NAMIK KEMAL ————————————————- ALINTIDIR

NAMIK KEMAL’İN HAYATI

Asıl adı Mehmet Kemal’dir.

1840 yılında Tekirdağ’da doğdu.

Babası Müneccimbaşı Mustafa Asım Bey’dir.

Baba tarafı Topal Osman Paşadan gelir.

Annesi Koniça eşrafından Abdüllatif Paşanın kızı Nesime Hanımdı.

Namık Kemal 2 yaşındayken annesi öldü.

Ailesi Osmanlı yönetici elitinden aristokrat bir aileydi.

Gerçi ailesi, Namık Kemal’in neslinde varlığını büyük ölçüde yitirmişti, ama zaman zaman gözden düşülse de, geleneksel devlet hizmeti içindeydi.

Babasının Saray’da müneccim olması dikkate alınırsa, iki nesil arasındaki zihniyet farkı ya da sürekliliği belki daha iyi anlaşılabilir.

Osmanlı yönetici eliti, bir yandan modernleşme adımlarını atma gayreti içindeyken ve Tanzimat Fermanı, bu kırılmayı ya da dönüşümü simgelerken, bir yandan da, bu adımların atılmasında en uygun zamanın tespiti için müneccimden yardım beklemekteydi.

Sadece bu dahi, 19. yüzyılın ortalarına doğru Osmanlı’yı anlamak bakımından önemlidir.

Namık Kemal’in eğitimini büyükbabası Abdüllatif Paşa üstlenmişti.

Yeni açılan modern okullara gitmişti, ama büyükbabasının taşra memuriyetleri düzenli bir eğitimden de uzak kaldı. Bu eksikliğini bulunduğu şehirlerde özel ders alarak giderdi.

Namık Kemal büyükbabası ile 10 yaşında Kars’a gitmiş, oradan Sofya’ya geçmişti.

Eserlerinde bu ilk görgünün tesiri vardır.

İstanbul’a taşradan gelişi sırasında, geleneksel olarak ve beklenebileceği gibi, daha 16 yaşında evlenmişti. İstanbul’a dönüşünde Memduh Faik ve Hayret gibi şairlerle tanıştı.

Az sonra Leskofçalı Galip, Hersekli Arif Hikmet ile ahbap oldu ve bu sonuncunun evindeki şairler meclisine katıldı. Gümrük Kalemine memur olarak girdi.

Onun yeni yeni yıldızı parlamaya başlayan Tercüme Odası’ndaki 17 yaşında başlayan memuriyeti çok şey vaat ediyordu.

Memuriyet yaşamındaki hamilerinin siyasi iktidarın uzağında kalması sonucunda, memuriyet kariyerinden bir süre için uzaklaşarak ve 22 yaşında Tasviri Efkâr’da yazmaya başladı.

Şinasi ile tanışıklığı burada bir hayli ilerledi.

Şinasi ile tanıştıktan sonra eski şiir dünyasını bıraktı.

Şinasi’nin Kemal üzerinde tesiri büyük oldu.

Sanat ve hayat görüşü değişti.

Şiirden çok nesre önem vermeye başladı.

Bu nesir artık eski divan ve Babıâli nesri değil, Batı yazarlarının tesiriyle değişecek ve Türkçe’nin cümle bünyesinde’ değişiklik yapacak olan bir nesirdi.

Kemal, Divan kaleminde Mehmet Mansur’dan Fransızca öğrendi.

Şinasi’nin ölümünden sonra, bu yeni tesir denemesiyle makaleler yazmaya başladı.

Bunlardan birinde tıp terimleri problemini ele aldı ve Tıbbiye’de derslerin Fransızca okutulmasına hücum etti.

Bu yazılarda Namık Kemal, henüz Batı ile teması zayıf ve eski Osmanlı görüşüne daha yakındı.

Yeni Osmanlılar cemiyetinin kurulmasından beş ay sonra «Devr-i İstilâ»yi Ebüzziya’ya bir gecede dikte ederek meydana getirdi. Ebüzziya ile dostluğu o sırada başlamış ve ölümüne kadar sürmüştür.

Erzurum’a vali muavinliğine atandıktan sonra Paris’e kaçtı.

Fikir arkadaşlarıyla birlikte Paris’e kaçması hayatında yeni bir dönüm noktası oldu.

Daha önce H. Fanton adında birinden hukuk dersi aldı.

Bu sırada Fransızca’sı ilerlemiş ve Fransız romantiklerini tanıma imkanını bulmuş olmalıdır.

Oradan Londra’ya geçti.

Orada, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin düşüncelerini yaymak için çıkarılan Hürriyet gazetesini yönetti.

Namık Kemal’in Avrupa macerası dört yıl sürdü (1867-1871).

Gerek Avrupa’daki ve gerekse dönüşünden sonraki basın hayatı bahse değerdir.

Teodor Kasab’ın çıkardığı Diyojen gazetesine fıkralar yazdı. Bu sırada ne siyasi ne edebi esaslı bir faaliyet göstermedi, Mustafa Fazıl’ın Tasviri Efkârcı satın alarak Ebüzziya’ya hediye etmesi üzerine iki arkadaş yeniden gazeteciliğe başladılar. Fakat ayrı¬ca Hadîka’yı, Sirâc’ı çıkardılar. Nitekim bunlardan birkaç ay önce de İbret gazetesi çıkmıştı. Bu dağınıklığın sebebi o sırada gazetelerin sürekli kapatılmasına karşı hazır bulunmaktı. Namık Kemal’in asıl siyasi mücadelesi “İbret” ile başladı. Birinci sayıdan itibaren birkaç sayı süren bir yazı, gazetenin programını verir: Kemal, Reşat, Nuri, Tevfik ve Mahir imzalarını taşımaktadır. Fakat Mahmut Nedim’in, Ali Paşaya göre daha karanlık bir devri açtığını genç yazarlar henüz fark etmemişlerdi. Gazete 19. sayıda kapatıldı. Diyojen de daha önce kapanmıştı. Bu sırada Nedim Pasa düştü, Mithat Paşa sadrazam oldu, gazete yeniden çıkmaya başladı. Fakat Namık Kemal tayin edildiği Gelibolu’ya gitmemekte ısrar etmedi. Gazeteye oradan makaleler gönderdi. İstanbul’a dönünce yeniden gazetenin başına geçti. Bununla birlikte siyasi şartlar bu tarzda yazıların uzun sürmesine elverişli değildi. İbret’teki yazılarında Kemal, hükümetin yolsuz işlerinden şikayet ediyordu. Bu yayınlar Saray’ı da hükümeti de aynı zamanda rahatsız ettiği için zaman zaman gazeteler kapatılıyor, kitaplar toplatılıyordu. Yayınlardaki esaslı problem, yabancı memleketlerden alınan borçtu. Yazarlar, Türkiye’nin borçsuz yaşayabileceğini söylüyor, servet kaynaklarının işletilmesi fikrinde ısrar: ediyordu.

Kemal’in «Vatan Yahut Silistre»yi oynatması, bu gerginliği son haddine vardırdı.

Eserin oynanması yasak edildi, Kemal Magosa’ya sürüldü.

Şeyh Ahmed Efendi ile tanışması, zaten aslında gelenekçi eğitim almış olan Kemal’de dini hisleri canlandırdı. Sürgünde bazı romanlarını, şiirlerini yazdı.

Celâleddin Harzemşah’ın planını hazırladı.

Abdülhamit devri başında İstanbul’a döndü.

Birinci Meşrutiyeti hazırlayan Mithat Paşa ile tanıştı.

Devlet Şurası üyeliğine getirildi.

Kanun-i Esasi encümeninde çalıştı.

Bu encümende, Padişaha «şüpheli gördüğü her vatandaşı memleketten uzaklaştırma hakkı»nı veren maddeye itiraz etti.

Anayasa’yı ve Tanzimat’ı bozan bu maddenin kaldırılması için işe ciddiyetle sarılmıştı.

Fakat sonraki olaylar, Birinci Meşrutiyet’in arkasından karanlık devrin gelmesini hazırladığı için Kemal’in hayatı yeni bir safhaya girdi.

Ziya Paşa’ dan sonra Kemal Midilli’ye sürüldü.

Fakat bu devrede Abdülhamid’e bir eserini gönderdiğini ve «Balâ» rütbesiyle nişan aldığını biliyoruz.

Vazifesi Midilli’den Rodos’a, oradan da Sakız’a nakledildi.

1888’de Sakız’da zatürreeden öldü.

NAMIK KEMAL’İN SİYASAL HAYATI VE DÜŞÜNCELERİ

Namık Kemal’in siyasi projesi yakın¬dan incelendiğinde, modernleşme yanlısı Osmanlı yönetici elitinin, Batı’yı algılama ve değerlendirme perspektifleri ile Tanzimat’ın modernleşme yanlısı paketine yönelik eleştirileri ve katkıları daha iyi anlaşılacaktır. Yeni Osmanlılar hareketinin diğer üyelerinden esaslı farkı, bir siyasi teori ve felsefe geliştirme çabasıdır. Geleneksel İslam/Şark/Osmanlı siyasi düşüncesi içinde, Batı klasik siyasi düşüncesi, teorisi ve felsefesi ile karşılaşmak ve bu temelden farklı iki alan arasında bir uzlaşma girişiminde bulunmak, Osmanlı entelektüel hayatı açısından dikkat çekici bir dönüm noktası sayılabilir.

Namık Kemal (ve genel olarak Yeni Osmanlılar) açısından güç bir görev söz konusuydu. Medeniyet Projesi’ni tarif etmeleri gerekiyordu. Batı medeniyeti karşısında, algıda ve kabulde bir seçicilik söz konusuydu. Bu, yalnızca Osmanlı/Türk siyasi düşüncesinin gündemi değildir. “Batı Medeniyeti Sorunu” ile karşı karşıya kalmış olan bütün toplumların ve coğrafyaların ortak paydasıdır. Hepsi de, kendi geçmişlerini ve varlıklarını belirli ölçülerde koruyarak, medenileşmenin yollarını yeniden keşfetmeye çalışmışlardır. Bu bakımdan, ne Namık Kemal, ne Yeni Osmanlılar ve ne de Osmanlı/Türk tecrübesi özgün bir örnektir. Namık Kemal olsun, diğerleri olsun, “Batı Medeniyeti” karşısında “Doğu/Osmanlı/İslam Medeniyetini ısrarla ve sabırla savunmuşlardır. Burada özgün olan, uzlaşma çabasının kendisi değil, çabanın içeriğidir.

Namık Kemal için İslam birliği de bu çerçevede önem kazanıyordu. Namık Kemal, Batı siyasi düşünce ve teorisini İslami model ile uyuşturma çabasında yalnız değildi, ama en çok çaba harcayanlardan biriydi. Onun bakış açısından, Batı liberal siyaset felsefesi, özünde, gerçek İslami yönetim esasları ile uyum halindeydi. Hatta, klasik İslam, bütün bunları da ihtiva etmekteydi. Sorun, teorik olmaktan ziyade, uygulamadaydı. Sorun, unutulmuş bir geçmişi yeniden hatırlamaktı.

Namık Kemal açısından hürriyet, Osmanlı coğrafyasının bütünlüğünün korunması açısından da önemliydi. Tıpkı hukuk gibi… Hukuk, eşitlik ve hürriyet, söz konusu coğrafyadan kendisini ayırarak, bütün bunlara kavuşmayı hayal eden gruplar açısından birleştirici yeni bir formül olarak tasarlanmıştı. Aslında, bu formül, Tanzimat Fermanı’ndan bu yana sürdürülen bir geleneğin devamı sayılmalıdır. Onun fikrince, bütün bunlar bir Osmanlı vatanı fikri yaratacak ve bu coğrafya içinde yaşayan farklı bütün grupların bu vatanı savunmasını sağlayacaktır. Bir iyimser beklenti de, bu sayede, ünlü Şark Meselesi’nin sona ereceği yolundadır. Namık Kemal için Osmanlı/İslam tarihi bu bakımdan da aynı görüş açısından değerlendirilmeliydi. Onun tarihe bakışını belirleyen açı da budur. Namık Kemal için tarih, siyasi pozisyonunu sağlamlaştıran, onu temellendiren önemli bir argümandır. Bu yaklaşım tarzı, bir hayli tanıdıktır. Osmanlı coğrafyasının bir arada kalabilmesinin temini de, aslında “hürriyeti efkâr”ın bir başka argümanıdır. Vatan fikri, bu bakımdan, ayırıcı değil, birleştirici bir görüştür ya da öyle değerlendirilmelidir.

Namık Kemal’in gazeteciliği, kamuoyu yaratılması süreci ile yakından ilişkilidir. Osmanlı/Türk kamuoyunun varlığının keşfi ve ona hitap etmenin gereği ve yararı, önemli bir adım olarak görülmelidir. Gerçi bu sözü edilen kamuoyu, bugün kullandığımız anlamdan çok daha dar bir çevreyi ifade eder. Hatta sadece İstanbul efendilerine yönelik olduğu söylenerek, küçümsenebilir de… Ama yeni bir bakış açısı olarak önemlidir. Onun edebi cephesi de, aslında bu bakış açısının değişik görünüşlerini yansıtır. Önemli olan, fikirlerin deklare ve ikna edilmesidir. Aynı zamanda, gazeteler, hem kendileri ve hem de kamuoyu adına denetleme görevi ile karşı karşıya idiler. Namık Kemal için, bütün yazılanlar, kamuoyunun eğitilmesi açısından bir misyona sahipti. Çünkü kendisi de kamuoyunun bütün bu görevleri yerine getiremeyecek kadar güçsüz olduğunun farkındaydı. Bununla birlikte, bu türden görüşleri şiddetle reddetmeye devam edecektir. Fakat, bütün yazdıkları da kamuoyunun eğitiminin bir parçası sayılmalıdır.

Namık Kemal, fikir özgürlüğünü savunur ama bazı yazılarında kendince doğru olmayan yönlere doğru açılan basını da eleştirmekten geri durmaz. Onun ahlakçı zihniyeti, bu türden ilkesel bir meselede de kendisini hemen gösterir. Elbette “hürriyeti efkâr”dan söz etmek önemlidir, ama bu ilkeyi savunurken ortaya konulan argümanlara da dikkat etmek gerekir. Bu denli yüksek ideallerin savunulmasında kullanılan argümanların da kendi içinde tutarlı olması gerekir. Namık Kemal açısından, özgür basının kendince yararları vardır ve basın bu yararlar açısından özgürlüğü hak etmiştir. Burada yarar ile özgürlük arasında kurulan doğrudan bağlantı, nihai tahlilde, yararsız görülecek alanlarda özgürlüğün sınırlarını da kendi içinde taşımaktadır.

Hürriyet, siyasete doğrudan katılım anlamına geliyordu ve bunun da siyasi mekanizmaları kurulmak durumundaydı. Namık Kemal açısından, baskı rejimine karşı, ancak ideal ölçüde olabilecek, fakat Osmanlı açısından düşünülmesi mümkün olmayacak Cumhuriyet yönetimi bir tarafa bırakılırsa, meşruti bir monarşi gündeme gelebilirdi. Osmanlı Hanedanı’nın ve sultanın ve hilafetin kutsal haklarının saklı tutulduğu ve diğerleri ile kıyaslandığında, temsili niteliği bir hayli tartışma götürür bir meşruti monarşi modeli kurulmak isteniyordu.

Namık Kemal, kamuoyunun yönetimde/siyasette bir başka temsil ve denetim organı olarak “Meclisi Şûrayı Ümmet”i görür. Bu organ, “meşveret” usûlünün pratikteki uygulamasıdır. Gerçi Namık Kemal, Batı siyasi felsefesi ışığında, özellikle Locke, Hobbes, Rousseau ve Montesquieu’den yararlanarak, temel siyasi çerçevesini geliştirmeye çabalıyordu, fakat onun yapmaya çalıştığı esas iş, Batı siyaset teorisinin, özünde, İslam siyasi felsefesinin dışında olmadığını göstermekti. Bu çok önemliydi, çünkü, ilk olarak, bu şekilde Batı’dan alınabilecek bir kurum, kavram ve teori, “ithal” ya da “kopya” olmaktan kendiliğinden kurtulacak ve Osmanlı/İslam toplumunun öz değerlerini yansıtmış olacaktı. Bu noktada, Namık Kemal, Tanzimat’a yönelik eleştirilerini haklı çıkarmış oluyordu. İslam siyasi felsefesinin bu yöndeki bütün zorlamalara ve yakıştırmalara karşın, gerçekte Batılı bir siyasi temsil sistemini ne ölçüde ihtiva ettiği ya da edebileceği hayli tartışma konusu olmakla birlikte, Namık Kemal için bu nokta bir ön kabuldü. Üzerinde tartışılması dahi caiz sayılmazdı. Bütün Osmanlı/İslam siyaset tarihi, bu açıdan yeniden gözden geçiriliyor, adeta yeniden yorumlanıyor ve olgusal planda, Namık Kemal’i haklı çıkarabilecek şekilde yeniden değerlendiriliyordu. İslam’ın özü meşveretse, Osmanlı Devleti’nin kuvvetli dönemleri, aslında bu danışma yönteminin revaçta olduğu dönemler olarak yansıtılıyordu. Bir kuvvetler ayrılığı da söz konusuydu. Sultan, ulema ve yeniçeriler, bunun taraflarıydılar. Toplum sözleşmesi, biat kavramı ile eşleştiriliyordu. Aslında bütün bunlar, şeriatın öngördüğü hususlardı. Namık Kemal açısından şeriata uyulması, bütün bunlara uyulması anlamına geliyordu. Sultan, şeriat hükümlerini uygulamak ve adaleti sağlamakla görevliydi ve öyle de kalmaya devam edecekti. Bu, geleneksel Osmanlı yönetim felsefesi¬nin onayıydı. “Kerim devlet” formülü geçerliydi. Ayrıca, Namık Kemal güçlü bir ahlakçı olarak, İslam ahlakını da bu çerçeve içine yerleştirmekte geri kalmamıştı. Bu şaşırtıcı derecede seçmecilik siyasi teori çabası güncel siyasetle ilgili organik bağları açısından ve kendisinden sonra gelecek tutarlı siyasi düşünce geleneksizliğine temel olması bakımından manidardır, Namık Kemal, geleneksel İslam/Osmanlı siyasi felsefesini, Batılı bir teorik çerçeve içinde sunarken, aslında, gelenek ile modern arasında, geleneksel olanı modern bir kap içinde sunmanın çabası içindeydi. Tutarlı olmayabilir, ama çabası takdire değerdir. Siyasi pozisyonları savunmak için, tutarsız ve hatta kendi içinde çelişkili siyaset teorisi geliştirmek konusunda ısrarlı olmak ve aksini gerçekleştirmek için herhangi bir hassasiyet göstermemek de, gelecek kuşaklara yönelik bir başka siyasi düşünce mirası olarak kabul edilmelidir. Namık Kemal’in yazdıkları anayasal bir rejimin temel ilkelerini ortaya koymak bakımından dikkate değerdir. Fakat bir anayasal sistemin kuruluş mantığı bundan ileri olmalıdır.

Namık Kemal için olsun, kendisinden öncekiler ve sonrakiler açısından olsun, siyasi teori, tek başına önemli bir hareket noktası değildi ve olamazdı da… Aksine, onların ortak paydası, mevcut siyasi sorunlar ve pozisyonlar açısından, önceden saptanmış sorunların çözümü yolunda, hatta bu çözüm yollarını ve şekillerini haklı çıkaracak ve meşru gösterecek bir siyasi teori yaratmaktı. Önce siyasi endişeler ve ardından da bu endişeleri giderecek bir teori geliyordu. Siyasi teori siyaseti değil, tam aksine, günlük siyaset teoriyi tayin ediyordu. Arzu edilen, sorunların bir şekilde çözüme kavuşturulması olduğundan, teorinin kendi içindeki tutarlılığı önem taşıyamazdı. Bu, ancak olabildiği kadar olabilecekti. Önemli olan nokta, teorinin, sorunların çözülebilir olduğunu göstermesi ve hatta kanıtlamasıydı. Namık Kemal’in, bundan söz edilebilir olduğu ölçüde, siyasi teorisi, bu temel çerçeve içinde inşa edilmişti. Yegâne örnek değildi ve hiç olmayacaktır.

YAZILARIYLA NAMIK KEMAL…

Avrupa Medeniyetinden İbret Dersi Almak adlı yazısında, bu medeniyete şuurlu bir bakışın dayanışmayı doğuracağını, dayanışmanın okula götüreceğini, okulun tezgahları işleteceğini, tezgahlardan fabrika ve bankaya yükselmenin mümkün olacağını, böylece memleketin refaha ve servete kavuşacağını söylüyor.

Başka bir yazısında, devlet ile fert arasındaki ilişkiyi kamu hukuku ile ferdi hukukun ilişkisi şeklinde ifade ediyor. Bir dağın iki tarafında oturanlar dediği iki görüşü, hürriyetsiz monarşistlerle, hürriyetli cumhuriyetçileri karşılaştırıyor.

Avrupa Şarkı Bilmez başlıklı yazısında, batıcılık kompleksine cevap veriyor: “Biz şimdiye kadar Avrupa dillerinde şarka dair okunmaya değer bir kitap görmedik” diyor. “Şarkın hallerini öğrenmek isteyenler ne şekilde maksatlarına ulaşabilsinler? Mesela d’Ohsson veya Hammer’in Osmanlılar hakkında yanlış mütaleaları”. Burada Fatih’in Cengiz’den zalim gösterilmesi gibi misaller veriyor.

Nüfus adlı yazısında, demografya meselelerine giriyor. Onca, gelişmenin başlıca faktörü budur. Bunun için de eski ve yeni nüfusu karşılaştırıyor ve bunu siyasi-iktisadi ve kültürel zaafımızın önemli bir etkeni sayıyor. Tarımdan ve endüstriden örnekler veriyor, işbölümüne dokunuyor, insan artışı ile faiz artışını karşılaştırıyor. Batı’da nüfus çoğalmasının doğurduğu yeni içtimai problemlerden biz henüz çok uzak bulunuyoruz, bunları ilerde düşüneceğiz; şimdilik artmadan başka çaremiz yoktur diyor. Nüfusun bu kadar azalmasının sebepleri olarak savaş, hastalık, ihtilali gösteriyor.

İttihad-ı İslam adlı yazısında, Memûn zamanında İslam milletleri arasında var olan ahenk ve birliğin, sonradan meydana gelen parçalanmanın sebeplerini arıyor. Medeniyet ve teknik seviye üstünlüğü, birliği yapar. Eskiden Kaşgar, Semerkant, Maraga, Bağdat, Kayrevan, Kurtuba, İstanbul birbirinden hemen haber alırdı. Şimdi İslam şehirlerinin birbirine kapa¬lı, habersiz olduğunu söylüyor.

Kavimlerin Anlaşması’nda: “Osmanlı cemiyeti hukukta birbirine eşit menfaatte ortak fakat dilde, cinsiyette, fikirlerde birbirine aykırı parçaların birleşmesinden meydana gelmiş heyettir” diyor. Bunun benzerini başka bir cemiyette gösteremeyiz. Fakat onca, bu hal onun devamına engel değildir. Madem ki 600 yıldır sürüp gitmiştir, yine de gidebilir diyor. Buna da bir nevi federalizm zihniyetiyle, “Kavimlerin Anlaşması” diyor. Ancak Avrupa’da mezhep, hatta dil farklarının birliğe engel olmadığına dair Fransa, İngiltere, Avusturya, Belçika ve İsviçre’den misaller veriyor. Mezhep, cins, dil farklarına rağmen vatan birliğinin, birleştirmeye yettiğini söylüyor: “Nazariyede mevhum bir şekil olan vatan fiilde eşit hakları ve ortak menfaatleri korumada demir istihkâmdan kat kat kuvvetli olduğuna dair fikirler yerleşmiştir. Hal böyle iken bizim vatanımız yok mudur? Vardır. Bizim ve belki hiç bir kavmin vatanı yoktur denemez. Memleketimizin adli ve idari bütün işlerine bakılsın. Hepsinde her cins ve mezhepten adamlar vardır, buna ise şer’i hükümleri bilen kimseler itiraz etmez ve edemezler. Zira memur, halkın velisi değil, hizmetçisidir.”

Devlet ve Millet’te, bu iki terimin ifade ettiği anlamların iyi bilinmediği için, halk arasında bazen resmi yazılarda yanlış şekillerde kul¬lanılıyor diyor. Ona göre hükümet ile halkı, kasap ile koyun gibi ayırmak tamamen yanlıştır. Toplumda adaleti yalnız çoğunluğun kuvveti korur, fakat her çoğunluğun dediği hak değildir. Hükümet veya devlet, halkın kuvvetine vekil olma tarzına denir.

Devlet adamlarının kıtlığına dair bir yazısında Reşit Paşadan sonra devlet adamı yetiştirmede büyük bir gevşeklik gösterildiğini, Reşit Paşanın yerini tutacak değerde devlet adamının yetişemediğini söylüyor. Onca, buna sebep, devlet adamlarının kendi mensuplarını toplaması, hakiki değere önem vermemesidir. Hakiki değerlerin tespit edilmemesi veya yok edilmesine dair misaller veriyor.

NAMIK KEMAL’İ KİM ÖLDÜRDÜ?

Tarih: 9 Nisan 1872.

Üç gün önce yargılanmadan tutuklanan Namık Kemal ve dört arkadaşı sürgüne gönderilmektedir.

Gizlilik içinde “Mısır” adlı gemiye bindirildiler.

Namık Kemal güverteden son kez İstanbul’a bakar.

Sanır ki, bu adaletsizliğin önüne geçmek için tüm şehir ayağa kalkmıştır.

Limanda kimseler yoktur.

Oysa daha bir hafta önce, halk İstanbul’da “Fedai Kemal, Fedai Kemal” diye sevinç gösterileri yapmıştır…

“Hürriyet” (Hurriet) gazetesinin isim babası.

Bir dizi ifade ve kavramı Türkçeye kazandırdı:

Vatan, millet, vicdan, inkılap, ihtilal, siyasiyat, matbuat, hükümet, hayal, heyecan ve niceleri.

21 Aralık 1840’da doğdu.

19 yaşında Tasvir-i Efkâr’da gazeteciliğe başladı.

25 yaşında Tanzimat ve Islahat Fermanı’nı yetersiz bulan ilk gizli siyasi örgüt “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” nin kuruluşuna katıldı. Anayasa’yı ilan etmezse Sultan Abdulaziz’i tahtından indireceklerdi. Aralarındaki bir muhbirin ele vermesiyle, Ziya Bey ile yurtdışına kaçtı. “Hurriet”i Londra’da çıkardılar.

MAKALE YASAĞI

24 Kasım 1870…

Padişah tarafından affedildiler, İstanbul’a döndüler.

Süleyman Nazıf’ın dediğine göre; “Avrupa’ya bıçak gibi gitmiş, ustura gibi dönmüştü. “Montesquieu ve Rousseau’dan etkilenmiş,  Cumhuriyet kavramıyla tanışmıştı.

Arkadaşı Ebuzziya Tevfik’in çıkardığı “Hadika” gazetesinde yazmaya başladı. Yazılarının altına başmuharrir anlamına gelen “B.M” kısaltması koyuyordu.

Çünkü:

Affedilmesinin tek koşulu vardı:  Siyasetten uzak duracak ve yazı yazmayacaktı.

Yazmayacağı bir hayatı hiç düşünemiyordu.

Üvey dayısı Mahir Bey ile “İbret” adlı gazeteyi aldılar.

“Hadika” ve “İbret” te devlet yönetimini eleştiren makaleler kaleme aldı. Her iki gazete de “adab-ı devlet-ü hükümet”e aykırı yayın yapmaktan kapatıldı.

Namık Kemal İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu’ya mutasarrıf olarak gönderildi. Burada fazla kalamadı, üç ay sonra İstanbul’a döndü. Ancak gazetecilik yapacak olanakları yoktu. Durmadı; bir tiyatro eseri yazdı: “Vatan Yahut Silistre”.

 

GÖSTERİ YAPILIYOR

1 Nisan 1873

Gedikpaşa tiyatrosunda “Vatan Yahut Silistre” sahneye kondu. Vatanı sevmenin onu korumak olduğunu anlatan oyun, halkı duygulandırıp coşturdu. Halk,  “Yaşasın vatan”, “Kemal Bey çok yaşa” diye bağırdılar. Sevinç gösterileri bununla kalmadı, sokağa çıkıldı.

Tiyatro afişi altında oyunun yazarı olarak “Fedai Kemal” adı yazılıydı. Gençler ellerinde meşaleler, ağızlarında “Fedai Kemal” sloganlarıyla yürüyüş yaptılar.

Oyunun ikinci temsili daha da görkemli oldu.

Nuri Bey, Bereketzade İsmail Hakkı Bey oyunu öven makaleler yazdılar. Saray gelişmelerden rahatsız oldu.

Beş gazeteci, Namık Kemal, Nuri Bey, Bereketzade İsmail Hakkı, Ahmet Mithat, Ebuzziya Tevfik tutuklandı. Mahkemeye bile çıkarılmadılar; haklarındaki karar sürgündü. Neyle suçlandıklarını bilmiyorlardı. Suçlarını ve aldıkları cezayı 9 Nisan’da “Mısır” adlı gemiye çıktıklarında, Binbaşı Bahri’den öğrendiler.

Gerekçe “Vatan Yahut Silistre” değildi (!); gerekçe gazetecilik yapmak ve zararlı yayın bulundurmaktı…

SON BİR BAKIŞ

Namık Kemal büyük güvenlik önlemleriyle gizlilik içinde getirildikleri “Mısır” gemisinin güvertesinden, son kez İstanbul’a baktı. Sanıyordu ki daha bir hafta önce “Fedai Kemal” diye bağıranlar limanı doldurup, bu adaletsizliğe engel olacaklardı.

Limanda kimseler yoktu…

“Mısır”ın rotasını ise bilmiyorlardı.

Ahmet Mithat ve Ebuzziya Tevfik Rodos’ta indirildi; sürgün yeri bu adaydı.

Namık Kemal Kıbrıs’a götürüldü; sürgün yeri Magosa’ydı.

Diğer iki gazeteci ise Akka’ya teslim edildi.

Onlar için, Osmanlı sınırları içinde nam salmış ünlü sürgün yerlerindeki kaleler seçilmişti. Cezalarının belli bir süresi yoktu. Islah olununcaya kadar devam edecekti.

ZORLU GÜNLER

Namık Kemal’in Magosa kalesindeki sürgün hayatı 38 ay sürdü. Mezara benzeyen küçük taş hücre yaşanacak yer değildi. Kale topçular için yapılmıştı, oturulmuyordu. Rutubetten ve soğuktan muzdaripti. Pek çok kez sıtmaya yakalandı, kuyu suyu içti. Yiyecekler çok pahalıydı.

Adada bir süvari yüzbaşısı, dört süvari ve iki topçu erinden oluşan yedi kişilik bir güvenlik vardı. Kapısının önünde iki nöbetçi bulunuyordu. Yalnızdı. Yılanlarla, kertenkelelerle, fare ve pirelerle arkadaş oldu. Karınca besledi.

Magosa’da en çok olan, zamandı; tüm uğraşını edebiyata ayırdı. “Akif Bey”, “Gülnihal”, “Zavallı Çocuk”, “Kara Bela” gibi önemli eserlerini burada yazdı. Sürekli ailesine, dostlarına mektuplar kaleme aldı. Tesellisi, gelen mektuplar ve kitaplardı. Edebiyat, sıkıntılarını azalttı. Bir de çığlık niteliğinde yazdığı şiirler vardı. Yaşadıklarından dolayı kuşkusuz üzgündü, ailesinden, dostlarından ve gazetecilikten uzaktı. Ailesi parçalanmıştı, maddi sıkıntıları vardı.

Ama…

Çektiği sıkıntılar onun inandığı yoldaki gücünü ve kararlılığını pekiştirdi. Kendine olan güveni daha da arttı. En muhalif yazılarını bu dönemde kaleme aldı. Pişmanlık duymadı hiç. Moralini yüksek tuttu. Hürriyet yolunun zorlu olduğunu biliyordu. Ülkesinin içinde bulunduğu koşullara kayıtsız kalmak istemedi. Bu nedenle dirençliydi. Hayatı boyunca bireysel kurtuluşu hiç düşünmedi; bunu onursuzluk saydı hep.

SÜRGÜNDE ÖLÜM

Tarih: 23 kasım 1876

101 pare top ateşiyle Anayasa ilan edildi. Tahta Sultan V. Murad geçti. Namık Kemal’in sürgün cezası bitti.

Fakat…

İstanbul’da fazla kalamadı, tahta çıkan Sultan II.Abdülhamid meclisi lağvedip, anayasayı kaldırdı.

 Namık Kemal bu kez Midilli’ye sürgüne gönderildi.

Sonra Sürgün hayatı Rodos’ta devam etti.

Ve…

48 yaşında öldü.

Bu kadar genç yaşta ölmesinin sebebi sürgün hayatında yaşadığı zorluklardı.

Söyler misiniz şimdi:

Namık Kemal’i kim öldürdü?

Suikast sadece silahla, bombayla olmaz…

Namık Kemal cinayete kurban gitmiştir.

Mezarı, vasiyeti gereği Balayır’da.

Mezarını Tevfik Fikret tasarladı.

Ölümünden kısa süre önce yazdığı dizeleri o günlerde kimse mezar taşına yazamadı:

“Ölürsem görmeden millete ümid ettiğim feyzi;

Yazılsın seng-i kabrimde;

Vatan mahzun, ben mahzun.”

NAMIK KEMAL OKUDU

HAPSE ATILDI

Tarih:Ocak 1905

Yer: İstanbul

Sirkeci’de bir eve askerler operasyon düzenledi. Evin kiracıları olan Harp Akademisi’nden yeni mezun iki yüzbaşı gözaltına alındı. İkisi de 24 yaşındaydı.

Baskın düzenleyen askerlerin dikkatini evde bulunan kitaplar çekti. Avrupa’da basılan çeşitli dergi ve gazetelerden kesilmiş kupürler de vardı. Kupürlerin kenarlarında aynı subay tarafından yapılmış yorumlar ve bazı notlar yazılıydı. Ayrıca kitaplar tehlikeliydi; Namık Kemal’in eserleriydi! Hepsine el koyup, bir çuvala doldurdular.

Subaylardan birinin bir konferans metnini hatırlatan yazılarına da el konuldu.

İki subay evin aranması bittikten sonra Bekirağa Bölüğü olarak bilinen, zamanın siyasi tutuklularının kaldığı (bugünkü Beyazıt’taki İstanbul Üniversitesi ana kampusu içinde bulunan) cezaevine götürüldü.

Evdeki subaylardan birinin adı; İsmail Hakkı idi.

Diğeri ise; Kolağası Mustafa Kemal…

 

MUSTAFA KEMAL

BEKİRAĞA ZİNDANINDA

Gözaltına alınan subay sayısı dörttü. Bunlardan biri de Ali Fuad (Cebesoy) idi.

Mustafa Kemal ve Ali Fuad askeri liseden beri çok yakın arkadaştı. Öyle ki, ailesi Selenik’te olan Mustafa Kemal hafta sonları sık sık arkadaşı Ali Fuad’ın Salacak’taki evlerine giderdi. Ali Fuad’ın babası İsmail Fazıl Paşa dönemin önemli askerlerinden biriydi. Mustafa Kemal’i çok severdi. Öyle ki bir defasında oğlu Ali Fuad’ı, Mustafa Kemal ile arkadaşlık yaptığı için kutladı. Çünkü İsmail Fazıl Paşa, Mustafa Kemal ile yaptığı fikir tartışmalarından hep keyif aldı.

Mustafa Kemal ve Ali Fuad kitap okumaya, dünyada neler olduğunu öğrenmeye meraklıydılar. Bekirağa zindanının olumsuz koşullarında bile kitap okumayı sürdürdüler. Ot minderler üzerinde yattılar, soğuğa, açlığa katlandılar.

Ve nihayet niye gözaltına alındıklarını öğrendiler: Sultan II.Abdülhamid’e bombalı saldırı planlamak!

Şoke oldular…

 

İHBARCI ZABIT FETHİ

Günler sonra Mustafa Kemal mabeyinde sorguya alındı.

Sorgucunun yanındaki bir eski zabit, suçlamadan daha büyük bir şaşkınlık geçirmesine neden oldu.

Çünkü bu eski zabit, askerlikten atılmış biriydi. Yatacak yeri, ekmeği olmadığını belirterek kendini acındırmış, aralarına katılmıştı. Bu eski zabit, evdeki toplantıların müdavimi, hatta zaman zaman evlerinde kalan, arkadaş sandıkları Fethi’ydi.

Fethi artık hafiyeydi, Yıldız Sarayı’nın gizli polis teşkilatına katılmıştı.

Mustafa Kemal’in evde arkadaşlarıyla yaptıkları toplantılarda neler konuştuklarını jurnal etmişti.

Peki, Mustafa Kemal evde neler konuşmuştu?

-Tarihte inkılâplar, önce aydın kişilerin kafasında fikir halinde doğmuş, zamanla toplumu sarmıştır.

-Başka milletlerin şairleri, aydınları çalışıp milletlerini uyarırlarken nerede bizim mütefekkirlerimiz, nerede bizim şairlerimiz? Bizim bir Namık Kemal’imiz var. O, Türk milletinin yüzyıllardan beri beklediği sesi verdi. Fakat ne şiirlerini, ne konuşmalarını okuyabiliyoruz. Bu milletin tarihinin bir yönünü belirten “Vatan Yahut Silistre” piyesini bile temsil ettirmediler.

-Türk-Yunan Savaşı’nda bu donanmayı Haliç’ten çıkamayacak hale getirmek suç değil midir? Millet padişahından neden hesap sormamaktadır? Bir hıyanet olan bu davranışlarda bulunan bir insanı Fatihlerin, Yavuzların torunu olarak kabul etmek mümkün müdür?

Mustafa Kemal’in,  evdeki konuşmalarında ülkenin ve ordunun zavallı durumuyla ilgili sorumlu tuttuğu kişi II.Abdulhamid idi.

Bu nedenle muhbir Fethi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının padişahı bombayla öldüreceklerini jurnallemişti.

Güya Mustafa Kemal Hırka-ı Şerif ziyareti sırasında II.Abdulhamid’in arabasına bomba atacaktı!

Tarihi bile belliydi. Ramazan’ın 15’i!

Aslında ortada ne bomba vardı, ne de böyle bir konuşma olmuştu.

Evde iki “delil” vardı:

Biri evdeki, vatanı kurtarmayı amaçlayan konuşmalar.

Ve…

GAZETE ÇIKARMIŞTI

Mustafa Kemal’in II.Abdulhamid’e bombalı saldırı yapacağına inanılmasının ikinci karinesi, Harp Akademi’sinde öğrenci iken gazete çıkarmasıydı!

Bu “gazete” aslında, el yazısıyla çoğaltılan basit, tek sayfalık fasikül idi. Yazıları genellikle Mustafa Kemal kaleme alıyordu. Makaleler hürriyet, vatan, Namık Kemal’in Cumhuriyet düşünceleri üzerineydi.

Sorgucular kararı verdi:

Evde memleketin geleceğini konuşan, daha okulda iken hürriyet talep eden yazılar kaleme alan Mustafa Kemal bombacı bir teröristti!..

Mustafa Kemal ve Ali Fuad’ın geleceği, devrin karanlık istihbaratının gölgesi altındaydı. Bu sadece mesleklerine değil hayatlarına bile mal olabilirdi. Kuşkusuz başlarına bir “bela” gelebileceğini öngörüyorlardı;  çünkü birçok arkadaşları hürriyet istedikleri, gazete, kitap okudukları için okuldan atılarak sürgüne gönderilmişti.

Ama şimdi Mustafa Kemal ve Ali Fuad terörist olmakla itham ediliyordu. Zor durumdaydılar…

 

OKUL KOMUTANININ ÇABASI KURTARDI

Evet, onlar hürriyet istiyorlardı.

Evet, onlar ülkelerinin yıkılmakta ve dağılmakta olduğunu görüyorlardı.

Ama onlar terörist değildi.

Buna iki kişi inandı:

Biri, İsmail Fazlı Paşa idi. Ali Fuad’ın babasıydı. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye’nin (Genelkurmay) önemli subaylarındandı.

Diğeri Harp Akademisi Komutanı Ali Rıza Paşa’ydı.

İki Paşa’nın araya girmesiyle Mustafa Kemal ve Ali Fuad’ın Bekirağa Zindanındaki esaretleri iki ay sonra bitti.

Çünkü iddialar, hiçbir kanıta dayanmayan, ikbal beklentisi içindeki muhbir Fethi’nin senaryosundan ibaretti. Ortada zaten bomba filan da yoktu.

Buna rağmen iki yüzbaşı sürgüne gönderildi.

Mustafa Kemal Şam’a, Ali Fuad Beyrut’a tayin oldu.

Ne yazık ki, Harp Akademisi’ni 5.ve 8.’likle bitiren iki başarılı yüzbaşı, sırf hürriyet isteyip, ülkenin geleceğini konuştukları için mesleklerine sürgünle başladı.

Ama özgürlük taleplerinden hiç vazgeçmeyeceklerdi, ölene kadar…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s