhtelif bölgelerindeki kazılarda ele geçen eserler burada sergilenmektedir.
Kurşunlu Han ve Mahmud Paşa Bedesteni tamir edilerek müze haline getirilmiştir.
Alacahöyük, Kargamış, Aslantepe ve Sakargözü kabartmaları bulunmaktadır.
Yontma taş ve cilalı taş devrine ait eserler de bulunmaktadır.
etnografya müzesi ile ilgili görsel sonucu
Etnografya Müzesi: 1928’de kurulmuştur.
Atatürk’ün naşı 1938’den 1953’e kadar 15 sene burada kalmıştır.
Bu müze, Türk-İslam eserleri bakımından çok zengindir.
İşlemeler, dokumalar, altın ve gümüş işlemeli elbiseler, 17. asırda Ankara evlerinin döşenmiş hali, Selçuklu ve Osmanlı ahşap işçiliği, folklor, tarihi zengin koleksiyonlar, bakır eşyalar, Türk yazı san’atına ait eserler, tarikat mensuplarına ait eşyalar bu müzeyi süslemektedir.
 
Diğer müzeler: Ankara müzeler bakımından çok zengindir.
Devlet Demiryolları Müzesi, Sağlık Müzesi, Hayvanat Müzesi, Tabiat Tarihi Müzesi, bu müzelerden bazılarıdır.
 
Anıtlar: Ulus Meydanında Zafer Anıtı, Etnografya Müzesi ve Orduevi önünde Atatürk Anıtları, Yenişehir’de Güvenlik Anıtı ve Polatlı’da Sakarya Şehitleri Abidesi başlıcalarıdır.
Milli Kütüphane: Türkiye’nin en büyük ve en modern kütüphanesidir.
Çok değerli eski eserler vardır.
Nükleer saldırı dahil her türlü tehlikeye karşı korunabilecek şekilde inşa edilmiştir.
Birbirinden değerli el yazma eser özel kasalarda saklıdır.
Dünyada tek nüshası bulunan Muradname buradadır.
Augustus Tapınağı: Tapınak iki bölümdür: Birinci bölüm, Frigyalılar zamanında “Men” adına M.Ö. 2. asırda yapılmıştır.
İkinci bölüm; Galat Kralı Pylamenes tarafından M.S. 10. yılda Roma İmparatoru Augustus adına yapılmıştır.
İlk yapıldığında 4 duvardan ibaretti.
Sonradan çevresi sütunlarla kuşatıldı.
Manisa’daki Artimes Tapınağına benzer.
Kitabede, Augustus’un 57 senelik iktidarı anlatılır.
Bu tapınak, Hacı Bayram Camii’ne bitişiktir.
Osmanlılar devrinde burası medrese olarak kullanıldı.
Tulianus Sütunu: M.S. 4. asırda dikilmiştir.
Ulus semtinde Hükumet Meydanındadır.
roma hamamı ile ilgili görsel sonucu
Roma Hamamı: M.S. 3. asırda Roma İmparatoru Caracalla tarafından yaptırılmış olup, 500 sene hamam olarak kullanılmış ve M.S. 8. asırda yangın neticesi yıkılmıştır.
Çankırı Caddesi üzerindedir.
Hamamda pek çok eski para bulunmuştur.
Soğuk ve sıcak olarak iki kısımdır.
Gordion: Polatlı yakınında, Yassıhöyük köyündedir.
M.Ö. 8. asırda Frigya’nın başkenti olmuştur.
Hitit, Asur ve Frigya devrinin önemli bir şehri idi.
1950 senesinde yapılan kazılarda Frigyalılara ait saray, Hitit mezarlığı ve Midas’ın mezarı bulundu.
Midas, eşekkulaklı olarak tasvir edilmiştir.
Frigya krallığına son veren Kimmerler ile Perslerden şehri alan Galatlar (M.Ö. 278) bu şehri yakıp yıktılar.
Efsaneye göre bu şehrin Zeus tapınağında çözülmesi zor bir düğüm vardı.
M.Ö. 33’te Makedonya Kralı İskender, bu düğümü kılıcı ile keserek çözdü.
Efsaneye göre bu düğümü çözen Asya’ya hakim olacaktı.
Elmadağ: Ankara’ya 25 km uzaklıkta bulunan ve kışın devamlı karla örtülü olan Elmadağ’daki “Elmadağ Dağ Evi” ve “Elmadağ Kayak Merkezi” kışın Ankaralıların en çok uğradığı yerlerden biridir.
Burada kış sporları çok yapılır.
Kızılcahamam: Selçuklu mimarisinin hususiyetlerini taşıyan hamamları vardır.
Çam ormanları ile çevrili vadi, memba suları ile yazın ideal bir dinlenme yeridir.
Kaplıcaları romatizma, nevralji, nefrit ve kadın hastalıklarına iyi gelir.
İçmeleri ise mide, karaciğer ve safra kesesi hastalıklarına şifalıdır.
Maden suyu meşhurdur.
Haymana, mağara ve kaplıcaları: Turistlerin gezdiği yerler arasındadır.
Kaplıcaları, çocuk felcine, kadın hastalıklarına, romatizma ve nefrite iyi gelir.
İçmeleri ise idrar yolu hastalıklarına faydalıdır.

Atatürk Orman Çiftliği: Yüzme havuzu, hayvanat bahçesi ve çeşitli tesisleri ile bir gezinti mahallidir.
Gençlik Parkı: Şehir merkezinde bulunmaktadır.
Çay bahçeleri, gazinoları, havuzu, lunaparkı ve diğer eğlence yerleri ile Ankaralılar için ideal bir dinlenme merkezidir.
Gezilecek turistik yerler: Çubuk Barajı, Gölbaşı, Karagöl, Söğütözü, Ayaş Beli, Dikmen (Çaldağ), Beynam Ormanları, Sarıyar barajı, Soğuksu, Beypazarı Tekedağı, Karagöl ormanı, Deliktaş ormanı, Milli Park, Çamkoru önemli turistik yerlerdir.
Kaplıcaları: Ayaş kaplıcası romatizma, nevralji, kadın hastalıkları ile kırık ve çıkıklara iyi gelir.
Ayaş İçmesi ise safra taşı ve böbrek kumları olan hastalar için istifadelidir.
Karakaya Kaplıcaları romatizma, nefrit, kadın hastalıkları, çocuk felcine şifalıdır.
Karakaya İçmesi mide rahatsızlıklarına iyi gelir.
Beypazarı Kaplıca ve İçmeleri de çok faydalıdır.
Ankara’daki yerleşim birimlerinin adlarının elbette bir öyküsü mutlaka vardır.
Birde zamanla değişen yer isimleri var.
Kızılcahamam’ın eski adının “Yabanabad” olduğunu çoğu Kızılcahamam’lı bile bilmez.
Benim çocukluğumda Ravlu denen beldenin adı şimdi “Akyurt.”
Kurulmasına şahit olduğum semtlerden Bazıları:
Kavaklar: Ulubey, Önder Mahallesi ve siteler arasındaki bir semt. 1960’lı yıllarda Akköprü’den Siteler’e taşınan marangoz atölyelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte o zamanlar uçsuz bucaksız boş alanlar olan; Ulubey, Önder, Hüseyingazi, Doğantepe gibi yerlerde aniden gecekondu mahallelerinin kurulması kaçınılmaz olmuştu.
Sitelerin hemen üst tarafında temiz bir dere akardı, civarında da kavak ağaçları vardı.
Civarın bir adı yok, fakat, “kavakların orası” diye tarif edilirken “Kavaklar” olarak kaldı.
Akan derenin ne olduğunu tarif etmeme gerek yok zannediyorum.
Kasalar: Şimdi “Kasalar” olarak bilinen semtin bir adı yoktu.
Toptancı halden getirilen meyve sebze kasaları adeta dağlar gibi istiflenir, bazen yangın çıktığı olurdu.
Elbette Ankara büyüdü, meyve sebze kasaları böylelikle bir semte adını verdi.
 

ANKARA ADI NEREDEN GELİYOR?

Ankara adının ‘’Anker’’ yani gemi çapasından geldiği söylenir.
Hikâyeye göre Frigya kralı Midas’a rüyasında ilahi bir ses ‘durma kalk topraklarında bir gemi çapası ara.
Onu bulduğun yerde bir şehir kur.
Bu şehir sana mutluluk getirecek ‘ diye seslenir.
Bir süre sonra Ankara kalesinin bulunduğu tepede çapa bulunur.
Kral Midas da kısa zamanda burada bir şehir kurarak, adını ‘’Anker’’ ya da Ankira’’ koyar.
Gemi çapası da uzun yıllar bu şehrin tapınağında saklanır.
Bir başka efsaneye göre:
Bu bölgeye hakim olan Galatlar, hakimiyetlerini güneyde Akdeniz’e kadar uzatmış ve Mısır donanması ile büyük bir savaşa girmek zorunda kalmışlardır.
Savaşın sonunda büyük bir zafer kazanan Galatlar, bu zaferin sembolü olarak, gemilerin çapalarını sökerek, tapınaklarına yerleştirmişlerdir.
Gemi çapaları ile dolu tapınakların bulunduğu bu şehre ‘’ çapa şehri’’ anlamına gelen ‘’Angora’’ yada ‘’Ankerium’’ denmiştir.
Diğer efsane ise:
Nuh Peygamber’in gemisinin büyük tufanda buraya demirlediği ve çapasının da buraya düştüğü yüzyıllar sonra bulunan çapanın yerine, Ankara’nın kurulduğu söylenir.
 

ANKARA TARİHİ :
İ.Ö. 2000……Hititler : Ankara yakınında Gavurkale mevkiinde kalıntılar bulunuyor.
İ.Ö. 334……Frigyalılar : Gordion başkentleri
İ.Ö. 3 y.y……Galatlar : Ankara başkentleri
İ.Ö. 20- 25 yılları…..Romalılar Agustos tapınağını inşa ediyorlar.
Agustosun yaptığı işler ve o dönem yaşantısını anlatan kitabelerin bulunduğu bu tapınak İsadan evvelki döneme ait yazılı kaynak olarak dünyada da önemlidir.

Ankara anıtı olarak bilinir.

Günümüzde üzerindeki kitabeler dış etkenlerden bozulmasın diye mermerlerle kapatılarak korunmaktadır.
Ankara doğu ve batıyı birbirine bağlayan Mezopotamya’dan başlatıp sardise kadar uzanan kral yolu üzerinde idi.

Bu yolun aynı zamanda Hıristiyanların hac yolu olması halkı ekonomik ve sosyal açıdan etkilemiş, Hıristiyanlık yerli halk arasında yayılmaya başlamıştır.

Agustos tapınağına pencereler açılarak burası kiliseye dönüştürülmüştür.
15. y.y…… Hacı Bayram külliyesi öğrencileri yatakhane olarak kullanmışlar.
İ.S. 3 y.y……Roma imparatorluğu ikiye ayrılınca Ankara doğu roma (Bizans) topraklarında kalıyor
İ.S. 212-217….. Roma Hamamı : İmparator Caracalla tarafından sağlık tanrısı Asklepion adına yaptırılan dönemin en büyük hamamı ve sağlık merkezidir.
Günümüzde hamamın soyunma ve yıkanma bölümleri ile yer altındaki külhan ve servis yolları görülebilmektedir.
İ.S. 270…..yılına kadar açık kent olan Ankara o dönemde Hacı Bayram yamaçları ve civarındaki düzlüğü kaplıyordu.

Roma imparatorluğunun çöküş döneminde saldırılardan korunmak için ilk surlar yapılıyor. Ordunun kışlık konaklama yeri ve ticaret merkezi.

Tarım, hayvancılık ve dokumacılığı gelişmiş.
Julianus sütunu :Roma imparatoru julianusun Ankara gelişi anısına dikiliyor. Günümüzde vilayet konağı bahçesinde durmaktadır.
İ.S. 7 y. y…….sınır şehri olan Ankara arapların saldırı ve işgalleri sonucunda düzlükten kale içine çekilmiş, kenti savunabilmek için ( 651-661) kale duvarları yükseltilmiştir
Ankara kalesi ,ç ve dış olmak üzere iki surdan oluşuyor.

20 kuleli olan dış surdan günümüze fazla bir şey kalmamıştır.
İç kale günümüze kadar korunarak gelebilmiştir.

130 x 330 metre dikdörtgen biçimli kale 43.000. metre karedir.

ankara kalesi ile ilgili görsel sonucu

20 metre ara ile beşgen biçimli 42 kuleden meydana gelir.

4 katlı 10-16 metre yüksekliğinde Ankara taşı ve eski yapılardan alınan taşlarla örülmüştür.
Ankara arap saldırıları ve işgalleri ara sıra ile el değiştirse de 1073 yılına kadar Bizans hakimiyetinde kalmıştır.
11. y.y. ……Ankara Selçukluların eline geçmiş, ticaretin Bizans başkentinden Selçuklu kentlerine kayması üzerine ticaret gerilemiş.

Bu dönemde imarlaşma camii, mescit türünde küçük yapılarla sınırlı kalmış.
Ankara sınır kenti olduğu için askeri açıdan önemini korumuş, surlar sağlamlaştırılmış.
Bu dönemde Anadolu ya gelen Türkmenlere ilk yurt ve otlak olmuş, buradaki Hıristiyan Rumlarla Türkler arasında ticari ilişkiler başlamıştır.
Bizans- Danişmendler -Selçuklular arasındaki egemenlik mücadelelerine uzun süre sahne olmuştur.
AHİLER …………. Ankara bir süre Ahiler tarafından yerel yönetimle yönetilmiştir.
Bu dönemde Anadolu Selçuklu beylik kavgaları ve haçlı seferlerinin olmasına karşın. Ahiler başta Ankara olmak üzere tüm Anadolu’nun Türkleşme sürecini hızlandırmıştır.
Ahi Şerafettin Türbesi : en erken tarihli (1330) kitabeli Selçuklu geleneginde kare planlı bir yapıdır.
Aslanhane (ahi Şerafettin) camii ve Külliyesi : Selçuklu dönemi için öncü bir yapı. 13.y.y. Ankara camileri içinde en büyük ölçekli ve en geniş iç mekanı olandır.
Ahi elvan camii (1331-1389. Ulustaki sokakların büyük bir kısmı , o dönem geleneksel sanatların yapıldığı ve satıldığı yerlerdi. (at pazarı, saman pazarı, çıkrıkçılar, demirciler, bakırcılar.)

OSMANLILAR ………… 14.y.y. da güçlenen osmanlı beyliği Anadolu Selçuklu topraklarını birleştirerek Anadolu da birliği sağlamaya çalışmaktadır.
1362 yılında I. Murat Ahilerle anlaşarak Ankara’yı Osmanlı ülkesine katmıştır.
Ankara bu dönemde de sınır kenti, 1402 yılında Ankara ovasında yapılan savaşta Yıldırım Beyazıt Timur’a yeniliyor ve bir süre Ankara kalesinde tutsak olarak kalıyor.
Fatih Sultan Mehmet Ankara’yı askeri üst olarak kullanmış 1460 yılında bir süre burada konaklamıştır.
1469-1471 yıllarında başvezir Mahmut paşanın bedesten yaptırması kentin sosyal yaşamında ticaretin giderek önem kazandığını göstermektedir.
Bu dönemde bir çok medrese ve camii yapılmış veya onarılmıştır.( ak medrese, sarı medrese, Şengül hamamı, Karaca Bey hamamı, Hacı Bayram camii (1415-1425)
Ankara kale ve kaleyi çevreleyen düzlükte yer almakta Tiftik keçisi yetiştirip yünü de dokuyarak satmaktadır.
Bu gelişmişlik isyanlar ve Osmanlı imparatorluğunun çöküş döneminde sona erer.
18.y.y. da tiftiği ham madde olarak alan batılılar kendi ülkelerinde dokurlar.
19.y.y. da Tiftik keçisini de Fransa ve İspanyaya götürerek oralarda yetiştirmeye başlamışlar. Bu da dokumacılığın çöküşünü hazırlamış.
1892……..Demiryolu Ankara’ya ulaşır. İstasyon binası ve çevresinde depolama, yükleme boşaltma işlerinin yapılacağı binalar ile çalışanların barınacağı servis binaları yapılır.
1907 …….Ankara : 6518…. konut
1 un fabrikası, 10 kiremithane,
1 Gureba Hastanesi,
1 kız orta okulu, 2 erkek orta okulu, 65 ilkokul,
1 mekteb-i mülki,1 mekteb-i idadi, 1 mekteb-i hamidi,1 mekteb-i sanayi,
Taşhan ( Hotel Angora),Birkaç tane kahve hanenin bulunduğu,
15 –20 bin nüfuslu bir Anadolu kasabası görünümünde idi.
1923 deki Ankara’yı Falih Rıfkı Atay şöyle anlatıyor:
Çankaya’dan ufuklar boyu, bomboş bir bozkır parçası görünürdü.

taşhan ankara ile ilgili görsel sonucu

Bu kül ve toz yığınları içinde bir yeni devlete başkent yapmayı düşünmek değil, onun yüzüne bakmak bile cesaret kırıcı bir şeydi.
Atatürk 27 Aralık 1919 da Ankara’ ya gelmiş kendileri için hazırlanan Ziraat mektebine yerleşmiştir.
O andan itibaren ‘’Mektep’’ bir süre tüm ülkenin ve milli Mücadelenin yönetildiği yer olmuştur.
Daha sonra güvenlik ve şehre yakınlığı açısından daha uygun görülen istasyon binasına taşınmıştır.
Cumhuriyetin ilanından az önce, 13 Ekim 1923’te Atatürk Ankara’yı başkent yaptığını bütün dünyaya ilan eder.
1892-1924 ………İmar öncesi kendiliğinden gelişme dönemi.
1924-1925 ………Lörcher planı ile öncelik kentsel alt yapı hizmetlerinin sağlanmasına verilmiş.
Demiryolunun kuzeyi toplama ve dağıtım ile bakım ve servisin gerçekleştirildiği servis alanı, diğer taraf ( Maltepe) ise Ankara’nın ilk endüstriyel üretim bölgesi olarak düşünülmüş.
Havagazı ve elektrik fabrikaları buraya konmuştur.
1932-1957 ………Jansen planı : Genç Türkiye Cumhuriyeti başkentini planlı bir şekilde kurmak için bir yarışma düzenleniyor.
Bu planın gelecek 50 yıla hizmet verebilmesi için 300 bin nüfuslu bir şehir planı yapılıyor.
1932 de yürürlüğe giriyor, 1937 de onaylanıyor.
Jansen Ankara’yı yeşil alanlar içinde bir bahçe şehir olarak düşünüyor.
Ankara kalesi şehrin siluetine hakim olacak ve oradan ışınsal olarak yeşil bantlar kentin içindeki parçaları bütünleyecek.
Aktepe’yi Tandoğan’a bağlayan Yüksel caddesi ve Kumrular sokak ile sürekli kılınan bir aks ve kaleden Hacettepe’ye teraslarla inerek gençlik parkına açılan yeşil bantta ikinci aksı oluşturuyor.
Jansen planında kamu ve ticari binalara çok katlı ve büyük kütleler halinde yer verilmiş, konutlar ise bahçe içinde ikişer üçer katlı olarak düşünülmüştür.
jansen planı ankara ile ilgili görsel sonucu
Ulus ticari merkez olma özelliğini korumuş, Sıhhiye sağlık, kültür ağırlıklı, Kızılay konutların yoğunlukta olduğu yerleşim bölgesi, Bakanlıklar askeri ve resmi dairelerle bakanlık binalarının olduğu bölge olarak ayrılmış. Bakanlıklardan yukarıya doğru olan yerler diğer ülkelerin büyükelçilik binaları için tahsis edilmiştir.
1957 ………Yücel-Uybadin planı, 1950 yılları başlarında Ankara nüfusu 290 bine ulaşmış ve Jansen planı yetersiz kalmıştır.
Evlerin ön bahçeleri ile caddeler genişletilmiş, Konutlara dört beş kat yüksekliği verilerek daha fazla nüfus barındırılmasına olanak verilmiştir.
Ankara çok fazla göç alarak, hızla büyüyen bir kent olduğu için daha kalıcı çözümler aranmış.
Ankara etrafına uydu kentler kurarak. Nüfus yoğunluğunun biraz yayılmasına çalışılmaktadır.
Ankaralı olarak birçok semt ve ilçe isimlerinin anlamlarını veya nereden geldiklerini, hikâyelerini her zaman merak etmişimdir.

İlçelerimizin ufak bir isim hikâyelerini sizlerle paylaşmak istedim.

Darısı semt isimlerine.

AKYURT
Eski adı RAVLI olan, İlçenin eski ve yeni isimleri konusundaki bulgularımıza baktığımızda Kaçkarlı’ da Alka-Bölük olarak Reşid-ud’in çizelgesinde de Alka Ravlı olarak Karşımıza çıkan bu boy, zaman içinde Ravlı olarak telaffuz edilip Oğuz Türkçesinde karşılığını Avlu, Evli, İvli olarak verilmiştir.
Bunun yurt manasında alınabilmesi de söz konusudur.
Nitekim Cumhuriyet döneminde Akyurt isminin ortaya çıkışı ve ilçeye verilişi (İçişleri Bakanlığı 5442-2/C 1961) geçmişten gelen güzel bir geleneğin bugünkü Türkçemizde yaşatılması şeklinde ortaya çıkmış; Alka’nın Ak, Ravlı’nın da yurt olması şeklinde yerini bulmuştur
AYAŞ
1071 Malazgirt savaşı sonrası Oğuz Türklerinin Ayaş oymağı ilçeye yerleşmiş ve parlak, aydınlık gece anlamına gelen AYAŞ ilçeye ismini vermiştir.
BALA
Bala ilçesi tarih boyunca “Kasaba-i Bala, Bozulus Sancağı, Tabanlı Kazası” olarak adlandırılmıştır.
İlçe ve köylerinin halkı çoğunlukla “Bozulus Türkmenleri”dir.
İlçeye Bala ismi verilirken Bozulus aşireti isminden esinlenerek verilmiştir.
BEYPAZARI
İlk adı LAGANİA’dır.
Osmanlı Devleti’nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan Tımarlı (Anadolu) Sipahi Merkezleri’nden birisi olan Beypazarı; yöredeki Sipahi Beyi’ne ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden BEĞ BAZARI diye adlandırılmıştır.
Beğ pazarı zamanla Beypazarı olmuştur.
ÇAMLIDERE
Çamlıdere’nin kuruluşu çok eski olup, herhangi bir belgeye dayanan bir bilgi elde edilememiştir.
Bu nedenle, ilçenin yaşlı ve tanınmış kişileriyle yapılan temaslar ve bazı belirtilere dayanan bilgilere göre; daha önce Çamlıdere’nin adı Kuzveren (Kuzucular) diye anılırmış, halen ilçede türbesi bulunan Ömer’ül Faruk’un 4ncü soyundan Şeyh Ali Semerkandi’ nin yöreye gelip yerleşmesiyle Kuzveren adı Şeyhler olarak değişmiştir.
02.12.1953 tarihinde çıkarılan 6191 sayılı kanunla ilçe statüsünü kazanmıştır.
İlçede bulunan dere ve etrafındaki çamlardan bugünkü ismini almıştır.
ÇANKAYA
İlçe hakkında çeşitli rivayetler bulunmakta;
üzeri tamamen yeşil yosunlarla kaplanmış büyükçe bir kaya ve kayanın koltuğundan pırıl pırıl akan bir su kaynağı.
Asırlar önce bu akan su dertlere deva, onulmaz hastalara şifa, canlara can verirmiş.
Bu yüzden buraya “Can kaya” demişler.
Can kaya ismi zamanla Çankaya’ya dönüşmüş
Bir başka rivayet ise
“Çankaya ismi, Yazar Mehmet Kemal’in bir araştırmasına göre “Çankayası” isminden gelmektedir.
Zamanla sonundaki “SI” hecesi düşerek bugünkü şeklini almıştır.
Mehmet Kemal bu konuda şunları yazıyor: “Papazın Bağı denen bölgede bir kilise varmış.
Tapınma saatlerinde bu çan durmadan çalarmış”
ÇUBUK
Çubuk ve civarı Anadolu’nun Türkler tarafından fethi sırasında ilk ele geçen yerlerdendir.
Bu bölgeyi, Selçuklu komutanlarından Çubuk Bey ele geçirmiştir.
Çubuk isminin buradan gelmiş olabileceği konusunda görüşler bulunmaktadır.
ELMADAĞ
Elma ağaçları ile dolu olan tepe ve dağlarından bu adı aldığı rivayet edilmektedir.
ETİMESGUT
Tarihi kaynaklarda Etimesgut değişik adlar almıştır.
Amaksyz, Amaksis, Amaksuz, Akmasuz, Ahi Mesud, Etimesud ve Etimesgut olarak en son halini almıştır
Etimesgut ile ilgili bilgilere ulaşılan diğer önemli bir kaynak ise Osmanlı arşivleridir.
Osmanlı arşivlerinde bulunan 1840 tarihli Ankara Temettuat Defteri’nde Etimesgut şu şekilde anılmaktadır: “Ankara eyaletinin Zir kazasına bağlı Ahi Mes’ud köyü birinci …”
Ahi Mesud’dan dilimize en son geliş biçimi Etimesgut olmuştur.
EVREN
1963 yılında Ş.Koçhisar İlçesine bağlı olarak Belediye statüsü kazanan ilçe 1982 yılında EVREN adını almıştır.
1988 yılında Ankara Vilayeti İl Genel Meclisince ilçe olması yönünde karar alınmış ve 1989 yılında TBMM ye verilen kanun teklifi ile 1990 yılında 3644 sayılı yasayla ilçe statüsü kazanmıştır.
GÖLBAŞI
Bünyesinde bulundurduğu göl’den (Mogan) ismini almıştır.
GÜDÜL
1071 tarihli Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış, Güdül ve çevresi Anadolu Selçukluları’nın idaresine geçmiştir.
İlçe, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I. Mesut’un eniştesi ve Ankara Emiri olan Şehabüldevle Güdül Bey tarafından şimdiki yerinde, tahminen 850 yıl evvel kurulmuş olup, 1 Eylül 1957 yılına kadar Ayaş ilçesine bağlı bir nahiye iken aynı yıl 7030 sayılı Kanun ile ilçe olmuştur.
İlçe’de adını Güdül bey’den almıştır.
HAYMANA
Osmanlı Devletinin Kurucusu Osman Gazi’nin annesinin adının Hayme Ana olduğu, şimdi İlçe merkezinin bulunduğu yerde vefat ettiği ve buraya defnedildiği; mezarının burada bulunması nedeniyle de Hayme Ana adının değişerek Haymana olduğuna inanılmaktadır.
Haymana kelimesinin, Divan-ı Lugat-ı Türk’te mera, otlak, yeşillik anlamına geldiği bilinmektedir.
XVIII. Yüzyıl Ankara çevresinin idari yapısında bu bölgeden Haymanateyn diye bahsetmektedir.
KALECİK
Kalecik Kalesi Romalılar devrinde Bursa Tekfuru tarafından kızana çeyiz olarak yaptırıldığı adının da meşran adıyla anıldığı Evliye Celebinin seyahatnamesinde bahsedilmektedir.
Bu dönemde Kalecik Kalenin etrafında serpilmiş küçük bir kasaba olması nedeniyle Kale kelimesinin cik eki getirilerek küçük anlamına gelen bu günkü KALECİK ismini almıştır.
KEÇİÖREN
Keçiören Adının Anlamı
Tarihte Keçiören adının nereden geldiği hakkında beş rivayet bulunmaktadır.
Birinci rivayet: Keçiören ismi söylenip yazıldığı gibi “keçi’lerin ören yeri” kelimelerinin birleşmesiyle oluşur. Ankara Keçisi’nin otlak yeridir ve daha önceleri kullanılan tarihi yerleşim yeri anlamında ören kelimesiyle birleşmiştir.
İkinci rivayet: Tarihçi Heredot, Pers İmparatoru’nun M. Ö. 6. yy da Anadolu’nun içlerine kadar uzanan tarihi kral yolundan bahseder.
Doğudan gelen bu yol Ankara’dan da geçer.
Ankara’ya geliş istikameti Pursaklar, Keçiören üzerindendir ve Ankara’da yaşayan halk, doğuya ve kuzeye; Bağlum üzerinden batıya gidilen yer anlamında yöresel ağzıyla “geçivermek”,”gidivermek” fiilinin değişimiyle “geçiveren” olarak adlandırılmış ve günümüze Keçiören şeklinde ulaşmıştır.
Üçüncü rivayet: Ankara ve Orta Anadolu’nun en güzel keçeleri buralarda dökülürmüş.
Keçe dökülen bu yerlere zamanla Keçiören denilmiştir.
Dördüncü rivayet: Bilindiği gibi tarihi Ankara şehrinin etrafı dağlarla, meşhur zümrüt yeşili alanlarla kaplıymış ve Ankaralılar bu bağlarda otuzun üzerinde üzüm çeşidi yetiştirirlermiş.
Ankara’nın en geç olgunlaşan üzüm çeşitleri burada yetiştiği için “geç veren” bağları denile denile bugünün Keçiören’ine dönüşmüş.
Beşinci rivayet: Ankara Mufassal Tahrir Defteri H.867/M. Tarihli kayıtlarda Karye- i Kiçi viran Tabi-i Kasaba olarak geçmektedir.
Bu kayıtlar rivayetten öte belgeli bir kayıttır ve eski Türkçede “Kiçi” küçük demektir.
Kiçiviran da küçük viran yer anlamındadır.
Zamanla dağ Kiçiviran Keçiören’e dönüşmüştür.
Ankara tarihi açısından büyük önem taşıyan Ankara’nın ilk kaya mezarları Basın evleri ve Kalaba’dadır.
Basın Evleri’ndeki mezarlar, kayalar yapı malzemesi olarak alına alına yok olmuş.
Kalaba’da ise yine aynı amaçla tahrip edilirken bir kaya mezarı meşhur Keçiören Şelalesi’nin aktığı kaya üzerinde geçmişten geleceğe taşınmıştır.
KIZILCAHAMAM
 kızılcahamam ile ilgili görsel sonucu
İlkçağlara kadar uzanan tarihinde, YABANABAT, ÇORBA ve son olarak ta KIZILCAHAMAM ismini almıştır.
Bilinen ilk yerleşim merkezi Demirciören Köyü olup, “Yabanabat” adıyla anılmıştır.
1285 Salnamesinde “Yabanabat” olarak anılan ilçe bugünkü Kızılcahamam’dır.
1296’da Ankara Valisi İzzet Paşa tarafından bugünkü Pazar Bucağına yerleştirilmiş olup, Cumhuriyetin ilanına kadar “Çorba” adıyla anıldığı kayıtlardan ve diğer verilerden anlaşılmaktadır.
Cumhuriyetin ilanından sonra 1926 yılında Ankara Valisi Suphi Bey tarafından bugünkü yerine nakledilmiş olup, toprağının kırmızı renkli oluşu ve bölgedeki kaplıcalardan dolayı KIZILCAHAMAM adı verilerek günümüze kadar bu adla anıla gelmiştir.
MAMAK
Mamak ilçesinin kuruluşu 1200’lü yılların ikinci yarısına rastlar.
Kurucuları ise Ahilerdir.
Ankara’da hüküm süren Ahi Hükümeti, değişik mekânları kuran ve yönetenlerin isimlerini o mekânlara verirler ve bu bölgeler, orayı idare eden Ahi büyüklerinin isimleri ile anılırlardı.
Ahi Mamak, Ahi Mesud, Ahi Tura gibi…
Mamak’ ta ahiler tarafından kurulan çiftliği de Ahi Mamak yönetmiş ve buraya ismini vermiştir.
Ankara’nın Osmanlılara geçmesinden sonra ise buradaki çiftliğe Tahir isminde bir komutan atanır.
Kaynaklarda bu komutanı Tahir Mamak olarak görülmektedir.
NALLIHAN
Nallıhan adını nasıl aldığı hususunda ise iki söylenti vardır.
Bunlardan biri; yakınından geçen Nallı Suyu ve handan aldığı, diğeri ise; handan ve bu hanın kapısında bulunan naldan aldığı yönündedir.
İkinci söylentiyle ilgili varsayıma göre: Halk kahramanı Köroğlu buradan geçerken gece handa konaklar, ertesi gün giderken hanın bahçe kısmında atının nalı düşer.
Nal yerinden alınarak hanın kapısına asılır ve buradan da Nallıhan ismi çıkar.
POLATLI

Polatlı adının doğuşu ile ilgili çeşitli efsaneler ve hikâyeler vardır.
Ancak bunların içerisinde en çok mantığa yatkın olan şöyledir: Polatlı’ da yerleşim yeri olarak ilk önce küçük bir mahalle varken insanlar ulaşımda dönemin önemli aracı olan at’ a değer verirler ve fazlasıyla at beslerlermiş.
Bu atların sayısı yasayan insanların sayısından çok daha fazlaymış.
Bu fazlalık nedeniyle de çevredeki insanlar buraya genellikle “Bol atlı” derlermiş.
Bu söz halk arasında kullanıla kullanıla daha sonra” Polatlı” şekline dönüşmüş.
1926 yılında Belediye kurulduğunda da bu isim resmileşmiş.
Rivayetlerden birisi de şöyledir: Farsça’da “Demir ve kuvvetli” manasına gelen PULAT kelimesinden geldiğidir.
Polatlı’nın demirle olan ilgisi ise, büyük bir ihtimalle ilçe çevresinde çıkarılan ve kırmızı taş olarak bilinen ayni zamanda ilçedeki Atatürk heykelinin kaidesinde de kullanılan demir oksitli bir tas türünden kaynaklandığıdır.
SİNCAN
Sincan’ın kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber 17nci yüzyıl arşiv kayıtlarında Sincan Köyünün adına rastlanmaktadır.
Sincan, İpek Yoluna yakın oluşundan ötürü tarihi çağlarda önem kazanmış,
Asya’da da aynı ismi taşıyan bazı yerleşim alanları bulunmaktadır.
Etimolojik olarak
bakıldığında da Sincan Şen, Canlı İnsanların Yurdu anlamına gelmektedir.
ŞEREFLİKOÇHİSAR
Anadolu’da çift kalesi olan şehirlere “Koçhisar” denirdi.
Muhtemelen adı buradan gelmektedir.
Şerefli adı ise yörede etkinliği olan Şerefli oymağından alınmıştır.
YENİMAHALLE
Artan konut sıkıntısı yüzünden yeni bir mahalle oluşturulması için 1946-1949’lı yıllarda Ankara’nın 9.Belediye Başkanı olan, DR. Ragıp TÜZÜN’ÜN girişimleri ile Yenimahalle kurulmuştur.
BALGAT
Semtin adının nereden geldiğine dair kesin bir bilgi yok.
Araştırmacı Önder Şenyapılı birçok kültürde “Baal”ın “Tanrı” anlamına geldiğini, “gat”ın ise Sankskritçede “birinci”, “ilk” ve gene “Tanrı” anlamı taşıdığını hatırlatıyor.
Dolayısıyla “Baal-Gat”ın “İlk Tanrı” ya da “Tanrıların Tanrısı” anlamı taşıması mümkün.
“Belki de geçmişte burada bir tapınak vardı” diyor Şenyapılı.
Bu konudaki araştırmalarını bazı gazete ve dergilerde yayımlayınca okurlarından da tahmin ve duyumlar gelmiş.
Bunlardan biri, Prof. Dr. Ahmet Temir’in iddiasını anımsatıyor: Prof. Temir’e göre Balgat adı, Anadolu’daki Moğol istilasından yadigârmış.
Moğolcada “balık”, “şehir” anlamına gelirmiş; “at” ise çoğul ekiymiş.
“Balık+at”, eşittir “Balgat”, yani “şehirler”…
Şenyapılı’ya Aysu Bilgiç’ten gelen iddia ise sık rastlanan bir “halk yakıştırması”nı andırıyor.
Buna göre semtin adı Atatürk’e dayanıyor:
“Atatürk’ün yolu bir gün o zamanlar şehrin hayli dışında kalan Balgat köyüne düşmüş.
Bir evde soluklanırken çay içmek istemiş.
Çay gelmiş ama şeker yokmuş.
Atatürk ‘Şeker yok mu?’ diye sorunca oradakiler, Ankara aksanıyla ‘Şeker yok amma, bal var; bal gat Atam, bal gat’ demişler.
Atatürk de ‘Peki, o zaman buranın ismi ‘Balgat’ olsun’ demiş.”
PURSAKLAR
Ankara Savaşı’nın yapıldığı yer olarak da bilinir. 1402’de Yıldırım Bayezid ile Timur arasında geçen tarihi Ankara savaşında Timur fillerini burada saklamıştır.
Pursaklar adını da buradan almaktadır. Önceleri ‘filsaklar’ olan adı zamanla değişerek ilk önce ‘Pirsaklar’ daha sonra da günümüzdeki adı olan ‘Pursaklar’ adını almıştır.
KURTULUŞ:
Çankaya ilçesine bağlı olan ve Ankara’nın elit semtleri arasında gösterilen Kurtuluş, adını bu ülkenin bugünlere gelmesine vesile olan Kurtuluş Savaşı’ndan almıştır.
KOLEJ:
Semt sınırları içerisinde Türkiye’nin en pahalı kolejleri arasında yerine alan ve “ünlülerin okulu” diye de bilinen TED Ankara Koleji’nden ismini almıştır…
Bazı mezun ünlüler:
Reha Muhtar, Güler Sabancı, Beren Saat, Gökhan Özen v.s., Ali Babacan (Siyaset)…
DİKİMEVİ:
Semt Sınırlar içerisinde Deniz Kuvvetleri’ne ait askeri Dikimevi (bir nevi terzi de sayılabilir) bulunduğu için semt adını buradan alır.
BANKAEVLERİ: Yenimahalle merkez semtte yer alan mevki.
Yahya Kemal Caddesi ve bağlı sokakları kapsar.
Caddedeki apartmanlar 60’ların başında Emlak Kredi Bankası’nın lojmanları olarak yapıldığından bu adı aldı. 70’lerde daireler halka, askeriyeye ve özel idareye satıldı.
Şu an sadece 2 tane banka evi kaldı.
EVREN: Yukarıda yazana ekleme yapmak istiyorum.
Eski Adı Çıkınağıl.
Söylenene göre Kenan Evren burayı ziyaret etmiş ve beğenmiş.
İlçe olurken de Evren adı verilmiş.
BATIKENT: Şehrin batısında kurulan yeni bir semt olduğu için olsa gerek.
Başka birşey akla gelmiyor.
ÇAĞA: Güdül’e bağlı belde.
Adını Selçuklu beyi Çağa Bey’den alır.
Beldede Çağabey adında bir de cadde bulunmaktadır
CEBECİ: Osmanlı ordusunda bir sınıf.
Günümüzde kısa süre önce kaldırılan Ordudonatım sınıfının o zamanki adı.
TANDOĞAN: Ankara’nın en uzun süreli valisi Nevzat Tandoğan’dan olmalı.

SAMANPAZARI, ATPAZARI, KOYUNPAZARI: Altındağ sınırlarındaki bu mevkilerin kaynağı isimleri zaten.
KIZILAY: Kızılay Derneği Genel Merkezi yanmadan önce şu an atıl durumda olan binanın olduğu yerdeymiş.
O yüzden bölgenin adı Kızılay olmuş.
BAKANLIKLAR: Günümüzde azalmış olsa da Bakanlık binaları bu mevkide yer alıyor.
KASALAR: Etlik’te bir mevki. Duyduğuma göre sebze meyve kasaları burada toplanır, buradan dağıtılırmış.
ORAN: Bölgeye adını veren siteyi yapan Eskiden özellikle dolmuşlarda ”Or-an Sitesi” yazardı, şimdi genelde Oran Sitesi yazılıyor.
Ben de Oran Sitesi’nin açılımından hareket edeyim.
Oran Sitesi ”Orta Anadolu Sitesi” demektir.
Belki 70’li yılların başında Ankara’nın güneyinde böyle güzel bir semt yükselttikleri için, Orta Anadolu’da yer alan güzel bir mahalle inşa edeceklerini düşünerek belki de bu ismi vermişlerdir.
Bunun üzerine 1-2 katkıda bulunmak gerekirse:
1) Dikmen yani Sokullu, Öveçler, Keklikpınarı, İlker’in toplamından oluşan bölge ismini en yukarıdaki Dikmen Köyü’nden alır.
Dereye de adını bu köy verir, ancak tabi şimdilerde böyle bir köy kalmadı.
2) Abidinpaşa ismini semtte yer alan ve bir zamanların Ankara valisi tarafından yaptırılan Abidinpaşa’dan alır.
3) Kırkkonaklar semtinin ismini semtte bulunan kırk gözlü bir evden aldığı söylenir.
4) Birlik Mahallesi ismini bir zamanlar semt sınırlarına kadar uzanan ancak arazisi şu anda Zirvekent’e dönüşen askeri birlikten alır.
5) Çayyolu semti ismini Çayyolu köyünden alır.
6) İncesu semti ismini Eymir Gölü’nden doğarak Ankara Çayı’na kadar ulaşan İncesu deresinden alır.
7) Mebusevleri Mahallesi ismini bir zamanlar milletvekillerine ev sahipliği yapan ve 2 katlı bahçeli evlerinden alır. Evlerin çoğunun yerini artık apartmanlar alsa da bu güzel evlerin bir kısmı hala görülebilmektedir.
8) Saraçoğlu Mahallesi yani Kızılay’daki bürokrat lojmanları ismini bu evleri yaptıran Şükrü Saraçoğlu’ndan alır.
9) Karakusunlar semti ismini Karakusunlar Köyü’nden (ODTÜ’ye giden arka yolda bu köyden küçük bir parça hala durur) alır.
Köyün ismi de Yıldırım Beyazıt’ın çadırları ”Kara kursunlar” deyişinden ileri gelmektedir.
10) Bilkent semti ismini Bilkent üniversitesinden yani Bilim-Sanat-Kültür olarak nitelenen Bilkent üçlüsünün en başındaki bilimin kentle birleşmesinden ve ortaya Bilkent ismi çıkmasından alır.
11) Telsizler semti yani şu anki Örnek’in bir kısmı ismini bir zamanlar mahallede konuşlanmış telsiz direklerinden alır.

ANKARA’DAKİ İLGİNÇ CADDE İSİMLERİ

(TABELA YAZILIŞI İLE)

BANGABANDHU ŞEYH MUCİBURRAHMAN Bulvarı
SİMON BOLİVAR Bulvarı (Çankaya)
MAHATMA GANDİ Caddesi (Gaziosmanpaşa)
CAN FİTZGERALD KENNEDY Caddesi (Gaziosmanpaşa)
DÖ GOL Caddesi (Tandoğan)
MUHAMMED Ali Cinnah Caddesi (Çankaya)
KEDİSEVEN Sokak (Ulus)
ŞEFTALİ Sokak (Öveçler)
AĞAÇKAKAN Sokak (Keçiören)
BABAHARMANİ Sokak (Dışkapı)
TABAKHANE Caddesi (Ulus)
YATIKMUSLUK Mahallesi (Gülveren)
ŞECAAT Sokak (Anıttepe)
TEVEKKÜLLER Sokak (Cebeci)
TESVİYECİLER Caddesi (Altındağ)
TELEVİZYON Caddesi (Hasköy)
UZAYÇAĞI Caddesi (Ostim)
ŞAPKA Devrimi Sokak (Sincan)
https://youtu.be/7SiQWLGAjiU
 
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Featured image
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s