NECİP HABLEMİTOĞLU —– ALINTIDIR

NECİP HABLEMİTOĞLU


Necip Hablemitoğlu, (d. 28 Kasım 1954, Ankara – ö. 18 Aralık 2002, Ankara).

Evinin önünde uğradığı suikast sonucu 18 Aralık 2002 tarihinde hayatını kaybetmiştir.

Bu suikastın failleri halen bulunamamıştır.

Ancak Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım ifadesinde Hablemitoğlu’nu Osman Gürbüz‘ün öldürdüğünü ve Veli Küçük ile Muzaffer Tekin‘in azmettirdiğini iddia etmiştir.[1]

Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür “Hablemitoğlu, askeri ihalelerle ilgili (yolsuzluk.com’a) bilgi sızdırınca Ergenekon’un hedefi haline gelmiş olabilir…” demiştir.[2].

Evli ve iki kız çocuğu babası olan Necip Hablemitoğlu Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapmıştır.

Orta Avrupa ve Balkanlar‘da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürütmüş, ve bu konularda çeşitli projelerde aktif rol almıştır.

Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi’nde doktor öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

Kendisi gibi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu ile evli, Kanije (Kanije, Osmanlı devletinin en batıdaki kalesi) ve Uyvar (Uyvar, Osmanlı’nın en kuzeydeki kalesi) adında iki kız çocuk babası idi.

Suikaste uğraması

Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda hayata gözlerini kapadı.[3]

Köstebek isimli kitabı ölümünden sonra basılmıştır.

Cinayet sonrasında Hablemitoğlu’nun elektronik postasına ve telefonuna gelen tehdit telefonları emniyet mensuplarınca incelenmek üzere alınmıştır.

Ailesinin İçişleri Bakanlığı aleyhine Ankara 5’inci İdare Mahkemesi’nde açtığı dava neticesinde, İçişleri Bakanlığı 40 bin lira manevi tazminat ödemeye mahkûm edildi.

İçişleri Bakanlığı, savunmasında Hablemitoğlu’nun cinayetini “adi bir cinayet vak’ası” olarak değerlendirdiğini bildirmişti.

Ayrıca cinayetin üzerinden 7 sene geçmesine rağmen İçişleri Bakanlığı hâlâ “hazırlık soruşturmasının” sürmekte olduğunu bildirmektedir.[4]

Ölümü üzerine birçok iddia ortaya atılmıştır.

Bir teoriye göre Bergama ve Alman Vakıfları üzerine araştırmaları nedeniyle, Alman GSG 9 timleri tarafından öldürülmüştür.[5]

Bir diğer teoriye göre ise Hablemitoğlu laiklik konusundaki hassasiyeti nedeniyle öldürülmüştür.

Bir diğer görüşe göre ise Hablemitoğlu Ergenekon örgütü tarafından öldürülmüştür.

Suç islami kesime yıkılarak hem kendilerini kamufle etmişler hem de laik kesimi kışkırtmışlardır.

Ergenekon davasında tanıklar tarafından mahkemede verilen ifadelerde de dile getirilen bu görüşe göre; Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde öldürüldü.

Ölmeden önceki son araştırması, Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetleri üzerineydi.

Hablemitoğlu, üzerinde çalıştığı Alman vakıfları dosyasında ulaştığı yeni ve çok önemli bilgileri 8 gün sonra, 26 Aralık 2002’de Ankara 1. Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde görülmeye başlanacak 15 sanıklı ‘Alman Vakıfları’ davasında açıklayacaktı.

Araştırmalarıyla, Alman vakıflarının Türkiye’de yasal olmayan çalışmalar yaptığı, etnik ve mezhepsel ayrılıkları körüklediği ve altın madeni karşıtlarını örgütlediği yönünde çok önemli bilgilere ulaştığı ileri sürülen Ankara Üniversitesi öğretim görevlisi Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu, bu iddialarının ele alınacağı davaya bir hafta kala evinin önünde uğradığı silahlı saldırıyla öldürüldü.

Hablemitoğlu’nun ölümünde Ergenekon örgütünün parmağı olduğunu iddia edenler, Ergenekon davası firari sanığı Bedrettin Dalan’a Alman devleti tarafından sahte pasaport verildiğinin ortaya çıkmasını ve Ergenekon sanıklarına Alman vakıflarından para yardımı yapıldığının belgelenmesi gibi ayrıntıları da hatırlatıyor ve örgütün Almanya bağlantılarının çok güçlü olduğunu savunuyorlar.[6]

Ergenekon davası tutuklu sanıklarından Osman Yıldırım; Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Osman Gürbüz ile yaptıkları bir toplantıda kendisine 1 milyon dolar karşılığı Necip Hablemitoğlu’nu öldürmeyi teklif ettiklerini ve kendisi bunu kabul etmeyince Veli Küçük’ün Osman Gürbüz’e, ‘Osman bu iş yine sana kaldı’ dediğini ve 6-7 ay sonra Osman Gürbüz’ü gördüğümde Hablemitoğlu’nun parasını kumar masalarında bitirdik dediğini Ergenekon davası iddianamesınde ıfade etmiştir.[1]

Ayrıca MİT Kontrterör Dairesi eski başkanı Mehmet Eymür‘de, Necip Hablemitoğlu’nun askeri ihalelerdeki usulsüzlükleri yolsuzluk.com sitesine gönderdiği için suikaste uğramış olabileceğini iddia etmiştir [7].

Benzer ifadeleri daha sonra Önder Aytaç da kullanmıştır [8]).

Ancak Necip Hablemitoğlu Köstebek isimli kitabının 162. sayfasında yolsuzluk.com sitesini olumsuzlamaktadır.

Akademik geçmişi ve eserleri

Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu.

19771978 yıllarında “Dilde, Fikirde, İşde Birlik” adlı aylık bir dergi yayımladı.

Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora yaptı.

Türk azınlıkları

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar‘da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve Türk şehitlikleri konularında alan çalışmaları yürüttü.

Bu çalışmalar çeşitli gazetelerde yazı dizisi olarak yayınlandı.

1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler‘in UNDP projesinde görev alarak Moldova‘da Gagavuz Türkleri‘nin Latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

Buradaki görevi sırasında, Cumhuriyet döneminin başında bölgede Atatürk tarafından görevlendirilen öğretmenlerin bulunduğunu belirleyerek, bu öğretmenlerin bugün yaşayan öğrencilerinin anılarını derledi ve bir kısmını “Kemal’in Öğretmenleri” başlığı ile yayınladı.

Çalışma alanına ilişkin çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Hablemitoğlu, öldürüldüğü 18 Aralık 2002 tarihine kadar Ankara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak yirmi yıl süresince Atatürk ilkeleri ve devrim tarihi derslerini verdi.

Kırım Türklerİ

İlk kitabı, II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya tarafından Kırım Türkleri‘nin kendi topraklarından zorunlu göç ettirilişini anlatan ve 1974 yılında yayımlanan “Yüzbinlerin Sürgünü”‘dür.

Hablemitoğlu’nun özellikle Türkiye dışında yaşayan Türk toplulukları ve Kırım Türkleri konusunda yayınlanmış tarihi belgelere dayalı çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Ailesi Bulgaristan Büyük Oranköy’den (Golyamo Vranovo) Türkiye’ye göç etmiş Kırım Türkleri’nden olan Dr. Necip Hablemitoğlu, Kırım Türkleri’nin Türkçü lideri İsmail Gaspıralı‘ya ait tarihi belgelerden oluşan bir arşive de sahipti.[9]

Alman vakıfları ve Bergama dosyası

Ayrıca, Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları ile Avrupa Birliği uyum yasaları içinde yer alan vakıflar yasası konularında çeşitli araştırmaları bulunan Hablemitoğlu, çalışma alanına ilişkin Türkiye’de ve yabancı ülkelerde sempozyum, panel gibi toplantılarda sayısız konferanslar verdi, çeşitli televizyon ve radyo programlarına katıldı ve bu çalışmalarını Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı kitabında topladı.

Köstebek kitabı

Öldürüldüğü için tamamlayamadığı Köstebek isimli araştırma kitabında Gülen hareketinin örgütlenmesini yazdı. Kitap, vefatından sonra bitirilememiş haliyle yayınlandı. Bu kitabında hareket mensuplarının yabancı devletler adına gönüllü casusluk yaptıklarını iddia etmiştir.[10] [11]

Bibliyografya

Ödüller

Ölümünden sonra 2002 Sertel Demokrasi Ödülü‘ne layık görülmüştür fakat eşi ödülü almayı kabul etmemiştir.

Kaynakça

  1. ^ a b “İddianameye göre Ergenekon’un eylemleri”. NTVMSNBC. 27 Temmuz 2008. Erişim tarihi: 8 Kasım. ““2002 yılında Veli Küçük, Muzaffer Tekin ve Osman Gürbüz ile toplantı yaptık. Osman Gürbüz bana 1 milyon dolar karşılığı Necip Hablemitoğlu’nu öldürmeyi teklif etti. Ben kabul etmeyince Veli Küçük, ‘Osman bu iş yine sana kaldı’ dedi. 6-7 ay sonra Osman Gürbüz’ü gördüğümde ‘Hablemitoğlu’nun parasını masalarda bitirdik’ dedi.””
  2. ^ Hablemitoglu Cinayetinde Ergenekon izi var.
  3. ^ BBC, Turkey probes academic’s murder
  4. ^ Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu, Necip Hablemitoğlu’nun 5. Ölüm Yıldönümünde Dilimizin Ucuna Gelenler
  5. ^ Gezer, Şenol (27 Haziran 2006). “Hablemitoğlu´nun katili Almanlar mı?”. Haber7. Erişim tarihi: 2008-10-22.
  6. ^ http://www.kontrgerilla.com/mansetgoster.asp?haber_no=4972
  7. ^ http://www.sabah.com.tr/Gundem/2009/06/23/hablemitoglunda_ergenekon_izi_var
  8. ^ [1]
  9. ^ Hablemitoğlu, Şengül/Hablemitoğlu, Necip: Şefika Gaspıralı ve Rusya’da Türk Kadın Hareketi (1893-1920), 2. Baskı, İstanbul 2004, s. XII.
  10. ^ Hablemitoğlu, Necip (2003). Köstebek. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm. ISBN 975-6774-94-0.
  11. ^ “Hablemitoğlu davası”. NTVMSNBC Web Sitesi. Aralık 19,2002.

 

 

Kemal’in Öğretmenleri / Dr. Necip HABLEMİTOĞLU

Ukrayna’nın Moldova sınırındaki Bolgrad kasabasının ortodoks mezarlığında bir Türk’ün yattığını hiç biliyor muydunuz?!.
Bu bakımsız, unutulmuş, üzerini otlar bürümüş kabirde, bir dönemin bilinmeyen tarihinin, koşulsuz vatanseverliğin gömülü olduğunu yaşlı bir Gagauz’un şu ifadesinden çıkarırsınız: “Burada Kemal’in üüredicisi (öğretmeni) yatıyor!..”

“Kemal’in Askerleri”nin (Kuvayı Milliyeciler) bu ülkeyi kurtardığını bilirsiniz. Bilirsiniz de, “Kemal’in Öğretmenleri”nin, Türkiye’den bin küsur kilometre ötede ne aradığını bilemezsiniz.

Oysa, başınızı biraz çevirip, bugün Gagauz Bölgesinde K.G.B., C.I.A., K.I.P., B.N.D., M.V.R. görevlilerinin, Rus, A.B.D., Alman, Bulgar, Yunan ve hatta Norveç uyruklu türkolog, gazeteci, “serbest araştırmacı” ve papazların, bahai ve protestan misyonerlerinin ne aradığını araştırırsanız, Atatürk’ün de onu aradığını saptarsınız.

Kısaca, Türkiye’nin “ön bahçesi”nde, bir başka ifadeyle terketmek zorunda kaldığımız eski vatan topraklarında ağırlığını artırmaya çalışan Atatürk’ün, bu çabaya diğer ülkelerden en az 60 yıl önce başladığını görür, ileri görüşlülüğüne hayran kalırsınız.

Sonra O’nun şu sözlerini hatırlarsınız:

“… Rusya’dan bize sığınan siyaset adamı soydaşlarımız, kardeşlerimizdir.

Dünyanın gittikçe karışan ve gittikçe tehlikeli bir istikbale yönelen tutumu muvacehesinde bizim durumumuza hususi bir önem vermelerini beklemek hakkımızdır.

Şunu da takdir etmeleri lâzımdır ki, Türk Milleti Kurtuluş Savaşından beri, hatta bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davaları ile ilgilenmeyi, o dâvalara müzaheret etmeyi benimsemiştir.

Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklâllerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez.

Fakat milliyet dâvası şuursuz ve ölçüsüz bir dâva şeklinde mütalâa ve müdafaa edilmemelidir.

Milliyet dâvası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir.

Şuurlu ülkü demek, müsbet ilme, ilmi usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir.

O halde propagandalarda müsbet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır.

Türkiye dışında kalmış olan Türkler ilkin KÜLTÜR meseleleriyle ilgilenmelidirler.

Nitekim biz Türklük dâvasını böyle bir müsbet ölçüde ele almış bulunuyoruz.

Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.

Baykal ötesindeki Yakut Türklerinin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz” (1).

Atatürk’ün Türkiye’nin çıkarlarını herşeyin üstünde tutan, sınırları belli olmayan turancılık gibi ham hayalleri reddeden, akılcı, gerçekçi, bilimsel politikalar üretmesi gerçeğine tipik bir örnek olarak, Gagauzlara (Gökoğuzlara) yaklaşımını gösterebiliriz.

Ama önce, Atatürk’ün genel anlamda Dış Türkler için oluşturduğu strateji çerçevesindeki diğer uygulamalarını ana başlıklar halinde ortaya koymak gerekir.

Atatürk’e göre, Türkiye dışındaki Türklerin Türkiye’ye topyekûn göçü asla çözüm değildir.

Dış Türkler, bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini koruyarak mevcudiyetlerini sürdürmelidirler.

Bu temel politikanın en somut örneklerine Lozan Barış Konferansı tutanaklarında rastlamak mümkündür.

Bir şekilde yurt dışından gelen Türk asıllı göçmenleri, “kaybedilmiş ülkelerimizin milli hatıraları” kapsamında değerlendiren ve gereken önemi veren Atatürk, diğer taraftan, Antlaşmaya ek “Mübadele Protokolü”nde de görüleceği üzere, İstanbul’daki Rumlara karşılık yaklaşık üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya’daki Türklerin yerlerinde kalmalarını, bir başka ifadeyle mübadele kapsamına alınmamaları için kararlılık göstermiştir (2).

Atatürk’e göre, Türkiye dışındaki Türklerin kültürel yapılarını koruyup geliştirecek; onları bulundukları ülkelerde eşit ve rahat yaşamalarını olanaklı kılacak politikaların üretilmesi şarttır.

Bu açıdan, Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen özellikle komşu ülkelerin, içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu hissetmesi sağlanmalıdır.

İşte, Lozan Barış Antlaşması başta olmak üzere, komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin yer alması, bu politikanın bir tezahürüdür.

Hatta Atatürk, bu antlaşmalarda, Türkiye sınırları dışında yaşayan Türklerin temel insan haklarının güvence altına alınmasının yanısıra, bu topraklarda şehit düşmüş askerlerimizin kabirlerini biraraya getirmek suretiyle şehitlikler açılmasını da sağlamıştır (3).

Atatürk’ün Balkanlarda bıraktığımız -daha doğrusu bırakmak zorunda kaldığımız- Türklerin eğitim ve kültürel sorunlarına ilgisini gösteren pekçok örnek vermek mümkündür.

O’nun “Güvenlik Kuşağı” stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği “Balkan Antantı”, “Sadabad Paktı” gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili antlaşmaların özünde, sadece bölgesel güvenlik değil, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların durumları da yer almıştır.

Bir başka ifadeyle, Türkiye ile dost olmanın olmazsa olmaz türünden en önemli koşulunun, bünyelerindeki Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün bölgesel ülkeler kavramışlardır.

Milli Mücadele döneminde Komintern güdümlü komünist örgütlere (Yeşilordu, T.K.P., Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası) karşı ideolojik düzeyde savaşım sürdüren ve bu kapsamda Sovyet Rusya’ya karşı mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde politikalar üreten Atatürk, sonuçta bu örgütleri kapatırken; izlediği özgün bir strateji sonucu olarak da -Moskova Barış Antlaşması’nın 8. maddessi ile- bu konuda Sovyet Hükûmeti’nin desteğini almıştır (4).

O’nun Buhara Halk Cumhuriyeti (5) ve Azerbaycan Cumhuriyeti (6) ile ilişkileri bile, Türkiye dışındaki Türklere bakışını ortaya koymaya yetmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Sovyet yanlısı kişi ve örgütlere hayat hakkı tanımayan Atatürk, farklı tarihlerde Rusya’dan Türkiye’ye sığınmış Türk liderlerini ve aydınlarını sımsıcacık ilgiyle kabul etmiş, bu kadrolara son derece önemli görevler tahsis etmiştir.

Prof.Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof.Dr. Zeki Velidi Togan, Prof.Dr. Yusuf Akçura, Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Prof.Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet Ağaoğlu, Cafer Seydahmet Kırımer, Mehmet Emin Resulzade, Mirza Bala ve daha pek çokları Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kadroları içinde yer alırken, diğer taraftan özel izinle oluşturulan “Milli Merkezler”de dâvalarını da sürdürmüşlerdir (7).

ATATÜRK VE GAGAUZLAR

Atatürk’ün Türkiye dışındaki Türk topluluklarına olan ilgisi, siyasal ve dinsel sınırlar tanımamaktaydı.

Türklerin sarı ırktan olduğu yolundaki Batının tarihi safsatalarını çürütmek, Türk tarihini, dünya tarihi içinde olması gereken konuma getirmek için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kuran; Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında ölü dilleri bile araştıracak bölümler açtıran; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük yapan Atatürk, müslüman olmayan Türk topluluklarına da -Türk ulusunun ve tarihinin bütünlüğü perspektifinden- özel ilgi duymaktaydı.

Örneğin, Türklük bilincine sahip olmayan Anadolu’daki Ortodoks mezhebine mensup Türklerin, kendilerini dinsel aidiyet duygusu ile “Rum” kabul ederek Lozan sonrası “Mübadele Protokolü” çerçevesinde Yunanistan’a göç etmeleri, Atatürk’ü derinden etkilemişti.

Karamanlıca -grek alfabesi kullanılarak- yazılmış İncil kullanan bu Türk soylu vatandaşlarımızı Türkiye’de bırakabilmek için, geç de olsa son bir girişimde bulunan Atatürk, Papa Eftim’e İstanbul’da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurdurtmuştu.

Bugün, Türkiye’nin ve Dünya Türklüğünün çıkarlarını, tüm Ortodoks merkezlerine ve de Rusya, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelere karşı en radikal biçimde savunan Türk Ortodoks Patrikhanesi, Atatürk’ün ilerigörüşlülüğünün ve de bilimsel temellere dayalı -duygusal olmayan- Türklük bilincinin bir göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir. İşte Gagauzlar, bir başka tarihsel ifadeyle Gökoğuzlar, bu patrikhanenin yönetsel dairesi içinde yer almaktaydı (8).

Dış Türkler konusunda hem Batılı ülkelerin ve hem de komşularımızın düşmanlığını çekmemek için, uygulama yerine sadece “boşboğazlık” derecesinde “Turancılık” söylemleri yapan ve böylesine görüntü çizen Türkocakları’nı kapatan Atatürk, Türkçülüğün duygusal boyutlardan çıkarılıp eylem boyutuna geçirilmesinin bir örneği olmak üzere de, kapattığı Türkocakları’nın Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’e yepyeni bir görev vermiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin Romanya Büyükelçiliği!..

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Türklük bilincinin oluşumunda inkâr edilemez hizmetleri bulunan Türk Ocakları, Cumhuriyet ile birlikte değişime ayak uyduramaması; yöneticilerinin, Türkçülüğü ölçüsüz ve duygusal söylemlerden ibaret bir siyasal rant kaynağı biçiminde kullanmaya kalkışması gibi nedenlerle kapatılmıştır ve kapatılırken de spekülasyonlara neden olmaması için esas resmi gerekçe açıklanmamıştır.

Bu kapatma işlemi bağlamında, Atatürk’ün Türkçülüğe karşı olduğunu iddia etmek elbette ki mümkün değildir (9). Nitekim, Atatürk, Türkçülüğü sadece olağanüstü söylevlerinde “terennüm eden” ama uygulamaya geçiremeyen Tanrıöver’i Büyükelçiliğe atarken, sadece kendisini taltif etmekle kalmamış; üstelik tam bir destekle, ülküsünü hayata geçirme şansını vermiştir (10).

Gagauz Türklerinin latin alfabesine geçmesine ilişkin bir U.N.D.P. Projesinde görev üstlendiğim Moldova’da, edindiğin bilgi ve belgelerin ışığında ifade edebilirim ki, Hamdullah Suphi Tanrıöver, yaklaşık elli yıllık kapkara yasakçı Sovyet döneminin sonrasında hâlâ sevgi ve saygı ile hatırlanıyor.

Bu kapsamda O, Besarabya ve Kuzey Bukovina’daki tüm Gagauz kasaba ve köylerini dolaşmıştır.

Bükreş’teki Büyükelçiliğimizin kapılarını bu Ortodoks mezhebindeki soydaşlarımız için ardına kadar açmıştır.

Sefaret çalışanlarını (yerel personel) Gagauzlardan seçmiş; ardından da bölgelerinde temayüz etmiş yerel liderlerin çocuklarına öncelik vererek ilk etapta yaklaşık 40 kişilik bir öğrenci grubunu öğrenim için Türkiye’ye göndermiştir. Daha sonra bu sayı 200’ü aşmıştır.

Bunların bir kısmı tekrar ülkesine dönerek toplumuna Türklük bilinci ile hizmet ederken, Türkiye’de kalanlar da anavatana hizmeti yeğlemiştir.

Bu grup arasında, Ege Üniversitesi’nde Rektör Yardımcılığı yapmış emekli öğretim üyesi Prof.Dr. Emin Mutaf (Georgi Mutaf), Prof.Dr. Özdemir Çobanoğlu (Vasili Çoban) gibi çok sayıda Gökoğuz Türkü bulunmaktadır (11).

Rahmetli Tanrıöver, bununla da kalmayarak Romanya’daki müslüman Türk azınlığın, Gagauzlara her yönden destek vermesini de sağlamıştır (12).

İşte bütün bu faaliyet programı çerçevesinde, Romanya vatandaşı gönüllü Türk öğretmenlerinin yanısıra, Türkiye’den de 80 ilkokul öğretmeni getirtilmiştir.

Bu öğretmenlerin öğrencilerinden olup da hayatta olan yaşlı Gagauzların ifadelerine göre, romence ve rusça bilen bu öğretmenler, II. Dünya Savaşı’nın başına kadar bölgede görev yapmışlar.

Bunların çoğunluğu savaşla birlikte Türkiye’ye dönerken, bazıları “görevleri henüz bitmediği” gerekçesiyle eğitim hizmetine devam etmişler.

Ancak, Sovyet işgali ile bu öğretmenlerin tamamı “Türk Casusu” isnadı ile hep aynı cezaya, 25 yıl ağır hapis cezasına çarptırılarak Sibirya’daki toplama kamplarına gönderilmişler.

Sonra, Stalin’in ölümünden sonra Kruşçev tarafından çıkarılan afla Gagauz Yeri’ne sadece biri dönebilmiş: Adı, Ali KANTARELLİ!.. Ölünceye kadar “Kemal”in yani Mustafa Kemal ATATÜRK’ün öğretmeni olmayı sürdürmüş; çevresindekilere Türkçe öğretmiş; Türklük bilinci aşılamış…

Üç çocuğuyla dul kalan bir Gagauz kadınıyla evlenmiş; onları her Pazar Kiliseye götürdükten sonra evine dönüp müslümanlığın gereklerini yerine getirmiş.

Bir başka ifadeyle, laikliğin ne olduğunu sevgi, saygı ve hoşgörü ile en köktendinci Ortodoks Gagauzlara da göstermiş, tek kelime ile örnek oluşturarak hayranlık uyandırmış…

İşte, O’nu sevgi, saygı ve minnetle anan bir öğrencisi, Moldova Yazarlar Birliği Başkanı, Moldova eski Eğitim Bakan Yardımcısı, hayattaki en büyük ve önemli Gagauz eğitimcisi, yazarı ve halk kültürü uzmanı Nikolay BABAOĞLU’nun, ilkokul öğretmeni Ali KANTARELLİ hakkında hatırladıkları!..

Hem de orijinal Gagauz Türkçesi ve yeni kabul edilen latin harfleri ile:

“ANILARIM”

Ben duudum 1928 yılda bir gagauz-türk aylesinde, küyümüzün adıydı Tatar-Kıpçak ama bugün sadece Kıpçak deerlar. Benim soyadım Babaoğlu, adımı Kilisede Nikolay koymuşlar niçin ki annem-babam hristian dinini kullanırmışlar.

1935-cı yılda açan ben 7 yaşımı doldurmuşum beni köyümüzde ilkokula verdiler.

Benim öğretmenim bir çok yalpak romen kadınıydı.

Ben küçük olarak baştan romence konuşmayı hiç anlamazdım, neçin ki evde içerimizde biz konuşurduk sadece gagauz Türk dilinda.

Ama çocukluk fikirim keskindi gülerüzlü öğretmenimi da annemi gibi çok sevmiştim besbelli bu üzere tez-tez başladım romenceyi annama ama ikinci-üçüncü sınıflarda ben artık çok iyi romence bilirdim, yazmakta okumakta 10 hem 9 derecelerden aşaa kalmazdım.

Okulumuzda birinci öğrenci sayılırdım, evde annem-babam çok kanaattılar.

Ne büyük sevinmelik oldu bizim okulumuzda açan 1937 yılda sölediler ki aftada iki dersimiz olacak türkçe.

Kim bizi öğredecek, nasıl olacak hiç bişey taa bilmezdik, ama çok merak ederdik, yinanamazdık ki olur olsun ders bizim ana dilimizde.

Eylül ayın birinde başlardı eni okul yılı.

Bu günde Kıpçak okulun meydanında bizi okul öğrencilerini (bir 100-150 kişi) hepsimizi dizdilar kare.

Bu karenin ortasında vardı 4-5 romen öğretmenleri, angılarını biz artık bilirdik tanırdık ama onnarın aralarında vardı bir da eni gene bize yabancı bir adam.

Giyimliydi o cat-eni elbiseylen, başında vardı geniş kenarlı Avrupa şapkası, saa elinde asılıydı bastonu.

Karede çocukların arasında başladı gezmea laf çünkü bu adam gelmiş Türkiyeden de bizim türkçe öğretmenimiz olacakmış.

O romen öğretmenlerin yanında konuşurdu romen dilinde.

Ben o zaman düşündüm: Sanki o nasıl bizi türkçe öğredecek, açan o kendisi sadece romence konuşuyor…

Ama okul yılın başlangıc yortusu geçti da biz başladık derslerimizi.

Sınıfımızın kapusuna derslerin programını asmıştılar.

Benim üçüncü sınıfımda salilarda hem cumaalarda yazılıydı birer ders türk dili.

Okulumuzda hepsi çocuklar sadece bu eniliyi konuşurdular işittik ki ikinci sınıfta pazaertesi artık türk dili olmuş, eni ögredici söylemiş kendi adını demiş uşaklara, ki onunla olur öle konuşmaa nice evde annelerimizlen konuşuyoruz… Geldi sali günü ikinci dersimiz türkçe, nasıl meraklan beklerdik zil calsin, erleştiydik sıralarımıza beklerdik, ama aramızda vardı bir en huluz ürencimiz Kocabaş Koli o kapu aralıgından bakardı gelecek mi. Bir da o hızla kaçtı erina ge-li-yor!

Girdi içeri eni öğretmen, biz hepsimiz askerde gibi kalktık ayaa, beklerdik hergünkü alışılmış selamı “Buna ziua”, amma işittik eni selamı o dedi Günaydın.

Biz bilmezdik nasıl cevap edelim, ama o başladı bizimlen çok annaşılmış evdeki dilimizde konuşmaa:

Çocuklarım, dedi o, eter ayakca durdunuz, oturunuz, aramızda sevinmelikten mi yoksa şaşmaktan mı bir gülüş koptu. Öğretmen devam etti gülmeyin dedi ben size türkçe selam verdim “Günaydın”.

Ben de Nikolay Babaoğlu sayılırdım sınıfımızda en açıkgözü hiç utanmadaan sordum:

      * Ama biz bilmeriz nasıl selamınıza cevap verelim:
      * Siz de deyin “Günaydın” da hemen oturun. Hade eniden tekrar edelim bunu.
      Kalkınız, ben deyecem Günaydın siz de cevap ediniz..
      Kalktık:
      * Günaydın, çocuklar.
      Biz de:
    * Günaydın!

– Bana deyeceniz “Bay öğretmen” bunu o yazdı tebeşirlen taftamıza, biz de yazdık tefterimize.

Sonra söyledi ki o bizim türk dili öğretmenimiz, sordu bizim sıraylan isimlerimiz, taa sora taftaya yazdı türk dilin alfabesini o pek az ayırılırdı romen alfabesinden. Ö, ü kelemelerin altını çizdik.

Öğretmen dedi ki bir aftadan sonra türkçe kitaplar gelecek de başlayacaaz türkçe okumaa.

Ama bu ilk dersimizde sadece konuştuk.

Bay öğretmen söyledi ki kitaplarımız türkiye memleketinden demir yoluyca gelecekler, ki bu kitapları bize türkiye prezidenti Kemal paşa Atatürk hediye göndermiş.

Taa sora o gösterdi haritada nerede Türkiye bulunuyor, anlattı ki orada insanlar hepsi bizimce türkçe konuşuyorlar. Bize öğretmenimizin her bir sözü çok meraklı gelirdi.

Düşünürdük acaba nasıl öle bir bütün memleket sadece türkçe konuşuyor…

Evde annelerimize-babalarımıza doyamazdık anlatmaa nasıl gözel türkçe derslerimiz oluyor.

Geçti taa bir-iki afta Taraklı demir yol garından kitaplarımız geldi.

Üçüncü sınıfta herkezimize ikişer kitap parasız verildi, birinin adıydı “Mini mini Okumak Kitabı”.

Onu ben şimdi de artık oldum.

65 yaşında ama hep arşivimde anmak için tutuyorum.

Kitaplarımızı almak günümüz bizim bütün okulumuz için bir büyük bayram günü oldu.

Teneffuslarda sadece türkçe kitaplarımızı aktarıp bakardık.

Biri birimize gösterirdik, artık taa onnarı sınıfta öğrenmedeen okurduk hem annardık bu çok meraklıydı, bizim evdeki dilimizde kitaplar yazılıydılar.

Romen öğretmenlerimiz domnu Kojan, domnu Balmuş, domnu Gibulet başladıydılar azbucuk kıskanmaa ne öle olduydu da biz bırakmıştık romence kitapları da sadece türkçeleri aktarıp okurduk.

Geçti taa biraz vakıt biz hepten alıştıydık bizim bay öğretmenimize, Türkçe dersler o kadar tez geçerdiler ki etiştiremezdik dadına ermee.

Biz salileri hem cumaaları bekleerdik nice Paskaliye yortularını.

Yazardık, okurduk, ana dilimizde çok şiirlar ezbere öğrenirdik, masallar okurduk.

Benim babam da eni üüretmenimizlen tanışmıştı babamdan işittiydim ki öğretmenimizin haliz adı Ali Kantarelli’ymiş o yaşardı kiraylan köy başın primarın evinde.

Bay öğretmen türk dilini okuturdu bizim okulumuzda hem de köümüzün ikinci okulunda, o ikinci okulda da dört sınıf vardı.

Bay öğretmen Ali Kantarelli bekardı benim Kıpçak köyümde öğretmenlik etti.

1937-1938-1939 yıllara kadar. Bizim köyde de evlendi.

Onun hanumun adıydı Talmaç İvanna.

Bu insan Kıpçaklıydı.

Açan 1940 yıl’da Moldovaya bolşevikleer geldi, başka köylerimizden türk öğretmenleri etiştirip gittileer.

Türkiye’ye, ama benim öğretmenim Ali bey kaldı Moldovada bak aylesi vardı Kıpçakta.

Da nasıl o zamanlar Sovyetlerde geçeerdi hepsini suçlu yapmak,

Ali Kantarelliyi de suç buldular çünkü o Moldovada Türk casusuymuş bu üzere hiçbir de suçsuz adamı Stalin apisee kapadı 25 yıla.

Ama 15 yıldan çok yattı anista da Stalin geberdiynen kurtuldu geldi, ama Kıpçakta başka yaşamadı diyşildi bir Borcak adında küyee, oradan da sora gitti yaşamaa Bolgrad şehrine.

Oradan da işittim ölmüş 1980 yıllarda.

Bolgrade şehrinde de bu günee kadar mezarı. N. Babaoğlu 5. XII.1995″ (13).

Onlar, “Kemal’in Öğretmeni”ydiler!…

Gözlerini kırpmadan gösterilen Türk toprağına gitmişler, hayatları pahasına görevlerini sürdürmüşlerdi.

Tıpkı şimdilerde Güneydoğu’da PKK’lı teröristlerce şehit edilen genç meslekdaşları gibi!..

Ama Ali Kantarelli öğretmenin dışındakilerin ne adları ne de kabir taşları var!..

Ne giderken sormuşlar, ne de Tanrı cennetine uçmağa varırken!..

İlgi a da hatırlanmayı bekliyorlar mı?

Sanmıyorum, çünkü onlar Türklüğe hizmet yolunda ulaşabilecekleri en üst mertebeye ulaşmışlar.

Ama yine de siz lütfen gözlerinizi kapatıp buz gibi soğuk bir ülkede başında haç dikili bir kabir hayal edin ve içindeki şehitlerimize Ulu Tanrı’dan sonsuz rahmetler dileyin!..

Bir de gönül pınarınızdan süzülüp, kalp gözünüzden dökülecek sımsıcacık şükran ve sevgi dolu bir damla yaş!..

Hepsi o kadar…

Evet, bir gün yolunuz Gagauz Yeri’ne düşerse, Çadır, Vulkaneşti, Taraklı gibi şehirlerde ve Kıpçak, Baurçi, Tomay gibi köylerde Gagauz soydaşlarımızın tertemiz Türkçelerini duyup bize olan duygusal yakınlıklarına tanık olduğunuzda artık bilirsiniz ki, bu bölgelerde “Kemal’in Öğretmenleri” görev yapmışlardır.

Onların ulaşamadıkları Komrat ve çevresinde ise anadilini konuşamayan, ruslaşmak üzere olan Gagauzları gördüğünüzde ise en büyük Türk Atatürk’ü minnet ve hayranlıkla anarsınız. Ve kendi kendinize sorarsanız, 2000’e bir ay kala, Türkiye Cumhuriyeti, hem de bu kalkınmışlık ve eğitim düzeyinde Gagauzlara rusça ve romence bilen kaç ilkokul öğretmeni gönderebilir?

İşte Atatürk farkı!..

O, Türkiye dışında yaşayan Türklerin sorunlarına hiç ama hiç duygusal bakmadı; hele hele hiç “ben Turancıyım” demedi; istismara yeltenmedi; bunun için de dünyanın kin ve nefretini üstümüze çekmedi, çektirmedi.

Son derecede akıllıca, sessizce, Türkiye’nin konumunu ve kaynaklarını riske atmaksızın gerçekçi bir strateji oluşturdu ve izledi.

Örneğin, Hatay’a görevlendirdiği fedailerin başarılarını izledi ama sonucunu göremeden uçmağa vardı.

Ve O, Tanrı cennetine ulaştığında, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya gibi ülkelerdeki Ali Kantarelli gibi nice “Kemal’in Öğretmeni” unutuldu, gitti.

Bugün onların ve ailelerinin çektikleri acıyı ve hasreti lütfen yüreklerinizde hissetmeye çalışın ve bu fedakâr akıncı vatan evlâtları için bir fatihayı esirgemeyin!..

HABLEMİTOĞLU SUİKASTİ’NİN ARDINDAN FETÖ ÇIKTI

2002’de araştırmacı- yazar Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesinin üzerindeki sis perdesini aydınlatacak kritik bir bilgiye ulaşıldı. Suikastin arkasından terör örgütü FETÖ çıktı.

HABLEMİTOĞLU SUİKASTİ'NİN ARDINDAN FETÖ ÇIKTI ile ilgili görsel sonucu

 

2002’de araştırmacı- yazar  Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesinin üzerindeki sis perdesini aydınlatacak kritik bir bilgiye ulaşıldı. Suikastın çok yakın bir zamana kadar FETÖ’cü polisler tarafından karartıldığını gösteren bu bilgiye, bir Eagle yazışmasında rastlandı. FETÖ’nün ByLock’ın deşifre olmasından sonra darbe girişimine uzanan süreçte aktif biçimde kullandığı Eagle uygulamasında Hami rumuzlu şahsın bir FETÖ imamıyla yaptığı konuşma, örgütün suikastı 15 Temmuz sürecinde bile perdelediğini gösteriyor.

 

HABLEMİTOĞLU SUİKASTİ'NİN ARDINDAN FETÖ ÇIKTI ile ilgili görsel sonucu

YAZIŞMA TARİHİ: 15 TEMMUZ

 

FETÖ’cü bir polis olan Hami rumuzlu kişi, Tango görünümlü Eagle uygulaması içerisindeki BT isimli gruptaki yazışmada, imama şu bilgiyi veriyor: ” Necip Hablemitoğlu cinayeti ile alakalı 18 Aralık 2002’den sonrası ve 6 aylık CDR verilerini şirketlerden istemişler. Onlar da ne var ne yok vermiş. İlgili tarihle alakalı…”

 

Bu yazışmanın yapıldığı tarih 15 Temmuz 2016, yani darbe girişiminin olduğu gün. FETÖ’cü polisin sözünü ettiği bilgi talebinde yer alan CDR verileri ise Call Detail Record (Çağrı Detay Raporu) adı verilen datalardan oluşuyor. Bu datalar, Hablemitoğlu’nun ölmeden önce kimlerle görüştüğünün anlaşılması açısından son derece önemli. Ancak FETÖ’cüler, imamdan gelen talimat doğrultusunda bu kayıtları buharlaştırarak cinayetin üzerini örtmeye çalışıyor. Tıpkı Hablemitoğlu dosyasının yeniden açıldığı ilk dönemlerde, cinayetin en önemli delili olan mermi çekirdeği ve 2 kovanın adli emanetten kaybedilmesi gibi…

HABLEMİTOĞLU SUİKASTİ'NİN ARDINDAN FETÖ ÇIKTI ile ilgili görsel sonucu

SAVCI ARAŞTIRMA TALİMATI VERDİ

 

Hami rumuzlu kişinin Eagle’daki yazışması,  Necip Hablemitoğlu suikastıyla ilgili yeni soruşturmayı yürüten  Ankara Cumhuriyet  Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen’in yazılı talimatı üzerine araştırılmaya başlandı. İşçimen’in Hami rumuzlu kişinin yazışmasının araştırılması talimatını verdiği tarih 24 Şubat 2017… İşçimen, Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’na gönderdiği yazıda, yazıyı yazan Hami kod adlı kişinin Hamdi  Özdere olduğunu belirtiliyor ve ilgili şahsın CDR kayıtlarına zarar verip vermediğinin araştırılmasını istiyor.

 

Başsavcı Vekili İşçimen yazısında özetle şöyle diyor: “Tango görünümlü uygulama içinde ‘BT’ isimli grubun yazışmalarında 15.07.2016 günü saat 12.58’de Hami kod adlı Hamdi  Özdere olduğu anlaşılan kişinin mesajının ortak sohbet odasında paylaşıldığı, Hamdi  Özdere’nin başkanlığınızda teknik eleman olarak çalıştığı gözetilerek, yukarıda belirtilen CDR kayıtları ile ilgili araştırmada görevlendirilip görevlendirilmediği, bu kayıtlara zarar verip vermediği veya başkanlığınız tarafından konu ile alakalı dışarıya başka bir bilginin gidip gitmediğinin bildirilmesi rica olunur.”

 

Necip Cem İşçimen, aynı tarihte  Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yazdığı yazıda da  Necip Hablemitoğlu cinayeti ile ilgili tahkikatta görev almış personel hakkında FETÖ/ PDY üyeliğinden herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığının savcılığa bildirilmesini istiyor.

HABLEMİTOĞLU SUİKASTİ'NİN ARDINDAN FETÖ ÇIKTI ile ilgili görsel sonucu

DARBE YAZIŞMALARI DA MESAJLARDA…

 

Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen’in, Hamdi  Özdere ile beraber ifadesinin alınmasını istediği bir diğer isim de Haşim Türker. Türker’in telefonunda da darbe ile ilgili yazışmalara rastlandı. İstihbarat Daire Başkanlığı’nda mühendis olarak görev yapan Türker, 16 Temmuz saat 03.00 sularında yani darbenin en başta yapılması planlanan saatte şüpheli hareketleri nedeniyle gözaltına alınan bir isim. Türker, sorgusunda darbe sürecinde kendisine FETÖ tarafından verilen görevi ifa etmek üzere İstihbarat Daire Başkanlığı’na geldiğini itiraf etti. Sanığın kendi rızasıyla teslim ettiği telefonundaki kayıtlara göre Eagle üzerinden darbe konuşmaları yapmış. Telefon incelemesi sonucunda hazırlanan tutanakta şöyle denildi: “Mesaj grubuna üye olanların kendi aralarında darbenin yapılacağını, darbe girişiminde bulunan askerlere yardımcı olmaları gerektiğini konuşup, İstihbarat Daire Başkanlığı’nda görevli polislerin hangi noktalarında çatışmaya hazırlık yaptıklarının konum bilgisini birbirlerine aktardıkları görülmüştür.”

(Kaynak:  Sabah)

 

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s