TÜRK SİNEMA TARİHİ —– ALINTIDIR

 

TÜRK SİNEMA TARİHİNE GENEL BİR BAKIŞ

 

Kuşkusuz, her ülkenin bir sinema tarihi vardır.

Fuat Uzkınay’ın Ayestefanos anıtının 14 Kasım 1914’te yıkılmasına ilişkin filmi,
“çekilen ilk Türk filmi”,
Fuat Uzkınay da
“İlk Türk Sinemacısı”
olarak nitelenmektedir.
 

Türk Sinemasında Dönemler

1922 – 1950 Yılları Arasında Türk Sineması

1922 - 1950 Yılları Arasında Türk Sineması ile ilgili görsel sonucu

Cumhuriyet’in ilanıyla beraber Türk toplum yapısında ciddi bir değişim yaşanmıştır.
Cumhuriyet rejimin başlaması, daha önce eşi benzeri görülmemiş inkılapların bir bir hayata geçmesi, toplumun hemen her alanında değişikliklere yol açmıştır.
Türk Sineması’nda 1922 yılından 1949 yılına kadar sivil yapımevleri bazında yapılandırılan döneme Özel Yapımevleri Dönemi adı verilmektedir.
Tiyatral kökenli çalışmalardan oluşan Türk filmlerini yönetmek ise Muhsin Ertuğrul’a düşmüştür.
Türk Sineması, İkinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yılından sonra film üretimini arttırmıştır.
Film yapıları ise seyirci tercihleri neticesinde yani ekonomik yansımalar sebebiyle belli bir form yakalamıştır.
1922 - 1950 Yılları Arasında Türk Sineması ile ilgili görsel sonucu
Önemli gişe gelirleri getiren Mısır filmleri, Amerikan macera ve güldürü filmleri ve Türk Sineması’nın kendi köklerinden kaynaklanan edebiyat uyarlamaları ve tarihsel filmler belirli bir sinema anlayışını beraberinde getirmiş, sonraki yıllardaki üretimler bu ana temalar üzerinde hareket etmiştir.
1922 - 1950 Yılları Arasında Türk Sineması ile ilgili görsel sonucu

1950 – 1960 Yılları Arasında Türk Sineması

Artan film üretimi, 1950’li yıllardan itibaren Türk Sineması’nın daha fazla insan istihdam eden, daha fazla sayıda film yapan bir yapıda olacağının sinyallerini vermiştir.
Artan yapımlar Türk Sineması’nın üretim açısından Altın Çağı olarak nitelendirilebilecek 1960-75 yıllarının temellerini hazırlamıştır.

1960-1970 Yılları Arasında Türk Sineması

Türk Sineması’nın üretim verimliliğinin en üst noktaya çıktığı yıllar olan 1960’lı yıllar, aynı zamanda da düzeyli ve kaliteli Türk filmlerinin birbiri ardına vizyona girdiği, ulusal bir kimliğe büründüğü yıllardır.
1950’li yıllardan itibaren düzenli bir artışa geçen yerli film üretimi, seyircinin artan talebi karşısında 1960’lı yıllarda da yükselişine devam etmiştir.
Türk Sineması 1963’ten itibaren renkli film üretmeye başlamıştır.
1967’den itibaren hızla artan renkli filmler, piyasaya hakim olmuştur.
Türkiye’de 1960’lı yılların bir diğer özelliği de Türk Sineması’nın Amerikan Sineması’nın önünde olmasıdır.
1960’lı yıllarda sinema giderek daha kârlı bir sektör haline gelince, yeni yapımcıların ve yapımevlerinin ortaya çıkması da kaçınılmaz olmuştur.
1966 yılında Türk sineması 241 filmle, dünya uzun metraj film üretimi sıralamasında 4. sırayı almaktadır.
Yapım, üretim ve dağıtım gücü hesaba katıldığında 1960’lı yıllar, Türk Sineması için altın bir çağ olarak kabul edilmektedir.
Featured image

1970-1980 Yılları Arasında Türk Sineması

1970’li yıllardaki Türk Sineması’nın yapısal gelişiminde, dış faktörlerin rolü iç faktörlerden daha büyüktür.
Türkiye’de 1971-1980 yılları arasında geçen süre zarfında, başta siyasi ve ekonomik alanlarda olmak üzere birçok konuda köklü değişiklikler olmuştur.
Büyük siyasi, iktisadi ve sosyolojik değişimler her sektörü olduğu gibi sinema sektörünü de derinden etkilemiştir.
Televizyona artan ilgi, kitleleri sinemadan uzaklaştırmış, sinema salonları kapanmaya başlamış, çeşitli furyaların etkisiyle filmlerin kalitesi düşmüş, sinema sektörü daralma sürecine girmiştir.
1977 yılında; Türk Sineması’na yasal düzenlemeler hazırlamak, yurt dışında film haftaları düzenlemek, yurtdışındaki festivallere katılacak filmlerin altyazı kopyalarını üretmek gibi görevleri yerine getirmesi maksadıyla Kültür Bakanlığı’na bağlı Sinema Dairesi Başkanlığı kurulmuştur.

1980-1990 Yılları Arasında Türk Sineması

Her zaman olduğu gibi, ülkenin içinde bulunduğu iktisadi, hukuki ve siyasi süreçler Türk Sineması’na yansımıştır.
Ülkenin artan ithalatı sayesinde yaşadığı teknik devrim, görsel iletişim araçlarında belirgin değişimler yaşanmasına sebep olmuştur.
Bu dönemde video piyasası oluşmuştur.
Sinema seyircisi “aile”lerden “birey”lere geçişi tamamlamış, 1980’lerden itibaren “yıldız sistemi” çökmüş, başrol oyuncusuna göre belirtilen filmlerden, yönetmenine göre anılmaya başlanılan sinemaya bir dönüşüm gerçekleşmiştir.
Devlet doğrudan müdahalelerle sinema sektörünü düzenlemeye çalışmış, 1986 yılında sinema, video ve müzik eserleri yasası çıkartılmıştır.
Film festivalleri kendi seyirci kitlesini yaratmaya başlamış, Türk filmleri yabancı festivallerde yarışıp, ödüller kazanmaya başlamıştır.
 

 1990-2000 Yılları Arasında Türk Sineması

Türk sinema sektörü 90’lı yılları kriz içinde karşılamıştır.
Bu süreçte neredeyse yılda on filmden az yapım üretilmiştir.
Sinemalar birer birer kapanmış, özel televizyonlar ise ardı ardına açılmıştır.
1995’ten sonra sırasıyla Video – VCD – DVD formatları yaygınlaşarak alternatif izleme alanları ortaya çıkmıştır.
1990’lı yıllarda genç bir yönetmen kuşağı belirmiş, önceleri kısa filmlerle ve senaryolarla hayatını geçindiren bu kuşak Türk Sineması’na yeni bir soluk getirmiştir.
İzleyici profili değişmiş, sinemacıların anlatımlarında belirgin değişiklikler gözlemlenmeye başlamıştır.
 

2000 Sonrası Türk Sineması

İzleyici profili değişmiş, sinemacıların anlatımlarında belirgin değişiklikler gözlemlenmeye başlamıştır.
Türk filmlerinin teknik düzeyi dünya standartlarını yakalamış, sinemaya sinema okullarından yetişmiş eğitimli gençler hakim olmaya başlamıştır.
Türk filmlerinin bütçeleri milyon dolarlık, seyirci sayıları da milyon kişilik rakamlara ulaşmaya başlamıştır.
2005  yılında  30 milyona yaklaşan Türkiye geneli yıllık bilet satışı,  2013 yılında 50 milyon sınırını aşmıştır.
yasemin erkut tarık akan'ın eşi ile ilgili görsel sonucu
2004 yılında, 5224 sayılı “Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi Ve Sınıflandırılması İle Desteklenmesi Hakkında Kanun”
çıkarılmış, bu yasa Türk Sineması için bir dönüm noktası olmuştur.
Bu yasa ile uluslararası değerlendirme ve sınıflandırma sistemine geçilmiştir.
Film üretiminde ve yerli film seyirci sayılarında artış yaşanmış, bu artış tüm yapımcıların ilgisini çekerek bir ivme yakalanmıştır.
2013 yılında sadece vizyon gelirleri 505.260.068 TL’lik büyüklüğe ulaşmış, sektörün toplam büyüklüğü 2 milyar TL´yi aşmıştır.
Türkiye´de 2013 yılı itibariyle 620 sinema binası, 2.170 sinema perdesi ve 271.250 sinema koltuğu bulunmaktadır.
Son yıllarda artan seyirci ve film sayısı, üretimdeki çeşitlilik, birbirine eklemlenen farklı üretim tarzlarının varlığı, sinema için umut verici bir tablo oluşturmaktadır.

SİNEMANIN TÜRKİYE’YE GİRİŞİ VE İLK YILLAR

Türkiye’nin sinema ile tanışması, ‘Yedinci Sanat’ın tarihi kadar eskidir.

Yani, 1896 yılında Lumieres Kardeşler’in ‘sinematograf’ adını verdikleri ilk sinema aygıtını keşfetmelerinden hemen sonra olmuştur.

Bu dönemde,  dünyanın dört bir yanına belgesel çekimi için gönderdikleri ekiplerden birinin Türkiye’ye uğradığı sanılıyor.

Öte yandan, yine ilk film gösterimi de sözünü ettiğimiz tarihe denk düşmektedir.

1896’da, Saray’da II. Abdülhamit için bir film gösterimi düzenleniyor.

Ardından İstanbul’da, İzmir’de ve (o dönemde Osmanlı topraklarına dahil olan) Selanik’te ilk sinema salonları açılmaya başlıyor.

1922 - 1950 Yılları Arasında Türk Sineması ile ilgili görsel sonucu

Türkiye’de, bilinen ilk film çekiminin Makedonyalı Manakis Kardeşler tarafından gerçekleştirildiği çeşitli tanıklıklarla doğrulanmıştır.

Ancak, bir Türk tarafından çekilen ilk film, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen sonrasında, 14 Kasım 1914 tarihinde gerçekleşmiştir.

Fuat Uzkınay tarafından çekilen bu belgesel Yeşilköy’de (Aya Stefanos), Osmanlı-Rus savaşının sonunda imzalanan ve ulusal onuru zedeleyen bir antlaşmanın anısına dikilen abidenin yıkılışını görüntülemiştir.

Söz konusu film, ‘Aya Stefanos Rus Abidesi’nin Yıkılışı’ adıyla bilinmektedir.
Birinci Dünya Savaşı boyunca Türkiye’de sinema adına sürdürülen çalışmalar, savaş koşulları nedeniyle Ordu bünyesinde yürütülmüştür.

Bu dönemde, Ordu Film Dairesi’nin oluşturulması ile birlikte, savaşla ilgili, Başkomutanı ya da Padişahı konu alan belgeseller çekildi.
İlk konulu filmin çekimi de aynı tarihlere denk düşmektedir.

Ordu Film Dairesi’nin bir dönem yöneticiliğini yapan, Türkiye’de ilk sinema salonlarının açılmasına önayak olmuş Sigmund Weinberg, Milli Operet Kumpanyası’nın repertuarında yer alan, Moliere’in ünlü ‘Zoraki Nikah’ adlı oyunundan yapılan bir uyarlamayı ‘Himmet Ağa’nın İzdivacı’ adıyla filme çekti.

Bu filmi, Türk basınında yakın tarihimizin önemli simalarından Sedat Simavi’nin çektiği ‘Pençe’ ve ‘Casus’ isimli filmler izledi.

I. DÜNYA SAVAŞI’NIN ARDINDAN

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasıyla birlikte, Ordu’ya ait her türlü silah, mühimmat ve ekipmanın işgal kuvvetlerine devri zorunlu olunca, Ordu Film Merkezi elindeki tüm olanakları ‘Malul Gaziler Cemiyeti’ adıyla kurulan, bir bakıma ‘paravan’ bir kuruluşa devretti.

Dolayısıyla, Türkiye’de sinemanın ilk yıllarına ait faaliyetler bu cemiyetin çatısı altında sürdürülmeye başlandı.

Türk Sineması TİYATROCULAR DÖNEMİ (1922-1939) ile ilgili görsel sonucu

TİYATROCULAR DÖNEMİ (1922-1939)

Muhsin Ertuğrul, Türk sinema tarihindeki en önemli birkaç köşetaşından biridir.

17 yıl boyunca (1922-1939) Türk sinemasına yapımcı, yönetmen, senarist ve oyuncu olarak hizmet vermiş; bu özellikleriyle (sinema sanatı açısından eleştirilecek yanları olmakla birlikte) Türk sinemasının ilk harcını atmıştır demek herhalde abartılı olmaz.
Sinemaya ilişkin ilk deneyimlerini Fransa ve Almanya’da edinen Muhsin Ertuğrul, 1922 yılında Kemal ve Şakir Seden Kardeşler’le anlaşarak ilk film stüdyosunu kurmaya karar verir.

Türk Sineması TİYATROCULAR DÖNEMİ (1922-1939) ile ilgili görsel sonucu

Nitekim, Haliç’te Ordu’ya ait Defterdar Mensucat Fabrikası’nın bir pavyonu kiralanarak stüdyo haline getirilir.
        Stüdyonun kuruluşundan sonra, Muhsin Ertuğrul’un ilk çektiği film ‘İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk’ ya da diğer adıyla ‘Şişli Güzeli Mediha Hanım’ın Facia-ı Katli’dir.

Bu filmi, ‘Boğaziçi Esrarı’, ‘Ateşten Gömlek’, ‘Kız Kulesi’nde Bir Facia’, ‘Leblebici Horhor’, ‘Sözde Kızlar’ izler.

Büyük çoğunluğu edebiyat uyarlamaları olan bu filmler içinde ‘Ateşten Gömlek’ en dikkate değer olandır.

Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarlanan ‘Ateşten Gömlek’, Kurtuluş Savaşı’nın hâlâ sıcak olan heyecanını yansıtmakta olduğu kadar akıcılığı ve sağlam oyunculuğu ile de Türk sinema tarihinin ilk önemli yapıtı olarak tanımlanabilir.

Filmin bir başka özelliği de, ilk kez Türk kadın sanatçıların (Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir) bir sinema filminde rol almalarıdır.

  
1924-28 yılları arasında çalışmalarını tiyatro üzerinde yoğunlaştıran Muhsin Ertuğrul, 1928 yılında İpek Film’le anlaşarak yeniden sinemaya döner.

O dönem için hayli büyük bir rakam olan 15 bin kişi tarafından izlendiği sanılan ‘Ankara Postası’nın ardından ‘Kaçakçılar’ ve ‘İstanbul Sokaklarında’yı çeker.

‘İstanbul Sokaklarında’ aynı zamanda Türk sinemasının ilk sesli filmidir.
1932 yılına gelindiğinde, Muhsin Ertuğrul uzun süredir tasarladığı projeyi hayata geçirme fırsatı bulur:

Türk sinemasında daha sonraki yıllarda çekilecek olan ve Kurtuluş Savaşı’nı konu alan filmlerin bir tür ‘prototipi’ sayılan ‘Bir Millet Uyanıyor’, Muhsin Ertuğrul’un da başyapıtı olur.

Sonraki iki yıl boyunca, ‘Karım Beni Aldatırsa’, ‘Söz Bir Allah Bir’, ‘Milyon Avcıları’, ‘Cici Berber’ ve ‘Leblebici Horhor Ağa’ gibi müzikal vodvillere imza atan Muhsin Ertuğrul, 1934 yılından sonra kendi hesabına çalışmaya başlar.

Sırada ikinci bir başyapıt vardır: ‘Aysel, Bataklı Damın Kızı’. Bursa’nın Çalıköy sakinlerinin figüranlığını üstlendikleri film, aynı zamanda Türk sinemasında Cahide Sonku efsanesinin de başlangıcıdır.

Muhsin Ertuğrul’la birlikte ‘Tiyatrocular Dönemi’ olarak anılan dönem, yine Ertuğrul’un iki tiyatro uyarlaması (‘Aynaroz Kadısı’, ‘Bir Kavuk Devrildi’) ve birkaç başarısız yeni deney ile (‘Allahın Bahçesi’, ‘Tosun Paşa’) sona erer.
Tiyatrocular Dönemi, Türk sinemasında tiyatro kökenli sanatçıların bütünüyle egemen oldukları bir dönemdi.

Dolayısıyla, bu süre boyunca, sinema ile tiyatro arasındaki ayrım çizgisi oluşamadı ve tiyatroya ilişkin alışkanlıklar sonraki yıllarda da etkili olacak biçimde baskın geldi.
Altyapı konusunda son derece yetersiz bir alanda, sinemanın bir biçimde sürekliliğinin sağlanması açısından olumlu yönler içeren bu evre, aynı zamanda film türlerinin hemen hepsine ait örneklerin de çekildiği bir dönemdi.

Türk Sineması TİYATROCULAR DÖNEMİ (1922-1939) ile ilgili görsel sonucu

Türk kadınının sinemaya geçişinin de yine bu dönemde gerçekleştiğini bir kez daha belirtmekte yarar var.
Tiyatrocular Dönemi’ni bitirirken, Türkiye’de sinema sanatı açısından önemli bir gelişmeden de söz etmeliyiz.

1939 yılında çıkarılan ‘Filmlerin ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname’, devletin sinemaya yasal düzeyde ilk müdahalesidir; ya da başka bir ifade ile Türk sinemasının devlet kaynaklı sansür uygulaması ile ilk kez tanışmasıdır.

Türk Sineması TİYATROCULAR DÖNEMİ (1922-1939) ile ilgili görsel sonucu

GEÇİŞ DÖNEMİ (1939-1952)

Geçiş Dönemi, Muhsin Ertuğrul’un yanısıra, ondan büyük ölçüde etkilenen ancak tiyatronun egemenliğinden koparak sinema sanatına yakınlaşma arayışları içinde olan bir kuşağın Türk sinemasında öne çıkmaya çalıştığı bir dönemdir.
Bu dönemin önde gelen sinemacılarının çoğunun özelliği, eğitimlerini yurtdışında yapan, bu esnada sinema konusunda ya da yakın alanlarda (ses mühendisliği, fotoğraf vb.) çalışma fırsatı bulan insanlar olmalarıydı.
Geçiş Dönemi’nin hemen başında yine önemli bir Muhsin Ertuğrul filmi görüyoruz: ‘Şehvet Kurbanı’.

Sinemasal açıdan çeşitli sorunlar içermekle birlikte film, Muhsin Ertuğrul’un en popüler filmi olmayı başarmıştır.

Kuşkusuz bunda, Cahide Sonku’nun yüksek performansı ve çarpıcı kişiliğinin de rolü vardır.

Türk Sineması GEÇİŞ DÖNEMİ (1939-1952) ile ilgili görsel sonucu
Sonraki birkaç yıl, Muhsin Ertuğrul’un son filmlerine imza attığı yıllardır. ‘Akasya Palas’, ‘Kahveci Güzeli’, ‘Yayla Kartalı’, ‘Kızılırmak-Karakoyun’ ve ‘Halıcı Kız’ içinde sonuncusu ilk renkli fimlerden biri olması açısından önem taşır.
Geçiş Dönemi’nin önde gelen isimlerine göz attığımızda ilk akla gelen isim Faruk Kenç’tir.

‘Taş Parçası’ isimli filmle, Muhsin Ertuğrul’un alternatifi olabileceğinin işaretlerini vermiştir.

Adı geçen film, tiyatro havası taşıyor olmasına rağmen, yeni bir mizansen anlayışının yanısıra ilk kez üç boyutlu dekorların kullanımı ile de dikkat çeker.
Bu dönemde ‘Yılmaz Ali’, ‘Günahsızlar’ gibi filmlere de imza atan Faruk Kenç’in yanısıra, melodram ağırlıklı çalışmalar yapan Baha Gelenbevi (‘Deniz Kızı’, ‘Yanık Kaval’, ‘Kanlı Döşek’ vd.); esas olarak ses mühendisliğinden gelen ve yaptığı filmlerin birçoğu sonraki yıllarda yeniden çekilen Şadan Kamil (’13 Kahraman’, ‘Seven Ne Yapmaz’, ‘Dudaktan Kalbe’, ‘Kınalı Yapıncak’ vd.); ‘Bir Dağ Masalı’, ‘Fato-Ya İstiklal Ya Ölüm’ gibi dönemin şartlarına göre ‘büyük prodüksiyonlara’ imza atan Turgut Demirağ; sinema eğitimi görmediği halde genel kültürü ve sezgileriyle birkaç iyi film çeken ve ‘Domaniç Yolcusu’nda ilk kez flash-back tekniğini kullanan Şakir Sırmalı; yine kendini yetiştirenlerden Çetin Karamanbey (‘Silik Çehreler’, ‘Çete’, İstanbul Canavarı’ vd.); özellikle tarihî filmler konusunda hayli iyi bir performans sergileyen Aydın Arakon (‘İstanbul’un Fethi’, ‘Vatan İçin’ vd.); edebiyat uyarlaması ağırlıklı filmlere yönelen ve senaryo yazımından oyunculuğa kadar her alanda faaliyet gösteren Orhon Murat Arıburnu (‘Yüzbaşı Tahsin’, ‘Sürgün’ vd.) gibi isimler Geçiş Dönemi’ni tanımlayan sinema anlayışının temsilcileri oldular.


Öte yandan bu dönemde, Muhsin Ertuğrul geleneğini olduğu gibi sürdüren Ferdi Tayfur, Talat Artemel, Sami Ayanoğlu, Süavi Tedü, Kani Kıpçak, Vedat Ar, Münir Hayri Egeli ve Şinasi Özkonuk gibi isimler de Tiyatrocular Dönemi’nin son izleri oldular.

II. DÜNYA SAVAŞI’NIN ETKİLERİ

Türk Sineması’nda Geçiş Dönemi’nin ilk yılları İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk geldi.

Bu durumun sinemamız üzerinde çeşitli etkileri oldu.

Avrupa sinemasının durma noktasına gelmesi, iç pazarda Amerikan ve özellikle Mısır filmlerinin dikkate değer ölçüde artışına yol açtı.

Mısır Sineması, teknik altyapısı itibarıyla Türk Sineması’ndan iyi olsa da, üretilen filmler, Tiyatrocular Dönemi’nin filmlerini çağrıştıran düzeydeydi ve toplumsal beğeninin körelmesinde etkili oldu.

Ya da başka bir ifadeyle, belki de o yıllarda ilk işaretleri beliren ‘sinema dili’nin önünü kesti ve geciktirdi.

Herşeye rağmen Geçiş Dönemi’ni, Türk sinema tarihi açısından yaşanması zorunlu bir kesit olarak düşünmek daha gerçekçi olacaktır.
Öte yandan, Geçiş Dönemi, kendisini takip eden ‘Sinemacılar Dönemi’ için bir eşik olmuş, tiyatrocu geleneğin aşılmasının koşullarını hazırlamıştır.

SİNEMACILAR DÖNEMİ (1952-1963)  .

        1948 yılında, Türk sineması açısından sonraki yıllarda önemli etkiler yaratacak bir yasal düzenleme gündeme geldi.

Aslında, ekonomiye ilişkin basit bir düzenleme olan Belediye Eğlence Resmi’nde yapılan indirim, kısa süre içinde çok sayıda yeni yapım şirketinin kurulmasını ve çekilen film sayısında hızlı bir artışı beraberinde getirdi.

Kuşkusuz işin bu yanı, sorunun salt sinema endüstrisinin ekonomik boyutuna ilişkin bir gelişme; ama öte yandan, savaş sonrası dünya konjonktürüne bağlı olarak Türkiye’nin de içine girdiği ekonomik gelişme trendi, halkın yaşam standartlarında ve tarzında önemli bir değişim sürecini de beraberinde getirdi.

Bir ‘eğlenme biçimi’ olarak sinema da bu değişimden payını aldı ve kitlelerin gündelik yaşam kültürünün giderek ağırlığı artan bir parçası haline geldi.

Sinemacılar Dönemi de, işte sinema endüstrisinin bu sıçrayışına paralel olarak, Türk Sineması’nda yeni bir dilin, duygunun, anlayışın ve tekniğin mayalandığı dönem oldu.


Sinemacılar Dönemi’nden söz ederken, hiç kuşkusuz üzerinde öncelikle durulması gereken isim Lütfi Ömer Akad’dır.

Sadece ele aldığımız dönemi değil, kendinden sonraki tüm dönemleri de derinden etkileyen Akad’ın, Türk sinemasında gerçek anlamda sinema dilinin temellerini attığını söylemek abartı olmaz.
Ermen Film’de önce muhasebecilik, ardından da prodüktörlük yaparak sinemayla ilk ilişkisini kuran Lütfi Ö. Akad, 1948 yılında ilk filmini çekti.

Halide Edip’in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan ‘Vurun Kahpeye’, dönemin hakim sinema anlayışı içinde ve üstelik bir ilk film olarak hayli başarılı oldu.

Merakı, titizliği, kültürü ve en önemlisi eşine az rastlanır bir sinema duygusu ile yola çıkan Akad, 1952 yılında ‘Kanun Namına’ isimli filmi çekti.

Bugün, sinema eleştirmenleri ve tarihçiler tarafından Sinemacılar Dönemi olarak isimlendirilen dönem, Akad’ın oyuncu ve çevre seçimiyle, kurgusuyla canlı bir sinema anlatımı sahip olan ve kameranın ilk kez sokağa taşındığı bu filmi ile başlatılır.

Türk Sineması SİNEMACILAR DÖNEMİ (1952-1963)  . ile ilgili görsel sonucu

Amerikan ‘kara film’leri ile Fransız sinemasının ‘şiirsel gerçekçilik’ ekolünün bir tür kaynaşması sayılabilecek filmlere imza atan Akad’ın bu dönemde çektiği filmler arasında öne çıkanlar, ‘Altı Ölü Var’ (1953), ‘Öldüren Şehir’ (1954), ‘Beyaz Mendil’ (1955), ‘Ak Altın’ (1957) ve ‘Üç Tekerlekli Bisiklet’ (1962) oldu.
Dönemin, Lütfi Ö. Akad’ın yanısıra diğer sürükleyici isimlerine baktığımızda,

öncelikle Metin Erksan,

Atıf Yılmaz Batıbeki,

atıf yılmaz batıbeki ile ilgili görsel sonucu

Osman Fahir Seden

ve Memduh Ün’ü

görüyoruz.

Ayrıca, Nevzat Pesen,

Orhan Elmas

ve Ertem Göreç de

bu dönemde Türk sinemasına yaptıkları katkılar ile anılmalılar.

Sinema ile ilişkisini, önce sinema eleştirmenliği, ardından da ağabeyi Çetin Karamanbey’in asistanlığını yaparak kuran ve Türk sinemasında ‘kendine özgü’ anlatımıyla tanınan Metin Erksan’ın ilk başarılı yapıtı 1958’de çektiği ‘Dokuz Dağın Efesi’ oldu.

Erksan’ın bu döneme ait sözü edilmesi gereken bir diğer filmi de, tutarlı senaryosu, görüntüleri ve kurgusuyla ‘Gecelerin Ötesi’dir (1960).

Metin Erksan’ın 1962 yılında çektiği ‘Yılanların Öcü’ ise, dönemin çalkantılı siyasal ortamı içinde gergin tartışmalara yol açmasının yanısıra, güçlü dialogları, hareketli kurgusu ve temiz görüntüleri ile o yılın en başarılı filmi seçilmişti.
Atıf Yılmaz Batıbeki, Sinemacılar Dönemi’nin önemli isimlerinden olduğu kadar, bugün de Türk sinemasının hem en uzun soluklu, hem de her zaman yeni arayışların peşinden koşan ve kendisini yenilemeyi bilen yönetmenidir.

Sinemaya 1950 yılında Semih Evin’in asistanı olarak başlayan Atıf Yılmaz, ilk filmini 1952 yılında çekti (‘Kanlı Feryat’). Bir yandan Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Orhan Hançerlioğlu gibi isimlerin romanlarını sinemalaştıran, diğer yandan da Vedat Türkali, Yaşar Kemal, Kemal Tahir gibi Türk edebiyatının ustalarında sinemasına kaynak arayan Atıf Yılmaz, bu dönemde çektiği çok sayıda filmle üretken bir kişilik de sergiledi.

Bu filmler içinde, ‘Gelinin Muradı’ (1957), ‘Bir Şoförün Gizli Defteri’ (1958), ‘Bu Vatanın Çocukları’ (1959), ‘Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’ (1959) özellikle öne çıkanlardı.

Kemal Film’in kurucularından Kemal Seden’in oğlu olması nedeniyle çocukluk yıllarından itibaren sinemanın içinde olan Osman Fahir Seden, Kemal Film’le çalıştığı yıllarda Lütfi Ö. Akad’ın hem senaryo çalışmalarına katılarak, hem de asistanlığını yaparak ilk deneyimlerini edindi.

Bu nedenle özellikle ilk filmlerindeki sinema dilinde Akad’ın izlerine rastlanan Seden’in bir başka beslenme alanı da hareketli Amerikan macera filmleri oldu.

Biçimciliği, her zaman diğer sinemasal özelliklerinin önüne geçen Seden’in sözünü ettiğimiz dönemde çektiği filmler arasında dikkat çekenler, ‘Düşman Yolları Kesti’ (1959), ‘Namus Uğruna’ (1960), ‘İki Aşk Arasında’dır (1961).

Sinemaya 1946 yılında ‘Damga’ filmiyle ve oyuncu olarak başlayan Memduh Ün, yönetmenliğe sıradan melodramlarla geçti. 1958 yılında çektiği ‘Üç Arkadaş’, Ün’ün güçlü sinemacı kişiliğinin ilk göstergesi oldu.

Ardından ‘Ateşten Damla’ ve ‘Ayşecik’ (1960) ile Orhan Kemal’in Devlet Kuşu isimli romanından uyarlanan ‘Avare Mustafa’ (1961), Memduh Ün’ün özenli çalışmaları olarak Türk sinemasında özel bir yer edindiler.

Ün’ün bu dönemdeki başarılı çalışmalarından biri de 1960 yılında çektiği ve İkinci Türk Film Şenliği’nde kendisine ‘en başarılı yönetmen’ ve ‘en başarılı yönetmen’ ödüllerini getiren; Berlin Film Festivali’nde gösterilen ‘Kırık Çanaklar’dır.


Sinemacılar Dönemi, Çok Partili Dönem’e geçişin siyasal ve ekonomik çalkantıları içinde güçlü bir sinema endüstrisinin oluşmasını sağlayamadıysa da, bir sinema dilinin kurulmasında önemli bir dönemeç oldu ve Yeni Türk Sineması’nın temellerini attı.
Türk Sineması SİNEMACILAR DÖNEMİ (1952-1963)  . ile ilgili görsel sonucu

Türk sinemasının yaşadığı ilk sansür olayı da bu dönemde gerçekleşti.

Fuat Uzkınay’ın ‘Mürebbiye’ isimli filmi, işgal güçlerine göndermeler içerdiği gerekçesiyle yasaklandı.

Halk tarafından ilgiyle izlenen konulu filmler arasında özel bir yeri olan üç filmlik ‘Bican Efendi’ dizisi de (‘Bican Efendi Vekilharç’, ‘Bican Efendi Mektep Hocası’ ve ‘Bican Efendi’nin Rüyası’) yine Malul Gaziler Cemiyeti’nin olanakları ile çekilmişti.

Anadolu’da Milli Mücadelenin başlamasıyla birlikte Malul Gaziler Cemiyeti elindeki ekipmanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ne devretti ve bu olanakla birlikte Kurtuluş Savaşı yıllarında bazı önemli belgesellerin çekimi gerçekleştirilmiş oldu.

Ele aldığımız bu dönemin başlıca özelliği, askerî belgesellerin yanısıra, bir miktar ‘müsamere mantığı’ ile de olsa ilk konulu filmlerin çekilmesi ve daha önemlisi Türk halkının sinema sanatına yabancı kalmayacağının ilk işaretlerinin oluşmasıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşmasıyla birlikte sinemaya dönük faaliyetler de yeni bir ivme kazandı.

Türk Sineması kurtuluş savaşı yılları ile ilgili görsel sonucu

1922 yılıyla başlayıp, Türk sinema tarihinde ‘Tiyatrocular Dönemi’ olarak adlandırılan; dahası neredeyse bütünüyle Muhsin Ertuğrul’un damgasını taşıyan ve 1939 yılına kadar uzanan bir evre böylece başlamış oldu.

Türkiye’de ilk film gösterimi, Bertrand adlı bir Fransızın II. Abdülhamit zamanında, 1896’da, Saray’da yaptığı gösterimler ile başlamıştır.

Daha sonraları Fransız firması Pathe’nin temsilcisi Romanya uyruklu Sigmund Weinberg’in yardımlarıyla Beyoğlu yakınlarında halka film gösterilmiştir.

Bu filmler genellikle kısa metrajlı belge ve güldürü filmleriydiler.

Weinberg, halkın sinemaya gösterdiği ilgiden dolayı, 1908’de, Türkiye’deki ilk sinema olan Pathe Sineması’nı yaptırmıştır.
İlk Türk sinema gösterimi Cevat Boyer ile Murat Bey’in Şehzadebaşı’ nda 19 Mart 1908 de başlattığı gösterimdir.


Daha sonraları Şakir Seden ile Fuat Uzkinay, Türk sinemasının açılışını 6 Temmuz 1910’da gerçekleştirirler.
Birinci Dünya Savaşı’nda yedek subay olan Fuat Uzkinay, 14 Kasım 1914`te Türk sinema tarihinin ilk belgesel filmini çeker. “ Ayastefanos`taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adı verilen belgesel film 150 metre uzunluğunda ve İTÜ arşivindedir.

Daha sonra, Ordu Sinema Dairesi Başkanlığı`na getirilen Fuat Uzkinay, konulu Türk film çekimlerini de 1918’den sonra yürütmüştür.
İstiklal Harbi yıllarında birkaç senaryolu film yapılmışsa da Türk sineması Muhsin Ertuğrul ve Kemal Film ile firmalaşır.

Ateşten Gömlek
Leblebici Horhor
Kız Kulesinde Bir Facia
Sözde Kızlar
Ankara Postası
Karım Beni Aldatırsa
Fena Yol
Aysel Bataklı Damın Kızı
Faruk Kenç ile bilimsel bir tarz geliştiren Türk sineması “Yılmaz Ali ve Dertli Pınar”filmleri ile yeni bir aşama kaydeder.


Baha Gelenbevi’nin “Deniz Kızı ” adlı filmi ile Şadan Kamil’in filmleri, Türk Tiyatrosunu sinema ile birleştirir.
1934’ten sonra Vedat Örfi Bengü`nün Mısır`a giderek bu ülke sinemasının ilk örneklerini vermesi, bizde de melodramın yerleşmesinde etkili olmuştur.

Türk sinema izleyicisinin beğenisi melodrama dönük olduğundan, yönetmenler de hızla Mısır filmlerinin uyarlamalarını çekmeye başlamışlardır.
Muhsin Ertuğrul`un yönettiği “Allah`ın Cenneti” adlı filmi türünün en iyi aşk melodramıdır ve sonraki yıllarda bol bol karşılaşacağımız şarkıcı melodramlarının ilk örneğini oluşturur.
1950`li yıllardan sonra, Türk sinemasında “Tiyatrocular Dönemi” nden kademe kademe “Sinemacılar Dönemi” ne geçiş yaşanmıştır.

Bu yıllarda sinemaya toplumsal konuların yanında ağırlıklı olarak melodramlar yer alır.
1960`lı yıllarda sinemaya, melodram formuna bağlı, çocuk kahramanların rol aldığı “Sezercik”, “Ömercik”, “Ayşecik” filmleri eklenmiştir.


Arabesk tarzın temellerinin atıldığı fakirlik, sakatlık, karşılıksız aşklar, kader kurbanları vb. dramatik Türk ekolünü yaratmış ve senaryolar aynı üslup ve konuları yıllarca işlemişlerdir.

Kısa zamanda ticari kaygılar sinemasal öğelerin önünü kesmiş, aynı tür filmlerde aynı oyuncular kamera karşısına geçmiştir. Hatta aynı senaryolar, dönemin gözde oyuncularıyla defalarca yinelenmiştir.


Türk Sinemasında Bazı İlkler


İlk sinema gösterimi Yıldız Sarayı`nda yapıldı. (1896)
Sürekli film gösterilen ilk salon Beyoğlu`nda Sigmund Weinberg tarafından Cinema Pathe adıyla açıldı (1908).
İlk Türk filmi Fuat Uzkinay tarafından çekilen `Ayastefonos`daki Rus Abidesinin Yıkılışı` (1914).
Afişi basılarak yurdışına satılan ilk Türk filmi Binnaz oldu (1919).
İlk konulu Türk filmleri Sedat Simavi tarafından çekilen `Pençe` ve `Casus` (1917).
İlk özel yapım şirketleri Kemal Film (1922) ve İpek Film (1928).
İlk sesli Türk filmi `İstanbul Sokaklarında` Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1928).
İlk sansür yönetmeliği Mussolini`nin sansür yasasından esinlenerek hazırlandı ve yürürlüğe girdi. (1939).


İlk film festivali `Yerli Film Yapanlar Cemiyeti` tarafından düzenlendi.

`Unutulan Sır` adlı film en iyi film seçildi.

En iyi kadın oyuncu ödülünü Nevin Aypar, en iyi erkek oyuncu ödülünü Kadri Erdoğan aldı (1948).
Tiyatro etkisinden çıkan ilk film Kanun Namına`yı Ömer Lütfi Akad çekti (1952).
İlk renkli Türk filmi Halıcı Kız Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1953).

Aynı zamanda Muhsin Ertuğrul`un çektiği son filmdi.
Metin Erksan`ın `Aşık Veysel`in Hayatı` adlı filmi Sansür Kurulu tarafından yasaklanan ilk film oldu.
İlk uluslararası ödülü Metin Erksan`ın yönettiği `Susuz Yaz` aldı. Film Berlin Film Şenliğinde `Altın Ayı` büyük ödülünü aldı (1964).
Köy hayatını işleyen ilk Türk filmi Beyaz Geceler`i Lütfi Akad çekti (1965).
1970’li yıllardan 1985’ li yıllara kadar Türk sineması TV etkisiyle bir kriz dönemine girer ve erotik Türk sineması ile sex furyası donemi başlar.

Türk Sineması kurtuluş savaşı yılları ile ilgili görsel sonucu

1990 ve 2000’li yıllarda ise krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayali realist Türk sinemasına doğru adımlar atılır.
Aslında Türk sineması Türk tiyatrosundan doğarak gelişmiş fakat Türk sinema tarzını ve dilini yaratamamıştır.

Bir Fransız ve Rus film tarzından bahsedilebilir.

Fakat Türk sinema dili ve tarzından şimdilik bahsetmek mümkün değil.

Aynı şekilde Türk sinema platformu ve alanlarında da yetersizlik olduğu bir gerçektir.

Yurtdışına satılan ilk Türk filmi: Binnaz ile ilgili görsel sonucu
Yurdışına satılan ilk Türk fimi: Binnaz

Türk sineması bu yıl yeni rekorlar peşinde.

Genç kuşak yönetmenlerin yurt dışındaki festivallerde gösterdiği başarı ve yerli film sayısındaki artış, Türk sinemasının fetret dönemini geride bıraktığının bir işareti olarak görülüyor.

Gişede uzun yıllar Amerikan filmlerinin gerisinde kalan yerli yapımlar, artık seyirciden ilgi görüyor.

Bu yıl Türk yapımı 40 filmin izleyicisi 15 milyonu bulurken 147 yabancı filmi 13 milyon kişi seyretti.

Yurtdışına satılan ilk Türk filmi: Binnaz ile ilgili görsel sonucu

Hollywood filmlerinin pazardaki payı yüzde 50’lerin altına geriledi.

Sinema sektörü temsilcileri, Türk sinemasındaki bu büyümede Kültür Bakanlığı’nın parasal desteğinin ve büyük şirketlerin sponsorluklarının önemli bir yeri olduğuna dikkat çekiyor.

Sinema tarihçisi Giovianni Scognamillo, “Hükümetle sinema hiç olmadığı kadar barışık” derken Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Başkanı Murat Özer, yerli film sayısındaki artışta dijital teknolojinin gelişmesinin önemli bir etken olduğunu düşünüyor.

İddialı filmler hasılatı artıracak

İki yıl önce 48 yerli yapımı 23 milyon seyirci izlemişti.

Bu rakam Ocak-Eylül 2010 tarihleri arasında 15 milyona ulaştı.

Kasım ayı içerisinde gösterime girecek “Av Mevsimi” ve “New York’ta Beş Minare” filmleri ile aralık ayının son haftasında gösterilecek “Kurtlar Vadisi Filistin”in de muhtemel gişelerini hesap edersek, bu yıl yeni bir rekor kırılacak gibi gözüküyor.

Yine 70’i geçmesi beklenen filmden, yaklaşık 25 milyon civarında seyirci ve 350 milyonluk hasılat bekleniyor.

Yıl sonunda toplam 75 yerli filmin seyirciyle buluşacağını açıklayan Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Abdurrahman Çelik, 2010’un sonunda 39 uzun metrajlı filme verdikleri desteğin 9 milyon 351 bin lirayı bulacağını söyledi.

Bu anlamda yerli filmlerin ağırlığının giderek arttığını ifade eden SİYAD Başkanı Murat Özer de her yıl çekilen yerli film sayısının artık 70’ler civarında olacağını söylüyor.

Fida Film Yönetim Kurulu Başkanı Murat Akdilek, “Türkiye’de nüfusun yarısı kadar sinemaya gidiliyor.

Amerika’da bu oran nüfusun 6,5 katı. İngiltere ve Fransa’da yaklaşık 2 katı.

Biz, Avrupa’da nüfustan az bilet satan 8 ülkeden biriyiz.

Burada nüfusa en yaklaşık bilet satabilecek ülkeler Rusya ve Polonya. Romanya ve Bulgaristan’ın ilerisindeyiz, ama Hırvatistan, Slovenya, Rusya, Polonya ve Litvanya’nın trend olarak da gerisinde duruyoruz.” sözleriyle potansiyeli ortaya koyuyor.

‘Sokakta 6 milyon korsan DVD var’

Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan, korsan sektörünün bu güzel tablonun daha hızlı şekillenmesine engel olduğunu belirtiyor.

Nitekim Emniyet tarafından, 2010 yılının ilk dokuz ayında 3 milyon korsan film VCD ve DVD’si ele geçirildi.

Bu sayının piyasada 6 milyonu bulduğu tahmin ediliyor.

Korsan CD sektörünün piyasa değeri 90 milyon TL.

Devletin vergi kaybı ise yaklaşık 25 milyon TL.

Salon başına hasılatta rekor kırılacak

Şu an 412 sinema, 1.740 salon bulunuyor.

Salon başına hasılat Ekim 2010 itibarıyla 150 bin lirayı buldu.

Geçen yıl salon başına hasılat bütün yıl için 165 bin lira olarak gerçekleşmişti.

Seyirci rekoru kırılan önceki yıl bu rakam 169 bin lira idi.

Bu yıl salon başına hasılatın 200 bini zorlayacağı öngörülüyor.

Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü, 2008’den bu yana sinema salonu bulunmayan il ve ilçelere sinema salonu kazandırmak için çalışma başlattı.

Bu kapsamda sinema makinesi ve gerekli teçhizat alımı için 2008 yılında 5 il ve ilçeye 255 bin lira, 2009 yılında 7 il ve ilçeye 300 bin lira destek sağlandı.

2010 yılında Finike, Mut, Soma, Erfelek, Ilgın ve Aliağa yerleşim merkezlerine sinema makinesi ve gerekli teçhizat alımı için 125 bin lira destekte bulunduklarını belirten Abdurrahman Çelik, hedeflerinin en kısa zamanda tüm yerleşim merkezlerini sinema ile buluşturmak olduğunu söyledi.

Bir filmin maliyeti 1 ile 10 milyon lira arasında

Yapımcılara göre Türkiye’de bir filmin maliyeti 1 ile 10 milyon lira arasında.

Yapımcının ne kadar para aldığı her filmin yaptığı brüt bilet satış hasılatının yüzde 40’ı bulunarak hesaplanıyor.

Dağıtımcı sinemalardan topladığı paradan hasılata göre yüzde 5 ile yüzde 10 arasında bir dağıtım komisyonu alıyor. Hasılat yükseldikçe komisyon yüzdesi düşüyor.

Dolayısıyla dağıtımcının pazar payı ne kadar yüksek olursa olsun, bu, büyük bir ticarî kâr anlamına gelmiyor.

Esas kârlılık, filmin maliyeti topladığı hasılattan çıkarıldığında meydana geliyor.

Sinema, hükümetle barışık

Giovianni Scognamillo (Sineması tarihçisi): Yeşilçam döneminde de, öncesinde de piyasaya film sürme furyaları çok görüldü.

Fakat bu sefer hükümetle sinema hiç olmadığı kadar barışık.

Ama yeterli değil. İşbirliği daha da girift olmalı.

Genç yönetmenlerin filmlerinin hasılatı pek umut verici değil.

Bu yönetmenler henüz kendi hedef kitlelerine ulaşmış değil.

Aslında Türk sineması ilerlemeye başlasa da geniş seyirci kitlelerini kendine çeken film sayısı az.

O da bilinen oyuncularla çekilen filmler.

Sektör içerik ve verim açısından gelişiyor

Murat Özer (SİYAD Başkanı): Son birkaç yılda gösterime giren yerli film sayısı azalmıyor.

Çekimi devam eden filmlere bakarak birkaç yıl daha 50-60 yerli film serisi devam edecek diyebiliriz.

Sonra sektör oturacak.

Zaten içerik ve verim açısından da sektör gelişiyor.

Genç yönetmenler farklı meselelere el atıyor.

Film çekmek de dijital teknolojilerin gelişmiş olması sebebiyle daha kolay.

Altın Portakal Film Festivali’nde gösterilenlerin çoğu ilk film.

altın portakal festivali ile ilgili görsel sonucu

Yeni kuşak, sponsor sorununu çözdü

Arif Keskiner (Yapımcı-Yönetmen): Eski sinema (Yeşilçam) ile yeni sinema birbirinden çok farklı.

Bizim kuşağımız işletmelere bağlıydı.

Finansman sorununu bölge işletmeleri ile çözüyorduk.

Ama şimdi bu mesele değişti.

Bölge işletmeleri ortadan kalkınca, yeni yol bulundu: TV desteği, sponsorlar.

Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı, ciddi destekler vermeye başladı.

300-400 bin liralardan bahsediyoruz.

Yeni kuşak, özellikle sponsor sorununu iyi çözdü.

altın portakal festivali ile ilgili görsel sonucu

Korsan, yeni sinema açılmasını engelliyor

Mehmet Soyarslan (Özen Film’in sahibi): Şu an çekilen yerli film sayısı artmış durumda fakat reklam ve film kopyalarını karşılamayan çok film var.

Ve kimse ‘Benim şu filmim şu iyi işleyen 5 salonda oynasın, diğerlerine kira vermek istemiyorum’ diyemiyor.

Çünkü sinema işletmecileri buna karşı çıkıyor.

Hatta ’30 sinemamı kiralarsan o 5 salonda da oynatırım’ diyor.

Bu, film çekenleri, yapanları zor durumda bırakabiliyor.

Sinema olmayan merkezler de var.

Bunun sebebi ise tamamen korsan.

Çünkü işletmeciler, korsandan sinemaya kimse gelmez diye zaten potansiyeli düşük bir merkeze işletme açmıyor.

O yıllardaki adıyla sinematograf yani sinemanın resmi tarihi belgelere göre 22 Aralık 1895 olarak bilinir.

İki Fransız genci Louis ve Auguste Lumièr kardeşlerin Paris’te Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de düzenledikleri bir gösteriyle dünya sinemasının resmi tarihi başlar.

Sinemanın Türkiye’ye girişi ise çeşitli kaynaklara göre Yıldız Sarayı’nda (1896) ve halka açık gösterilerle başlar.

Örneğin, Romanya uyruklu bir Polonya’lı Sigmund Weinberg’in Galatasaray dönemecindeki Sponeck adlı birahanenin salonunda düzenlediği halka açık film gösterisi.

Bu film gösterisinin tarihi 1897’dir.

1908 yılından başlayarak çeşitli kentlerde halka açılan sinema salonları, gösterilerini yabancı uyruklu ve Türkiye’deki azınlıkların egemenliğinde sürdürürken devreye Cevat Boyer’le Murat Bey’ler girer.

Ve Şehzadebaşı’nda Milli Sinema adı verilen “ilk Türk sineması” açılır (19 Mart).

I. Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapan Fuat Uzkınay, Türk sinema tarihinin ilk filmini çeker. Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı adını taşıyan ve tarihi anısı olan bu film, 150 metre uzunluğunda bir belgeseldir.

Ve işte 14 Kasım 1914, Türk sinemasının gerçek doğum tarihidir.

Daha sonra Fuat Uzkınay ilk kez öykülü filmlere el atar ancak bu filmleri tamamlayamaz (Leblebici Horhor ve Himmet Ağanın İzdivacı).

20 yaşlarında bir gazeteci olan Sedat Simavi’nin çabalarıyla ilk konulu filmler çekilir.

Genç Simavi’nin yönetmenliğini yaptığı “Pençe” ve “Casus”, Türk sinemasında yarım kalmadan çekilen ilk konulu filmlerdir.

1916 yılından itibaren Almanya’da oyuncu ve yönetmen olarak film çalışmaları yapan  tiyatrocu Muhsin Ertuğrul’un yurda dönüşü ve ilk özel yapımevi olan Kemal Film şirketinin kuruluşuyla Türk sinemasında yeni bir dönem başlar.

Muhsin Ertuğrul, Kemal ve Şakir Seden kardeşlerle yaptığı işbirliği sonucu iki film çeker; İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-i Katli) ve Boğaziçi Esrarı (Nur Baba).

Türk Sineması kurtuluş savaşı yılları ile ilgili görsel sonucu

Muhsin Ertuğrul, daha sonra üç film çeker.

İlki Halide Edip Adıvar’dan uyarladığı Ateşten Gömlek’tir.

Kurtuluş Savaşı’nı konu alan ilk filmdir.

Filmin Türk sineması adına bir diğer özelliği de ilk kez Türk kadınlarının oynamasıdır.

(Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir)

Muhsin Ertuğrul’un İstanbul Sokaklarında adlı filmi, Türk sinemasının ilk ortak yapımıdır.

(Türk-Mısır-Yunan).

Semiha Berksoy, Talat Artemel, İ. Galip Arcan gibi Türk oyuncuların yanı sıra Mısırlı Azize Emir, Yunanlı Gavrilides’in başrollerini paylaştığı filmin seslendirme (dublaj) işlemi Paris’teki Espinay stüdyolarında yapılır.

Bu nedenle İstanbul Sokaklarında ortak çekilen ve dublajı yapılan ilk film sayılır.

Yani sessiz çekilip sonradan dublaj sistemiyle seslendirilmiştir.

Dâr-ül-bedayi (tiyatrocular) oyuncularının (Atıf Kaptan, Ferdi Tayfur, Mahmut Moralı, Hadi Ün, Hazım Körmükçü, Sait Köknar, Ercüment Behzat Lav) egemen olduğu dönemde ve bu oyuncularla çekilen “Bir Millet Uyanıyor” Muhsin Ertuğrul’un en önemli filmi kabul edildiği gibi, Türk sinema tarihimizin de ilk yüz akı filmlerimizden biridir.

Ve ilk kez bir oyuncu halk içinde ünlenip öne çıkar.

Bu oyuncu Yahya Kaptan rolüyle Atıf Kaptan’dır.

1934 yılında Muhsin Ertuğrul’un ikinci kez perdeye uyarladığı Leblebici Horhor Ağa’nın önemi Venedik 2. Uluslararası Film Şenliği’ne katılıp onur diploması almasıdır.

Ve bu Türk Sinema tarihinde yurt dışından gelen ilk ödül sayılır. Muhsin Ertuğrul “Aysel Bataklı Damın Kızı”yla Türk sinemasına ilk köy filmini kazandırır ve Aysel rolüyle Cahide Sonku Türk sinemasının ilk kadın yıldızı olur.

Tiyatrocuların dışından gelen ilk yönetmen Faruk Kenç, 1939 yılında sinemaya girmiştir.

Featured image

Muhsin Ertuğrul’un Şehvet Kurbanı ve özellikle  de Faruk Kenç’in Yılmaz Ali adlı ilk polisiye film denemesinde oynayan Suavi Tedü’yle ilk jön tipi (Jeune premier) ortaya çıkar.

Yine Faruk Kenç’in kurduğu İstanbul Film yapımevinin ilk filmi olan “Hasret” te Münir Nurettin ile başrolü paylaşan Oya Sensev, tiyatro dışından gelen bir oyuncudur.

1948 yılında yurt içinde Türk sinemasının ilk resmi yarışması Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından düzenlendi.

İlk Yerli Film Yarışmasının sonuçları şöyle idi:

  • En güzel film: Unutulan Sır (Şakir Sırmalı)
  • En güzel 2. film: Bir Dağ Masalı (Turgut Demirağ)
  • En çok muvaffak olan rejisör: Turgut Demirağ, (Bir Dağ Masalı)
  • En çok muvaffak olan operatör: Kriton İlyadis
  • En çok muvaffak olan ses yönetmeni: Yorgo İlyadis
  • En çok muvaffak olan kadın artist: Nevin Aypar
  • En çok muvaffak olan erkek artist: Kadri Erogan (Bir Dağ Masalı)
  • En çok muvaffak olan kadın karakter artisti: Cahide Sonku
  • En çok muvaffak olan erkek karakter artisti: Talat Artemel
  • En iyi senaryo: Turgut Demirağ (Bir Dağ Masalı)
  • En iyi hikâye: Reşat Nuri Güntekin (Bir Dağ Masalı)
  • En iyi laboratuvar: Ses Film (Necip Erses)
  • En iyi montaj: Özen Sermet
  • En iyi orijinal şarkı: Unutulan Sır’da
  • En iyi dekor: Kadri Erogan (Yuvamı Yıkamazsınız)

Lütfi Ö. Akad, Metin Erksan dönemin en ünlü yönetmenleridir.

Ayhan Işık bir dergi (Yıldız Dergisi) yarışması sonucunda sinemaya girmiş, 1952 yılının en önemli filmi olan Kanun Namına filmi ile Türk sinemasının ilk büyük yıldızı olmuştur.

Belgin Doruk’ta aynı yarışmada dikkat çekerek sinemaya adımını atmıştır.

Muhsin Ertuğrul, 1953 yılında Halıcı Kız filmini çekmiştir.

Bu film ilk renkli Türk filmi olma özelliğini taşımaktadır.

1955 yılında Osman F. Seden, Memduh Ün, Abdurrahman Palay ve Mümtaz Alpaslan sinemaya girdiler.

1956 yılında Uluslararası Berlin Film Şenliği’nde bir belgesel kısa film olan Hitit Güneşi, ikincilik ödülü olan Gümüş Ayı’yı kazandı.

1964 yılında Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Antalya Belediyesi’nin ortak girişimleriyle hala sürmekte olan 1. Antalya Film Festivali (Antalya Altın Portakal Film Festivali) düzenlendi.

Türk sinemasının ilk büyük zaferini Metin Erksan’ın Berlin Film Şenliği’nde büyük ödül olan Altın Ayı ödülünü en iyi film seçilerek “Susuz Yaz” filmi kazandı.

Metin Erksan, “Susuz Yaz”la Venedik Film Festivali “Merito Biennale”de de bir ödül kazandı.

1970 yılında iki Türk filmi yurt dışında ödüllendirildi.

Umut (Yılmaz Güney), Grenoble Film Şenliği’nde (Fransa) özel jüri ödülü; Yara (Ümit Utku) Tanca Film Festivali’nde üçüncülük ödülünü kazandılar.

1975 yılında çekilen filmlerin tümü renkliydi.

Türk sinemasında siyah-beyaz film dönemi sona erdi.

1970’li yıllardan 1985’ li yıllara kadar Türk sineması televizyonun etkisiyle bir kriz dönemine girdi ve o yıllarda çekilen filmlerin içinde çeşitli konularda filmler olmasına rağmen seks içerikli filmler daha ağırlık kazandı.

Bir yılda 37 film çekerek Zerrin Egeliler bu alanda bir rekor kırmıştır.

1982 yılında Yılmaz Güney’in senaryosunu yazıp Şerif Gören’in yönettiği Yol, 35. Cannes Film Şenliği’nde Costa Gavras’ın Missing/Kayıp adlı filmiyle birlikte en iyi film seçilerek büyük ödül altın palmiyeyi paylaştı.

Bir Türk filminin, Metin Erksan’ın Susuz Yaz’la Berlin’de kazandığı büyük başarıdan sonra kazandığı “ikinci büyük zafer”di bu.

1990’lı yıllara kadar daha bir çok film, yönetmen ve sanatçı değişik ülkelerde çeşitli derecelere girerek ödüller aldı.

(Örn: Hülya Koçyiğit-Kurbağalar, Zülfü Livaneli-Yer Demir Gök Bakır, Yavuz Turgul-Muhsin Bey vb.)

1990 ve 2000’li yıllarda ise 70’li ve 80’li yıllarda girilen krizden kurtulma ve gerçek öykülere dayalı realist Türk sinemasına doğru adımlar atıldı.

90’lı yılların en önemli karekteristiklerinden biri de kendi kişisel dünyalarını daha küçük ölçekli öyküler ve filmlerle anlatmak isteyen yönetmenlerin artık belli bir düzey tutturan yapıtlarla seyirci önüne çıkmalarıydı.

1990’larda ortaya çıkan bu yeni dönemde Türk sinemasının bugünkü dinamikleri şekillenmiş ve Türk sinemacıları dünya sinemasında da seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Bu dönemde televizyon kanalları sinema filmlerine senaryo aşamasından itibaren mali destek sağlamışlar ayrıca reklâm, tanıtım işlerini de üstlenmişler ve böylece, televizyon kanalları filmi daha yapım sürecinde edinmişler, ama aynı zamanda da birçok yeni filmin çekilmesini sağlamışlardır.

Atıf Yılmaz’ın “Düş Gezginleri”, Memduh Ün’ün “Zıkkımın Kökü” (Kanal 6), Zülfü Livaneli’nin “Şahmaran”, Orhan Oğuz’un “Manisa Tarzanı” (ATV), Sinan Çetin’in “Berlin in Berlin”, Ersin Pertan’ın “Tersine Dünya” (SHOW TV),  Yavuz Özkan’ın “Yengeç Sepeti” (Kanal D) filmleri bu tip yapımlara örneklerdir.

Bununla birlikte çekilen filmlere bu dönemde bazı firmalar da sponsorluk yapmıştır.

kız kulesi aşıklar film afişi ile ilgili görsel sonucu

(Efes Pilsen, “Çözülmeler”, “Akrebin Yolculuğu”, ” “Kız Kulesi Aşıkları”, “Bir Erkeğin Anatomisi” ve ”Mektup” filmlerine, Ata Menkul Kıymetler; “Bir Erkeğin Anatomisi”ne, Kodak “Sarı Tebessüm” filmlerine sponsor olmuştur”.

Telsim; “Herşey Çok Güzel Olacak”, “Şarkıcı” ve “Vizontele”ye, Persil de “Hemşo”ya sponsorluk yapmıştır).

Ayrıca; 1990 sonrası Türk sinemasının en önemli ayağını bağımsız filmler oluşturmaktadır.

Bu dönemde birçok yeni yönetmen film çekmeye başlamış ve yeni bir tarz oluşturmuşlardır.

Türk Sinemasında Bazı İlkler

  • İlk sinema gösterimi Yıldız Sarayı’nda yapıldı. (1896)
  • Sürekli film gösterilen ilk salon Beyoğlu’nda Sigmund Weinberg tarafından Cinema Pathe  adıyla açıldı (1908).
  • İlk Türk filmi Fuat Uzkınay tarafından çekilen “Ayastefanos’daki Rus Abidesinin Yıkılışı” (1914).
  • Afişi basılarak yurtdışına satılan ilk Türk filmi Binnaz oldu (1919).
  • İlk konulu Türk filmleri Sedat Simavi tarafından çekilen “Pençe” ve “Casus” (1917).
  • İlk özel yapım şirketleri Kemal Film (1922) ve İpek Film (1928).
  • İlk sesli Türk filmi “İstanbul Sokaklarında” Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1928).
  • İlk sansür yönetmeliği Mussolini’nin sansür yasasından esinlenerek hazırlandı ve yürürlüğe girdi. (1939).
  • İlk film festivali “Yerli Film Yapanlar Cemiyeti” tarafından düzenlendi. “Unutulan Sır” adlı film en iyi film seçildi. (En iyi kadın oyuncu Nevin Aypar, en iyi erkek oyuncu Kadri Erdoğan, 1948).
  • Tiyatro etkisinden çıkan ilk film Kanun Namına’yı Ömer Lütfi Akad çekti (1952).
  • İlk renkli Türk filmi Halıcı Kız Muhsin Ertuğrul tarafından çekildi (1953).
  • Metin Erksan’ın “Aşık Veysel’in Hayatı” adlı filmi Sansür Kurulu tarafından yasaklanan ilk film oldu.
  • İlk uluslararası ödülü Metin Erksan`ın yönettiği “Susuz Yaz” aldı.
  • Film Berlin Film Şenliğinde “Altın Ayı” büyük ödülünü aldı (1964).

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s