TÜRK KADINININ VE DİĞER ULUSLARDA KADININ TOPLUMDAKİ YERİ ——- ALINTIDIR

TÜRK KADINININ YERİ VE DİĞER ULUSLARDA KADIN

”Hepsi beylerden olan kahramanların tek kadınla evli oldukları görülüyor.

Destanlarda ne kumadan ne de ortaktan bahsediyor.

Kahramanların tek karıları vardır.

Bu özellik dikkate değer.

Beylerbeyi Kazan’ın bile tek bir karısının (Boyu uzun Burla Hatun)  adı geçiyor.

İbn Fadlan,  misafir kaldığı bir Oğuz’un tek karısı olduğunu görmüştü.

Onların (Türk ataların) kadınlara karşı saygı ve sevgi ile davrandıkları görülüyor.

Kahramanlar birçok hususlarda kadınlarının tavsiyelerine göre hareket ediyorlardı.

Kahramanlar kadınlarına ”Görklüm” sözü ile hitap ediyorlar.

Kadınlar kocalarına kızdıkları zaman acı ve sert sözler söyleyebiliyorlardı.

Destan kahramanlarından bazılarının kendileri gibi iyi ata binen, kılıç kuşanan eş istedikleri görülüyor ki, bu bir masal unsuru olmayıp Türk el ve boylarında her zaman bu gibi kız ve kadınlar bulunmakta idi.

XV. yüzyılda Anadolu’dan geçen Avrupalı bir seyyah (Bertrandon de la Broquiere) Türkmen kadınlarının yiğit kadınlar olup, erkekler gibi savaştıklarını işittiğini ve buna hayret ettiğini yazıyor.

Bu sebeple Beyrek’in nişanlısı Banu Çiçek ile güreşmesine şaşmamalıdır.

Çünkü, Kaşgarlı: ”kız birle küreşme, kısrak birle yarışma’‘ şeklinde bir atalar sözü naklediyor.

Bu atalar sözünü bilmeyen veya ona riayet etmeyen Beyrek, sevgilisine yenilmekten güç kurtulmuştu.

Kısaca destanlarda kadınlara yüksek ve değerli bir yer verilmektedir.

Deli Dumrul, fedakârlık sözünü anasından değil, ummadığı karısından işitiyor.

Oğuz eli’nde kadınların cemiyet içinde ne kadar şerefli ve yüksek bir mevkiileri olduğunu şundan da anlamak mümkündür ki, Ebu’l-Gazi’nin Şecere-i Terâkime’sine kaynak olan Oğuz-nameler’de birçok kadının Oğuz eli’ne beylik yaptıkları bildiriliyor.

Kız çocuklara sahip olmak onlarda, Araplar’da olduğu gibi zillet (alçalma )değildir.

Bay Biçen Beğ kız çocuğu olması için kalın Oğuz beğlerinden alkışta (duada) bulunmalarını rica etmişti.

Beylerin yetişkin, delikanlı oğullarına karşı davranışları şefkat ve sevgi ifade ediyor ve baba ile oğul arasındaki münasebetler resmiyetten uzak gibi görünüyor.

Destanlarda, anaya karşı sevgi her vesile ile ifade ediliyor.

 ”Ana hakkı; Tanrı hakkıdır” deniliyor.”

Başbuğ Atatürk’ün, laiklik uygulamalarından beklediği pratik sonuçlardan birisi de, Türk Kadınlarının, Türk Atalar zamanındaki gibi sosyal hayatın içinde olmaları, ekonomiye ve üretime katkıda bulunan, erkeklerle eşit haklara sahip bireyler haline gelmesidir.

Bugün başkalarının kızlarını üniversite kapılarına zincirletenler, kendi kızlarını gelişmiş Batı ülkelerinde okutmaktalar, ama nedense İslam ülkelerinde okumak bu kişilerin tercihleri arasında yoktur.

Türk’ün, Tanrı’dan sonra en değer verdiği varlıklardan olan Türk kadını, Türk anası, sen bu hain tezgahın bir parçası olamazsın, sen utanılacak, köşe bucak saklanılacak bir nesne değilsin, sen şerefli ataları da doğuran Türk anasısın, Türk destanlarında anlatılan kadınsın.

TÜRK KADINI

Cumhuriyet ailesi  kadına Uluğ Başbuğ Atatürk tarafından birçok hakkın verildiği bir dönemde başlamaktadır.

Ancak geçen yıllar içerisinde evinden, yuvasından ve yavrusundan hürriyet verme, haklar tanıma, çağdaşlaştırma adına koparılan kadın birçok problem yumağı içerisinde çırpınmakta ve kendisine bir çıkış yolu aramaktadır.

Kadına yaşatılan bu problemler, dolayısıyla aileyi ve milleti de perişan etmektedir.

Ekonomik hayat içerisinde bin bir sıkıntıyla yer almaya çalışan kadından anneliği ve eşliği terk etmesi istenmektedir.

Hayatı Cahiliye cinayetleriyle sonlandırılmaya çalışılmakta bunu yapanlar ise töre cinayeti adı vererek Türk milletinin törelerini suçlu görmelerini sağlamak niyetindedirler.

Avrupa Birliğine girme adına ailelerimiz anlaşmalı ticari şirketlere dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Kadına, kız çocuğuna ve anneye gösterilen saygı ve hürmet ortadan kaldırılmaya kadın-erkek eşitliği adına kadına karşı şiddet, vefasızlık, sadakatsizlik, güvensizlik ve hoşgörüsüzlük sergilenmektedir.

Medyada kadının asli görevi olan annelik ve bir Türk kadının sahip olduğu değerler adeta hor görülmekte, kendisine, ailesine, milletine, vatanına, inançlarına karşı hiçbir sorumluluğu olmayan kendi zevkleri, arzuları, istekleri, hürriyeti uğruna gününü gün eden bir kadın imajı oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Bunu yapanlar çok iyi biliyorlar ki bir milleti ve bir aileyi yok etmenin yolu kadını kendi değerlerinden uzaklaştırmak mümkün olacaktır.

Sarp dağlarda doğmuş, geniş topraklarda var olmuş, çok çeşitli medeniyetlerle birlikte yaşamış , civar komşularıyla olumlu ve sıkı ilişkiler kurmuş eski Türkler’ de , aile hayati ile onun temeli kadın ; sosyal eşitliğe ve dini üstünlüğe sahipti.

İslamiyetten önceki Türk toplumunda kabul gören inanç, Tengri idi .

Yüksek Türk kültürünün mahsulü olan bu inançta; tabiatın korunması , insanların doğanın koruyucusu ve parçası olduğu dinsel ayinlerle anlatılırdı.

Suyun, toprağın , ateşin , havanın , doğanın olan her ögenin dini bir kimliği ve adı vardı.

Bütün canlıları ve tabiatı yaratan tek üstün gücün adi Ülgen’di.

Ondan sonra Umay Ana gelirdi.

Yedinci yüzyılda yazılmış Orhun kitabelerinde,

Bilge Kağan ikinci Göktürk İmparatorluğunun kurulusunu anlatırken , annesinden söz eder.

Annesi İl Bilge Hatun’u ; sevgi, şefkat, iyilik ilahesi Umay’a benzetir.

Eski Türklerde , Anayla oğul arasındaki kuvvetli ilişki ve bağlılık, destanlara konu olmuştur…

Dirse Han oğlu Boğaç Han destanı, ana – oğul sevgisinin işlendiği güzel bir örnektir.

Dirse Han , kırk yalancının iftira ve telkinlerine inanarak, oğlu Boğaç’ın kötü ve hain çocuk olduğuna kanaat eder.

Beraber çıktıkları  ilk avda oğlunu okla yaralar.

Boğaç Han’ın annesi Burla Hatun , kocasının avdan tek başına döndüğünü görünce , oğlunun başına bir iş geldiğini anlayıp yollara düşer.

Oğlunu yarı baygın bulan Burla Hatun’un yüreğine ateş düşer.

Oğlunu öper sarar ve başında gözyaşı döker.

Anasını gören Boğaç, yarasını unutur, dillenir.

Konuşmaya başlar.

Anası , Boğaç’ın sözlerine kulak kesilir.

Boğaç Han annesine : ‘Babamın attığı okla yaralanınca yanıma Hızır geldi.

Yaramı sardı, sıvazladı ve sana bu yaradan ölüm yok.

Ananın sütü ile dağ çiçeği senin merhemindir dedi’ der.

Burla Hatun, yaralı oğlunu ana şefkatiyle tedavi eder.

Dede Korkut hikayelerinde işlenen analık ve kadınlık temaları, hep kahraman kadınlarla süslüdür.

Analık duygusu, sadakat, kahramanlık, misafirperverlik, toprak  (vatan) sevgisi, din sevgisi; Dede Korkut destanındaki kadınların ortak özelliğidir.

Kan Turalı, babasına evlenmek istediğini söyler.

Evleneceği kızın, kendisi gibi kahraman olmasını istediğini anlatır.

Trabzon tekfurunun Selcen ismindeki kızı, tam Kan Turalı’ya göredir.

Selcen kızı istemeye gittiklerinde , kızın babası bir şart koşar.

Kan Turalı, Selcen’le evlenebilmek için üç tane azgın canavarı öldürmelidir.

Bunun üzerine canavar avına çıkan Kan Turalı , üç azgın yaratığı öldürür ve Selcen’le nişanlanır.

Birlikte gezmeye çıktıkları günlerin birinde, yolda önleri düşman ordusuyla kesilir.

Kan Turalı ve Selcen Hatun, düşmanlara karşı savaşır ve büyük başarı kazanırlar.

Eski Türk kadını, destanlarda ; kılıç tutan, savaşan, yenilmez olarak anlatılır.

Bozkır cemiyetinde yasayan kadınlarda, erkekler kadar düşman saldırısına açıktır.

Yapılan bir düşman saldırısında, kendilerini müdafaa etmek için erkek gibi kılıç kullanmayı bilmek zorundaydılar.

Göçebe olarak yasayan Türklerin kadınları, savaşa girecek kadar güçlü ve dövüşkendiler.

Eşler arasındaki ilişkide, eski Türkler’de eşitlik temeline dayalıydı.

Büyük Hun İmparatoru Attila’nin huzuruna çıkacak olan Doğu Roma elçileri, ilk önce Attila’nın karısı Arıkan Hatun tarafından kabul edilirdi.

Bu kabul, dönemin medeniyetleri tarafından yadırganmış, tuhaf karşılanmıştı.

Yunan tarihçi Priskos’un anlattığı bu kabul, Hun imparatoru Attilla’nın karısının, en az kendisi kadar siyasi nüfuz sahibi olduğunu gösteriyor.

Buyruklar mutlaka ‘ Han ile Hatun buyuruyor ki..’.diye başlardı.

Hatunun adının geçmediği buyrukların geçerliliği olmazdı.

Türk töresinde, kadının bütün hakları erkekle eşit olarak tanzim edilmiş, sosyal yaşam ortak kurulmuştu.

Ailenin üç çocuğu olmuşsa, büyük çocuk erkek, diğer ikisi kızsa, ağabey atına atlar başka diyara göçerdi.

Miras kız kardeşleri arasında eşit bölünsün diye, ağabey hakkından feragat ederdi.

Kız çocukları asla horlanmaz, erkek çocuk gibi yetiştirilirdi.

Sevilir, ailenin neşesi gibi görülürdü.

Aile hayatı içinde kadınlar, eşlerinden büyük saygı görür, bazı diğer toplumlarda olduğu gibi dışlanmazdı.

Tek eşlilik şerefti.

Çok eşlilik ayıplanırdı.

Eski Türkler’de çocuk doğurmak kadının ilk vazifelerindendi.

Hal böyleyken, kadının çocuk doğurma yetisi olmadığı durumlarda bile , horlanmaz, ezilmez, boşanmazdı.

Boşanmak, eski Türkler arasında ender rastlanır bir durumdu ve toplum içinde kabul görmez, ayıplanırdı.

Töre’ye sımsıkı bağlı olan eski Türkler, aile hayatlarını kutsal mâbed gibi görürlerdi.

İslâm öncesi ve sonrası olarak iki bölümde sınıflandırılan Türk tarihinde, İslam sonrasında da çoğu zaman kadın eşitliğinden taviz vermemiştir.

Selçuklular dönemindeki Türk kadınları, Arap tarihçilerin ve seyyahların kaleminden sıkça yazılmıştır.

Arap kadınlarından farklı olarak gördükleri Türk kadınlarının;

Ata binmesi,

Ok atması,

Yüzlerini örtmemesi,

Türk zevkine göre güzelce örtünmeleri,

Arap tarihçilerin dikkatini çekmiştir.

Türk kadınlarının yöneticilik yapması, söz sahibi olması da , Arap kaynaklarında bulunan bilgilerdir.

İslâm sonrasının büyük kadınlarından biri Terken Hatun‘dur.

Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah’ın karısı Terken Hatun, devletin her kademesinde yöneticiydi.

İlim ve edebiyata önem veren Terken Hatun, Selçukluların siyasi hayatında söz sahipliği etmiştir.

Türk yurtlarını gezen seyyahların notlarında, Türklerin kadınları hakkında yazılmış birçok tespitler vardır.

Mesela İbni Batuta ‘Seyahatnamesi’nde söyle der :

‘Hatunlar sokağa büyük merasimle çıkar.

Türk kadınları yüzlerini örtmezler’.

İslâm sonrası Türklerin arasına giren İbni Batuta, İbni Fadlan gibi seyyahlar, Türk kadınlarını çok serbest bulmuş ve şaşırmışlardır.

Erkeklerle bir oturan, sakınmayan çekinmeyen Türk kadınları, Arap ve Fars kaynaklarında uzunca tasvir edilmiştir.

Rahat oldukları kadar ağır ve vakur olan Türk kadınlarına yaklaşmanın mümkün olmadığı da yazılmıştır.

Türkler arasında, herkesin olduğu gibi kadınlarında din özgürlüğü sınırsızdı.

Din seçiminde baskı yapılmazdı.

İlhanlı hükümdarı Hulagü Han’ın karısı Dokuz kadın Hıristiyan’dı.

Otağlarından birisi kiliseydi ve her sabah çan çaldırırdı.

Seyyahlardan biri Hulagü Han’a ‘Dokuz Kadın’ın çaldığı çanlar sizi rahatsız etmiyor mu ?’ diye sormuş,

Han da : ‘Dokuz Kadın mutlu oluyor , o mutlu olunca bende mutlu oluyorum’ diye cevap vermiştir.

Karısına duyduğu hürmet tarihi kayıtlara geçen Hulagü’nün kızı Tütegeç Hatun’da, ilim sahibi, aydın, güçlü bir kadındı.

İslam dininin öğretilmesi için, Erbil şehrinin yakınındaki Hufteyan’da ibadethaneler, camiler, medreseler , tekkeler yaptırmıştı.

Geçmişten günümüze asaletin , temizliğin, gücün, erdemin temsilcisi olmuş Türk kadınları, Türk milletinin teminatı olarak zamanının, İl Bilge Hatunları, Burla Hatunları , Selcenleri , Arikan Hatunları , Tütegeç Hatunları olacaklardır..

ÇİN TOPLUMUNDA KADIN

Çinliler’de kadın, insan sayılmaz, ona ad bile takılmazdı.

Numara verilerek, sayı ile çağrılırdı

Kızlar, pis bir hayvanın adı ile anılırlardı.

Hayatı boyunca bir erkeğin nüfus ve otoritesi altında bulunmak zorundaydı.

Erkek evleneceği kadını, kıymetli hediyeler vermek suretiyle satın alırdı.

Hiç kimse, ölen baba veya kardeşlerinin  eşlerini yanına almazdı.

Erkeğe kötü davranan kadına yüz sopa ceza verilirken, aynı fiili işleyen erkeğe ceza verilmezdi.

Kadın küçük yaşta ayağını ezdirerek, gezmemek için erkeğe iyi niyet gösterisi yapardı.

Yani doğan çocuklar erkek ise pahalı kumaşlara, kız ise bez parçalarına sarılırdı.

Kız çocuklarını öldüren annelere ceza verilmezdi.

Çoğu zaman kız çocuklarına isim verilmez,”bir, iki, üç” diye çağrılırdı

Çin´de evlilik, nesli devam ettirme anlayışı üzerine kurulan bir ittifaktı.

Kadın, erkek çocuk dünyaya getirdiği ölçüde itibar sahibi sayılırdı.

Ailede kadın söz sahibi değildi, otorite erkekteydi.

Boşanma hakkı erkeğindi.

Kısırlık bir kadını boşama sebebi olarak sayılabilirdi.

FARS TOPLUMUNDA KADIN

Kadın, kocasına mutlak itaate mecbur tutulmuştu.

Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi normaldi.

Kan bağlılığının nikaha mani olmaması sebebiyle, Sasani devletinde bir İranlı, kendi kızıyla veya kız kardeşiyle evlenebilir ve hatta bu teşvik edilirdi.

(Akamenid kralı  Darius’un kız kardeşi Puroşat´la evlenmesi, 2.Artakhşatra´nın kızı Atossa ile evlenmesi, Atossa´nın babası öldükten sonra kardeşi Ohas´la evlenmesi örneklerinde görüldüğü gibi.)

Fars edebi metinlerinde, kadına ahlaki olarak iyi bir şekilde yaklaşılmadığını, kadınların da ahlaki bir çöküntü içinde olduklarını görüyoruz.

Şehname´de Fars kumandanı Piran, kızlarından birini, gerekirse hepsini Siyavuş´la evlendirmek için adeta yalvarmaktadır.

Yine Şehname´nin kadın kahramanlarından  biri olan Sübade, üvey oğlu Siyavuş´a çirkin tekliflerde bulunur; onunla beraber olabilmek için adeta yalvarır.

Yine evli bir kadın olan Tehmine´nin Rüstem´e, kendisini gayrimeşru olarak teslim edebilmek için yaptığı yalvarışlar, bu ahlaki çöküntüyü göstermektedir.

ROMA TOPLUMUNDA KADIN

Ailede bulunanların yaşama hakkı babaya aitti.

Baba, karısını veya çocuklarını istediği şekilde kullanabilirdi.

Eşler değerli bir eşya gibi satın alınırlardı.

Kadın hiçbir vakit hür değildi.

Kız iken pederine tabi idi.

Kızına koca olacak kimseyi, baba seçerdi.

Evlendikten sonra kocasının emrine giren kadın, hayatı boyunca birinin hakimiyetinde bulunurdu.

Romalılar kızlarının talim ve terbiyelerine önem vermezlerdi.

Kadınlarda aradıkları en büyük özellik, ciddiyet ve ev idaresinde ehil olmalarıydı.

Bir kadının mezarının başına, meth-ü sena için,”Eve bakar ve yün eğirirdi.” diye yazarlardı.

Kız çocukları kocaya verinceye kadar evde kalırlar, annelerinin nezareti altında iplik bükerler, bez dokurlardı.

Kadın ve çocukların mal sahibi olma hakkı yoktu.

HİNT TOPLUMUNDA KADIN

Hint anlayışında evlenmenin esas gayesi, babaya varis olabilecek, babanın günahlarının affedilmesi için aile dinini devam ettirebilecek bir oğulla sahip olmaktı.

Eğer baba kısırsa, karısının bir başkasıyla birleşmesine müsaade ederdi.

Erkek çocuk aile için saadet, kız çocuk felaket sayılırdı.

Dul kadınlar yeniden evlenemezdi; ölen kocasının öbür dünyada da onun sevgisine ihtiyacı olduğu düşünülerek, yakılıp öldürülürdü.

Kocası kadını boşayabilirken, kadının boşanma hakkı yoktu..

Çok kadınla evlilik normal olarak karşılanırdı.

Kadının en asli görevi, yaptığı ayinlerde kocasına yardım etmek ve neslin devamını sağlayacak bir oğul doğurmaktı.

Hind geleneğinde kadın zayıf karaktere ve fena ahlaka sahip olduğu için, “Manu Kanunu“, onu çocukluğunda  babasına, gençliğinde kocasına, kocasının vefatının sonrasında da oğluna veya kocasının akrabasından birine bağlanmayı mecbur etmiştir.

Budizmin kurucusu Buda, önceleri kadınları dinine kabul etmemişti.

Sebep olarak da, Budizmin saflığını bozacaklarını göstermiştir.

Hintliler arasında dul kalan kadınları yakmak adeti, eski zamanlardan beri vardı.

Ölen kocasının üzerinde yakılan kadın, sadık ve saygı değer bir zevce olarak kabul edilirdi..

YUNAN TOPLUMUNDA KADIN

Eski Yunanlılarda da kadının saygıdeğer bir yanı yoktu.

Kocası isterse sağlığında veya ölümüne bağlı olarak karısını bir başkasına devredebilirdi.

Eşyadan farksız olan bir kadın, tıpkı diğer mallar gibi miras kalır veya birine bağışlanabilirdi.

Kadın, her türlü siyasi haktan mahrumdu.

Yakın akraba ile evlenme çoktu.

Helenistik devirde birbirlerinin karılarını satın alma olayı vardı.

Çocuklar ana, babaya değil, devlete ait olduğundan, babanın kim olduğu önemsizdi.

Bu yüzden şehrin yarısı gayri meşru durumdaydı.

Eflatun, kadınların erkekler arasında ortak olması gerektiğini, kız kardeşlerle erkek kardeşlerin birleşmesine izin verileceğini;çocukların, kadınlarda 20-40, erkeklerde ise 55 yaşına kadar yapılabileceğini, bu sınırlardan önce veya sonra çocuk yapanların cezalandırılacağını belirtmiştir.

Aristo´ya göre ise kadın, erkeği için bir köle, bir işçi, bir barbar Grek´e neyse, odur .

Kadın, yaratılışta yarım kalmış, tamamlanmamış erkektir.

Erkek üstündür, yönetendir.

Demosten ise, Atina´lı erkeklerin, evlerinde sadık bekçiler bulundurmak için evlendiklerini belirtmektedir.

Gündelik hizmetleri ve zevkleri için de odalıklar kullandıklarını da ilave eder.

Yunan mitolojisinden vereceğimiz örnekte ise, tanrıça Athena, büyük tanrı Zeus´un hem karısı, hem de kız kardeşidir.

Bu durum bize, Eflatun´un fikirlerinin edebiyatta da gerçeklik kazandığını gösteriyor.

Tanrıça tiplerine baktığımızda, fiziki tahlillerin en ince ayrıntısına kadar yapılırken, ruhi tasvirlere önem verilmediğini görüyoruz.

İSLAV TOPLUMUNDA KADIN

Kadın: Eşya durumundaydı

Zodruga olarak adlandırılan İslav ailesinde, çocuklar da esir muamelesi görüyordu.

Ruslarda kadın, ölen kocasıyla birlikte gömülürdü.

Rus hükümdarlarının, yakın adamlarının gözleri önünde, halkın da, cariyeleriyle topluluk içinde cinsel münasebette bulundukları bir çok gezgin tarafından belirtilmiştir.

ARAPLARDA KADIN

Araplarda pederşahi aile tipi görülürdü ve babanın otoritesi çok genişti.

Kocası istediği zaman karısını boşayabilirdi; bazen bir kadın, boşandıktan sonra bile kocasının etkisinden kurtulamazdı.

Kadın toplumun bir uzvu değil, erkeklerin ihtiraslarını tatmin ve hizmetlerini temin için yaratılmış bir mahluk olarak kabul edilirdi.

Kadın, evlenme dini bir mahiyet taşımadığından, ancak çocuk sahibi olduktan sonra aileye dahil olabiliyordu.

Kadınlar  varis olma hakkına sahip değildi.

Çok evlilik muteber olup, bir erkek, iki kız kardeş ve aynı zamanda üvey anne ile evlenebilmekte idi.

Çocukları kız olanlar utanır, bu yavruyu aile için felaket sayarlardı.

Kız çocukların diri diri toprağa gömülme olayı sıkça görülürdü.

Cahiliye devri Arapların’da, on değişik nikah vardı ve bunların yedisi, kadının namus mefhumunu ortadan kaldıracak şekildeydi.

İstibda nikahında erkeğin rızasıyla karısı, asil bir kimseyle birleşiyordu.

Bu yolla asil bir evlada sahip olma düşüncesi vardı..

Bedel nikahında, iki erkek, bir süre için, karşılıklı olarak karılarını değiştiriyorlardı..

Hıda nikahı, metres hayatı yaşamayı sağlarken,

Ortak nikahı, on kişiden az olmak üzere, bir takım erkeklerin aralarında anlaşarak, bir kadını müşterek zevce edinmelerine imkan tanıyordu.

Biga nikahı, bir takım kadınların evlerine gelen erkeklerle beraber olabilmeleri için yapılırdı..

Mut´a nikahında, velilerin rızasına lüzum görmeden, kadınla erkek,, belirli bir zaman için nikah yapardı.

Ortaklaşa nikahta, aralarında kardeşlik antlaşması yapan iki adam, malları gibi karılarına da müşterek olarak sahip olabiliyorlardı.

Nakt nikahında babası ölen bir kişi, üvey annesiyle evlenebiliyordu.

Takas nikahında, evlenecek erkekler, velisi bulundukları kadınları değiş ederek, bir şey vermekten kurtulurlardı.

Nihayetinde, normal olarak evlenmek için de bir nikah şekilleri de vardı.

Sonuç olarak görülüyor ki, Araplar, kadınları cinsel arzularına alet edebilmek için, yukarıda belirtildiği gibi resmi kılıflar hazırlamışlardır.

Ebu Cehil´in, Kureyş adına bir kabile ile anlaşabilmek için ileri sürdüğü şart, cahilliye devrinin güzel bir örneğidir.

“Kureyşliler olarak sizden karılarımızı esirgemeyeceğiz; siz de bizden karılarınızı ve kızlarınızı esirgemeyin, onlarla oynaşmamıza müsaade edin.

Yoksa iki kabile arasında antlaşma mümkün olmaz.”

İşte, adet zamanlarında evden zorla çıkarttıkları kadına, şimdi adi bir pazarlık için nasıl değer veriyorlar.

Cahiliye  devri Arapların’da, kadına verilen en büyük değerin, cinsel değer olduğunu anlıyoruz.

Çok garip bir namus hissine ve vahşi bir  düşünce tarzına sahip Arapların halini Kur´an-ı Kerim şöyle anlatır:

Onların birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelendiği zaman yüzü kararır.

Hiddetinden köpürür.

Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır.

Kız çocuğunu utana utana tutsun mu?

Yoksa toprağa mı gömsün?

Ne de kötü hüküm veriyorlar.”(Nahil sür, 58-59)

“Bu çöl bedevilerine göre kız evladının dünyaya gelmesi bir felaket sayılırdı.

Ya kızı fahişe olursa, ya kızını esir edip kaçırırlarsa, baba bu izzet-i nefis yarasına nasıl dayansındı?

Hele bir de fakirlik ve sefalet yakasına yapışırsa hali ne olurdu? Onların bu duygularına temasla Kur´an-ı Kerim´de:

Yoksulluktan ötürü çocuklarınızı öldürmeyin.“(En´am sür. 151.) buyrulur.

Hatta ırzına geçerler korkusuyla erkek çocuklarını bile diri gömdükleri olurdu.

Eğer bir baba kızını diri diri gömmeğe karar vermişse, yavrusunu alır,, çöle götürür, onu eliyle kazdığı çukurun kenarında durdurur, sonra çukura iterek, feryad eden masumun üzerine yığın yığın kumlar atarak diri diri gömerdi.

Bazı tarihçilerin rivayetine göre de, hamile olan kadın, doğumu yaklaşınca bir çukur kazar ve orada doğum yapardı.

Şayet doğan yavru kız ise, çukura atıp üzerini örter, oğlan ise muhafaza ederdi.

Bu cinayetlerin vebal ve günahını bile düşünmezlerdi; zira onlarda durumlarını muhakeme edecek kalp kalmamıştı.

TÜRK AİLESİNİN ÖZELLİKLERİ VE AİLEDE KADININ YERİ

Türk ailesi, yukarıda bahsedilen toplumların hemen hemen hepsinde görülen geniş aile tipinde değil, küçük aile tipindeydi..

Küçük aile tipi olması, kadının aile içindeki statüsünün artmasını sağlıyordu.

Aile ilk zamanlar maderşahi(anayı esas alan topluluk anlayışı) bir özellik göstermiştir.

İyi Oza(ana Batını) olarak adlandırılan bu ailede, Türkler avcılıkla geçinmekteydi ve göçebe yaşayan diğer toplumlardan iç güvey damat almaktaydılar.

Daha sonraları bu aile şekli, kan akrabalığı esasına dayanan pederşahi aile tipine dönüşmüştür.

Fakat diğer topluluklarda görüldüğü gibi sultaya(cebir, zor) dayanan bir pederşahilik değil, velayete (dost, yardımcı) dayanan bir baba  hukuku vardı.

Tek evlilik görülürdü.

Hükümdar ailesinde siyasi sebeple birden fazla evlilik de mevcuttu.

Ölen kardeşin dul kalan zevcesi ile evlenme (leviratus) suretiyle de, hem dul kalan  kadın, himaye edip hayatını teminat altına alıyorlardı; hem de aileden ayrıldığı takdirde kendi malını alıp gideceği için, aile mülkünün parçalanmasını önlüyorlardı.

Ailede kadının özel mülkiyeti vardı.

Kız çocukları evleneceği kişiyi kendisi seçerdi.

Bu, ailede ferdi hürriyet hakkının  da bulunduğunun işaretidir.

Babadan sonra aileyi, anne temsil ederdi.

Bunun için ananın yeri, babanın diğer akrabalarından önce gelirdi.

Ailede kararlar, herkesin fikri sorulduktan sonra alınırdı.

Ailede erkek ve kadında bulunan en büyük vasıf, sadakatti.

Bu vasıf, yabancı kadın ve erkeklerin de takdirini toplamaktadır.

Erkek ve kadın, zinadan şiddetle kaçınırlardı.

Zina ihanetti ve kanunlar ihaneti hoş görmezdi.

Kocalar karılarına, “görklüm” (güzelim) diye hitap ederlerdi.

Kadın bakımına büyük özen gösterirdi.

Giydikleri elbiseler, diğer toplumlarda moda olurdu.

(Hazar Prensesi  Çiçek´in, 8. asırda Bizans sarayına gittiği zaman giydiği Türk tipi imparatoriçe elbisesinin moda olması, bunun bir örneğidir.)

TÜRKLERİN YAZILI VE SÖZLÜ EDEBİYATINDA KADIN

Milletimizin yüksek inanışlarını, ruhunu, ahlak anlayışlarını gösteren destan ve efsaneler, atasözleri gibi edebi eserlerde kadının yerine bakmak gereklidir.

Çünkü edebi eserler, toplumların düşünüş tarzlarının en güzel ve en belirgin örnekleridir.

Destan ve efsanelerde kadın, çoğu kez, insan üstünde bir varlık olarak karşımıza çıkar.

Bunun nedeni Karı ve Koca terimlerine ve Koca karı terimlerine verilen manalarda bulunduğuna inanılırdı.

O halde öncelikle bu kelimelerin anlamlarına bakalım:

Karı (1), Kadın; kadın  eş; zevce.

Karı (2), Yaşlı; kocamış.

Koca(1), Erkek eş; zevc.

Koca(2),  1.Yaşlı; ihtiyar. 2. Büyük; iri.

Koca(3), Deneyim sahibi; hoca.

Karı(1), Eski Türkçe’de ka (yakın, akraba) diye bir kelime vardır.

Ve bu kelimeden –rı isimden isim yapma eki ile “yakın olan, yakında bulunan, en çok yakın” gibi anlamlara gelen“ka-rı” kelimesi yapılmış.

 “Bir erkeğe acaba karısından daha yakın”kimse var mıdır?

Erkeğin karısı, anasından, babasından, kardeşinden vs. daha yakındır.

Bu yakınlığı eskiden Arapça’dan alınmış bulunan “karabe / karabet” ile ifade ediyorlardı.

Evliliği de “karabet kurmak” deyimiyle…

Bizdeki “karı-koca olmak”la aynı anlama geliyor.

 “Koca(1)”, Eski Türkçe’de kuç-mak (kucaklamak, sarmak” kelimesi var.

İşte bu “erkek eş” anlamındaki “koca” da buradan gelmekte, kuç-a > koç-a / koca “kucaklayan, saran ve koruyan” anlamını taşıyor.

“Karı-koca” ikilemesine iyiden iyiye dikkat edecek olursak şunu görürüz:

Kadın için yakına, en yakına kadar gelmiş olan, erkek için de kucaklayıp, koruyan.

Bu anlamlarıyla bir İKİLİ oluşturuyor, toplumun en küçük parçasını oluşturuyorlar.

Biri yaklaşmaz, diğeri de kuşatmazsa birliktelik mümkün değil, anlamı çıkar.

 “Karı koca arasına girilmez” diye bir atasözümüz bu nedenle oluşmuştur.

Şimdi de diğer “Karı(2)”ya bakalım:

Eski Türkçe’de “üst üste yığmak, biriktirmek”anlamına gelen “kar-mak” kelimesi var.

“Yaş” adı verilen yılları üst üste yığmış, biriktirmiş yani yaşlanmış anlamına gelen “kar-ı” kelimesi de bu kökten –ı fiilden isim yapma eki ile türetilmiş.

Ve anlamı “yaşlı” demek.

Yine aynı anlamı veren “Koca(2)” de var.

O da “yaşını doldurmuş, yıllanmış” anlamına gelen “koç”tan geliyor.

Bildiğiniz gibi “koç” erginlik yaşına gelmiş erkek koyun demek.

İkisi de aynı kökten.

İşte yaşlı ve iri anlamına gelen “koca(2)” kelimesinin kökü bu “koç”, “koç-a > koc-a” böyle gelişmiş.

Üçüncü ‘koca(3)”ya gelince,

O da bu ikinciden gelişmiş, doğu Türk devletlerinde kullanılan“bilge adam” anlamındaki “koca” budur.

Hani Akçakoca veya Koca eli yer isimlerini veren tarihî kişiliklerin unvanı işte bu kelime.

Bu daha sonra bizim dilimizde “hoca” olarak kalmış.

Yoksa bizim “hoca” kelimemiz Acemlerin “efendi” anlamına gelen hevâce’sinin eski yazıdaki yazılışı ile “hoca” olmuş değil, o zaten hâce diye telaffuz edilir.

Yaratılış Destanında, Tanrı’ya yaratma ilhamını veren Ak Ana, ışıktan bir kadın hayalidir.

Oğuz Kağan’ın ilk karısı, ortalığı karanlık bastığı zaman, karanlığı yararak gökten inen mavi bir ışıktı.

Uygur Destanında Böğü Han, semavi bir ışıktan doğmuştu.

Aynı Böğü  Kağana dünyanın hakimiyetini kuracağını bir kız söylemişti.

Böğü Kağan bundan sonra seferler yaparak dünya hakimi olmuştur.

Destan kahramanları, karısının veya hemşiresinin sadakati sayesinde ölümden kurtulurlardı.

Duha Koca oğlu Deli Dumrul hikayesinde olduğu gibi.

Dede Korkut hikayelerinde, Bay Bican´ın beylere, Allah´tan bir kız evlat vermesi için dua ettirmesi, sanırım diğer toplumlarla Türk inanışının farkı bakımından mukayese  olur.

Dirse Han oğlu Boğaç Han destanında, karısına, “Beri gel başımın bahtı, evimin tahtı” hitabıyla, evladı olmadığından dolayı suçun karısında mı, kendisinde mi olduğunda karara varmalarını istemesi, çocuk yapmadığı halde kadının statüsünden bir şey kaybetmediğini gösteriyor.

Wambery, gerek kadınlar, gerekse erkekler için ahlaksızlık ifadesi olan kelimelerin Türk dilinde bulunmadığını, daha sonraki çağlarda Farsça ve Arapça´dan geçtiğini belirtmiştir.

Gerçekten de, Türk dilinde özellikle kadınlara, hep güzel unvanlar verilmiştir..

Yün-çü, Divan-ı Lugat-ı Türk´te, inci manasına gelen ve Hun İmparatoriçelerine verilen bir isimdir.

Hazarlar prenseslerine, Türkçe Çiçek adını veriyorlardı.

Türkçe´de, kendisine kuvvet kapsamlı anlamlar vereceğimiz konunun başına “Ana“sözcüğünü oturtmak olayı vardır.

(Anavatan, Ana damar, Anayurt örneklerinde görüldüğü gibi)

Eski Türkler ise, ana kelimesini önce kullanarak, “ana-baba” derlerdi.

Dede Korkut´ta buna “ana-ata“denirdi.

Çin´de ise, baba öne alınır ve “baba-ana” denirdi.

Ata sözlerimiz  de, Türk kadınına verilen değeri gözler önüne sermektedir.

Ana hakkı ödenmez.

Kadın erkeğin eşi, evin güneşidir.

Yuvayı dişi kuş yapar.

Kadını eve bağlayan altın şakırtısı değil, beşik gıcırtısıdır.

Fransız yazarı Quitard´ın derlediği Fransız atasözlerinde ise, Türk ve Fransız toplumlarındaki kadın anlayışı farkını görüyoruz.

Şeytanın yapmadığını kadın yapar.

İyi kadın demek, kafası olmayan kadın demektir.

Bir kadın da bir takvim de ancak bir yıl işe yarar.

Erkek kadın için değil, kadın erkek için yaratılmıştır. V.b…

Türk erkeğinin bu güne kadar, geleneklerinde yerleşmiş çok aziz ve kutsal saydığı üç varlığı vardır:

AT, AVRAT, PUSAT

Türkler, kadına duydukları saygıyı ve kadının yüceliğini, Altay Dağları’nın en yüksek tepesine Kadın başı adını vermekle belirtmişlerdir.

Türklerin İslamiyet öncesi inanışlarında tabiat kuvvetlerine inanmanın da olduğunu söylersek, yukarıda yaptıkları olayın önemi daha da belli olur.

Bu bölümü, bir Uygur  Türküsü ile bitirmek istiyoruz:

“Ayıpsız kadına erkek, boynunu eğmek gerek.

Öyle dürüst bir insan ile, hayat sürmek gerek.

Bu ebedi bir gerçektir ebedi, daha ne demek gerek.

GERÇEK HAYATTA KADIN

Kadın, erkeğin her türlü faaliyetlerine iştirak ederdi.

Siyasi ve idari faaliyetlerinde, en üst kademelerde bulunurlardı.

Örnek vermeye, Orhun kitabelerinden başlamak istiyorum.

Türk Milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, Annem İlbilge Hatunu göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmış olarak” ifadesiyle, Türk Milletine kurtarıcı olarak yalnız Kağanın değil, Kağan-hatun ikisinin gönderildiğini belirtmektedir.

İdari hayatta bu ikili, devlet yönetiminde her zaman beraberdi.

Nasıl ailede kararları, karı-koca alıyorsa, devlet idaresinde de kararları, hatun-kağan alıyorlardı.

Kağanlar, yabancı devlet elçilerini hatunla birlikte kabul ederdi.

Kabul törenlerinde, ziyafetlerde hatun, hakanın solunda oturur, siyasi, idari, askeri konulardaki görüşmeleri dinler, fikrini beyan ederdi.

Harp meclisine bile katıldıkları olurdu.

Hatunların hükümdar Kut´una sahip oldukları kabul edilirdi.

Bu yüzden ,hükümdar Kut´una sahip kadın anlamında “Terken” unvanına sahip olurlardı.

Orhun kitabelerindeki “Umay gibi anam Hatun´un Kut´una küçük kardeşim er oldu.” ifadesi, bu görüşü doğrular.

Hükümdar buyrukları, “Hakan ve hatun buyuruyor ki” ifadesiyle başlıyordu.

Attila´nın hatunu Arıkan örneğinde görüldüğü gibi, Terkenlerin, kendilerine ait ikta vilayetleri, bunları idareye memur divan teşkilatları, askerleri ve kendi hazinelerine akan mühim gelirleri vardı.

Hatunlar gerektiğinde, devlet idaresini tek başlarına da yönetiyorlardı.

Arap istilası sırasında da, oğlu Tuğ-Şad küçük olduğu için, anası Hatun, on beş yıl Buhara hükümdarı olarak tahtta kalmıştır.

Bu süre içinde Araplarla savaşta bulunmuş, Çinlilerle de barış antlaşması imzalamıştır.

Hatunlar, siyasi işlere baktıkları gibi, adli işlere de bakıyorlardı.

Uygurlar  VII. asırda, devletlerini kurmadan önce,

Reisleri Alp İlteber savaşlarla meşgul olurken,

Anası Uluğ Hatun, ihtilaf ve davalara bakıyor; kanunlara tecavüz edenleri şiddetle fakat adaletle cezalandırıyordu.

Bu sayede Uygurlar arasında nizam kurulmuş oluyordu.

Türk cemiyet hayatında kadın, bütün faaliyetlere serbestçe katılıyordu.

Bunun sebebi, kadına yönelik suçların en ağır şekilde cezalandırılmasıydı.

Fuhuşun meçhul olduğu bu cemiyette, ırza tecavüzün cezası ölümdü.

Bu yüzden, kadın, hayatın her safhasında rahatlıkla yer alabiliyordu.

Töreyle, kendisine yönelecek en hafif suç bile, büyük bir şiddetle cezalandırılıyordu.

Böyle olunca, kadın erkeğiyle birlikte vatan müdafaası da dahil olmak üzere tüm faaliyetlere katılıyordu.

Bu özgürlük ortamında, iffet ve saygınlığın en üst noktasına çıkıyorlardı.

Türk ülkelerini ziyaret eden Marko Polo, İbn Batuta, İbn Fadlan gibi gezginler, bunları doğrular bilgiler vermektedir.

Türk erkeğinin bu güne kadar, geleneklerinde yerleşmiş çok aziz ve kutsal saydığı üç varlığı vardır:

TÜRK’ ler anaerkil olan ilk millettir.

Kadına verilen önem gayet açıktır.

Evdeşinin arkasında değil onunla hep yan yanadır.

Namus kavramı ve ahlak’ ın kutsallığı kadını eşit olmama durumunu düşürdüğü sanılsa da bu yanlış anlaşılmadan başka bir şey değildir.

TÜRK kadını zaten kanı gereği diğer kadınlardan daha üstün bir yaradılışa sahiptir.

Günümüzde bütün dünyaya paralel olarak ne yazık ki beyni ile değil fiziksel özelliği kullanılarak cinsel obje olmasına yönelinmiştir.

Bu durumdan muhakkak kadınlar da sorumludur.

Erkekleri yetiştirenlerin de bir anne olduğu unutulmamalı ve yavrukurdunu iyi yetiştirmelidir.

Uluğ Başbuğ  ATATÜRK’ ün Türk Tarihi içinden süzülerek alıp getirdiği ve Kemalizm olarak tanımlanan  özgürlüklerden git gide uzaklaşma yolunda olan kandaşlarımızın bir an önce kendine dönmesi gerekmektedir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s