ARAP LAVRENS (LAWRENCE)

   
 

İNGİLİZ  CASUSU:  LAWRENCE

Thomas Edvard Lawrence 1888 de doğmuştur.

Zengin bir aileye mensuptur.

Oxford Üniversitesi’nde Arkeoloji tahsil etmiştir.

Arabistan, Suriye, Mısır ve Filistin’de etütler yapmış; bir Arap kadar Arap dil ve adetlerini, Bir Müslüman kadar Müslümanlığın şartlarını ve inceliklerini öğrenmiş, her haliyle Şark’a intibak etmiştir.

Bütün doğu lisanlarını şive farklarına kadar kusursuz öğrenen genç alim, Birinci Dünya Savaşı başladığı Zaman, Filistin’de bulunuyordu.

Silah altına alınır alınmaz, bu hususiyetleri dikkate alarak Mısır’daki ordunun istihbarat şubesine tayin edilmiştir.

İşte Lawrence bu tayinden sonra, dünya çapındaki şöhretine erişecek faaliyetlerde bulunmuştur. O, beyaz bornoz ve abbasesi ile bir Arap şeyhi kılığına girmiş, heybesinin gözlerini çil çil İngiliz altınlarıyla doldurarak bitip tükenmeyen kum çöllerinde maceraya atılmıştır.

          

  

1915’de Mekke’de bulunan 80 yaşındaki Şerif Hüseyin’in doymayan menfaat hırsını vaatler ve altınlarla tatmin etmiş ve onun ardında adeta bütün Arapları birleştirmişti.

İhtiyar emir, Thomas Edward Lawrence’in elinde adeta bir oyuncak oldu.

Kum çöllerinin kızgın güneşi altında parlayan çil çil İngiliz altınları ve İngiltere hükümeti namına Lawrence gibi ağzından bal akan bir insanın vaat ettiği “Büyük Arabistan Krallığı” ihtiyar şerifi büyülemiş gibiydi.

Feri kaçmış gözleri artık başka şey görmüyor, Lawrence’in sözleriyle dolan kulakları, halifenin ilan ettiği cihadı uymuyordu.

Lawrence, arzularına göre dövüştürecek insanları bulmuştu.

Şimdi bu kızgın çöllerde çalışacak gizli kuvvetleri de bulmak lazımdı. Lawrence’in zekası, Arabistan çöllerinin velud iklimi ile birleşince bu hususta sıkıntı çekmedi.

“Büyük Arabistan” hayali nasıl, Mekke şerifini büyülemişse; “Arzı Mev’ut” hayali de İsrail oğullarına diz çöktürmüştü.

İşte; kadınıyla erkeğiyle, çoluğuyla, çocuğuyla muazzam bir gizli ordu. . .

Anadolu yaylasının serazat gürbüz çocukları, Arabistan çöllerinde, Filistin ve Suriye’de hilali dalgalandırmak, kelime-i tevhidi yaşatmak azmiyle kavrulup düşmanla çarpışırken gizli bir el arkalarından onları mütemadiyen hançerliyordu.

Ülkelerinin dünya medeniyetinden nasibi Türk parası, Türk emeği ve Türk himmetiyle yapılmış demir yoluna inhisar eden insanlar, her gün bu demir yoluna bir bomba yerleştirmekten, binlerce Müslüman’ı havaya uçurmaktan çekinmiyorlardı ve bütün bu hıyanet ve mel’anetleri Lawrence’nin emriyle yapıyorlardı.

Askerin ikmal yolları vuruluyor, zayıf depolar ve karargahlar basılıyor, din devlet için Arabistan çöllerinde dövüşen kahramanlar müdafaa etmeye savaştıkları ülkenin sakinleri tarafından öldürülüyorlardı.

Çünkü Lawrence böyle istiyordu.

Türk ordusu bir taraftan düşmanla dövüşürken bir taraftan da bunlarla uğraşmak zorunda kaldı.

Hıyanetleri sabit olan Yahudiler hapsedildiler.

Haklarında ölümü gerektiren kanuni muamele yapılırken bile onlar, Lawrence’ in kendilerini kurtaracağına inanıyorlardı.

Hakikaten Arabistan ‘ ın taçsız kralı bol bol saçtığı altınlarla kurduğu Arap ordularının başına geçmiş, sadık ajanlarını kurtarmaya çalışıyordu.

O, Kal’atülezrak çöllerinden Havran istikametinde yürümüş; bu mühim stratejik noktayı düşürmeye, Dürzileri de ayaklandırmaya çalışıyordu.

Emelinde muvaffak olursa Türk ordusunun bu çöllerde mukavemeti büsbütün zorlaşacaktı.

Fakat talih burada Lawrence’ e gülmedi.

Çünkü Havran halkı Mutasarrıf Hacim Muhittin Bey’ i, ve Mutasarrıf Bey de vatanını seven insanlardandı. 

Lawrence, mutasarrıfın aldığı tedbirler yüzünden, ilk defa olarak Kal’atülezrak Çölleri’nde arzusuna muvaffak olamamış, kurtarmaya çalıştığı sadık ajanları da adaletten yakalarını kurtaramamışlardı.

Bütün bunlara rağmen Lawrence gayesine ulaştı. Filistin ve Suriye’de hezimetimize sebep oldu.

1918 de Arap askerlerinin başında muzafferane Dimyat’a girdi.

Harp müttefikler için zaferle bitmişti. İngiltere hükümeti Lawrence’in vaatlerini kısmen olsun yerine getirip Şerif Hüseyin’in oğullarından Faysal’ı Irak krallığına Abdullah’ı Ürdün emirliğine getirmişti.

Fakat, ihtiyar şerif bunları kafi görmemiş, isyan etmişti.

İngiltere asi şerifi Kıbrıs’a sürdüğü için Lawrence de devletin kendisine verdiği paye ve nişanları reddetti.

Harp bitmiş fakat, bu adamın işleri, bitmemişti.

O, yıllarca Hind’i, Çin’i, Afgan’ı birbirlerine kattı.

Afganistan kıralı Emanullah Han’ ın tahttan indirilmesiyle biten büyük isyan tamamen Thomas Edward Lawrence’in eseriydi.

1930 da Ağrı Dağı isyanında Kürt aşiretlerini baş kaldırmaya teşvik eden, hudut hadiseleriyle İran’la aramızı bozmaya çalışan gizli kuvvetlerin başında bulunan gene Lavrance’di

Bütün bu icraatına, 20 yıl ateş ve barutla oynamasına rağmen, o bir manga asker karşısında veya bir dar ağacında can vermeyen müstesna casuslardan biridir.

Albay Thomas Edward Lawrence, maceracı ruhuna çok yaraşan bir şekilde bütün şuurunu kaybettiren bir motosiklet kazasından sonra 19 Mayıs 1935’te Londra’da öldü.

İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence

Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik günlerinde, 1917 yılının başlarında, İngilizler Sina’yı ele geçirdiler.

Osmanlı kuvvetleri Sina cephesini yeniden düzenle­di: Yarımada İngilizlerde kaldı; Osmanlı’nın elinde bulunan Han-ı Yunus (sahilde) ve Bires­sebi (içerlerde) önünden geçen yeni bir cephe kuruldu.

Her iki taraf, tahkimata başladı.
İngilizler Sina’da, Süveyş ka­nalından cepheye kadar demir­yolu ve su boruları getirdiler, 31 Ekim 1917’de başlayacak ve Os­manlı’nın Suriye cephesini çö­kertecek genel bir taarruzun ha­zırlıklarına giriştiler.
Aslında İngilizlerin Arabis­tan yarımadasına yönelik askeri çalışmaları, Birinci Dünya Sava­şı’ndan çok daha öncelere daya­nır.

Ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın adı da bu faaliyetlerin bir­çok noktasında, ta başından be­ri karşımıza çıkar.

TARİH BÖLÜMÜ BİRİNCİSİ
Thomas Edward Lawrence, 1910 yılında Oxford Jesus Col­lege’ın tarih bölümünü birinci­likle bitirir bitirmez uzun bir Su­riye gezisine çıkar.

Magdalen College’dan aldığı özel bir burs­la gerçekleştirdiği bu gezide Lawrence, Fırat kıyısındaki Hitit yerleşimi Karkamış’ta (Kuzey Suriye) yürütülen kazılara katı­lır. Arkeolojiye olduğu kadar etnolojiye de ilgi duyar.

Bu doğ­rultuda Arapları, çöl insanlarını ve Bedevileri gözlemler; onların yaşam tarzlarını, geleneklerini hatta dillerini öğrenir.

“Bu ola­ğanüstü Doğu” onu çok etkile­miştir. Genç Suriyelilerle, kimi kabile reisleriyle dostluk kurar.

NE ZAMAN CASUS OLDU?

Batılı kaynaklar, Lawrence’ın 1914’ten (yani Birinci Dün­ya Savaşı’nın başlangıcından) önce “henüz casusluğa başlama­mış olduğunu” öne sürerler.

Bu görüş doğru olsa bile, ortaçağ askeri mimarisine meraklı bir araştırmacı, tezini ‘Haçlı Kalele­ri’ üzerine hazırlamış genç bir tarihçiydi Lawrence ve son dere­ce romantik bir ruh hali içinde, “Britanya İmparatorluğu’na ya­kın bir Rönesans” hayal etmek­teydi.

Modernizmden nefret edi­yor; döneminin birçok Avrupalı aydını gibi, “Avrupa medeniye­tinin çöktüğüne” inanıyordu.
Dolayısıyla ‘Britanya İmpa­ratorluğu’ hakkında beslediği hayal ve modernizm nefreti, ya­şadığı ortamda, maceracı bir ro­mantizmle birleşerek onu gizli servislerin kolayca ulaşabileceği bir noktaya getirmişti.
Üstelik Lawrence’ın 1914 öncesinde, inşaat halindeki Bağ­dat Demiryolu üzerinde, Alman­larla savaştığı ayrıca Osmanlı’ya karşı kin beslediği kayıtlara geç­miştir.

‘PROFESYONEL’ DÖNEM BAŞLIYOR

1914 başlarında Lawrence, Filistin Araştırma Vakfı’nca dü­zenlenen bir ‘keşif çalışmasında yer alır. Artık üstü ‘arkeolojik’ faaliyetlerle örtülmüş yarı pro­fesyonel casusluk dönemini aş­mıştır.

Yüzbaşı S. F. Newcombe’la birlikte Süveyş’in doğusun­da, Osmanlı sınırında yer alan Sina’nın kuzey kesimindedir.

Amacı, Gazze ile Akabe arasındaki bölgenin haritasını çıkar­maktır.

İngiliz istihbaratı, yakın bir gelecekte, bu bölgenin büyük bir stratejik önem kazanacağını bilmektedir.
Artık Lawrence’in ‘resmi’ görevi, Savaş Bakanlığı Harita Dairesi’nde sivil memurluktur.

Aralık 1914’te Lawrence, ‘Üs­teğmen’ rütbesiyle Kahire’ye atanır.

Mısır’daki İngiliz ordu­sunun istihbarat şubesindedir.

İşte Lawrence’ın dünya çapında­ki ününe yol açan, bugün dahi Batı dünyasında ‘bir efsane adam’ olarak anılmasının teme­lini oluşturan faaliyetleri bu dö­nemde başlar.

SORGUCU LAWRENCE

Beyaz bornus ve abbasesiyle artık Lawrence bir Arap şeyhi kılığına girecek ve “heybesindeki çil çil İngiliz akınlarıyla” Arap kabilelerini birleştirip Os­manlı ordusunu arkadan vurma­nın peşine düşecektir.
Ama bu ‘çöl efsanesi’ döneminin hemen öncesin­de onu, Kahire’deki bir otel odasında sürdürdüğü ‘büro görevinde’, İngiliz üniforması içinde, bam­başka bir konumda görü­rüz:
Osmanlı ordusuna mensup esir Arapları sor­gulamakta, Osmanlı hatla­rının gerisindeki diğer İn­giliz ajanlarından gelen bilgileri değerlendirmekte­dir.

HİCAZ CEPHESİ
İngilizler, yalnızca Su­riye cephesine değil, Hi­caz’a da büyük önem veri­yorlardı.

Mekke ve Medi­ne kutsal kentleri Hi­caz’daydı.

Fakat Osman­lı’nın müdafaa ettiği Hicaz’daki ‘Şerif Hüseyin’ (yani Mekke emiri Hüse­yin bin Ali) -ki o günlerde 80 ya­şına merdiven dayamıştı- İngiliz­lerle 1915 yılında gizlice anlaş­mıştı: Yılda 400 bin İngiliz Lirası karşılığında Hicaz, İngiliz hi­mayesine girecekti.
27 Haziran 1916’da da Arapların Osmanlı’ya karşı ayaklanması başladı.
Şerif Hüseyin’in ve dört oğ­lunun liderliğinde yürütülen bu ayaklanmayı aslında Kahire’de yaşayan İngiliz Sir Henry McMahon kışkırtmıştı.

OSMANLI’YI ARKADAN VURMAK İÇİN

Ekim 1916’da Lawrence Kahi­re’den ayrıldı; dip­lomat Sir Ronald Storrs’ın Arabistan gezisine eşlik etti.

Şerif Hüseyin’in oğulları Abdullah ve Faysalla görüş­tü.
Bu gelişmeler, Lawrence’ın kendi­ni göstermesi için iyi bir fırsattı.

Kahi­re’ye dönüşünde üstlerine, ayaklan­ma çabalarını silah ve altın yardımıyla desteklemeyi ve muhalif şeyhlerin Arap bağımsızlığı özlemlerinden ya­rarlanarak bu ayaklanmayı, İngilizlerin genel askeri stratejisiy­le birleştirmeyi öngören bir plan sundu.
Kahire’deki İngiliz İstihbarat Müdürü ve Arap Bürosu’nun kurucusu Albay Gilbert Clayton ile diplomat Sir Ronald Storrs bu planı onayladılar.

Böylece Lawrence, Faysal’ın ordusuna katıldı.

Arap isyanının şefi emir Faysal, bedevi kabilelerinin şef­leriyle kurulmakta olan düzenli Arap ordusu arasındaki irtibat görevini Lawrence’a verdi.

DÜZENSİZ BİRLİKLER YÖNTEMİ

Bu yeni müttefiklere silah ve para sağlayan Lawrence, 1916 -1918 yılları arasında Şam’da dü­zenlenen kampanyaların beyni konumuna geldi.
Lawrence’ın ‘Büyük Arabis­tan Krallığı’ öyküleri ve çölün kızgın güneşi altında çil çil par­layan İngiliz altınları Arap emir­lerinin kafasını iyice karıştırmış­tı.

Osmanlı başkenti İstanbul’da Halife’nin ‘cihad’ ilanı bu karı­şıklığı ortadan kaldırama­mıştı.
Osmanlı kuvvetleri için hayati önemdeki Hicaz De­miryolu’na zarar vermek üzere, bedevi kabilelerinden kurulu düzensiz birlikleri yöneten Lawrence köprüle­ri, istasyonları tahrip etti.

Şam’dan Medine’ye giden trenlere saldırılar düzenledi.

Böylece Osmanlı takviye birliklerinin ayaklanmayı bastırmasını engelledi.

AKABE BASKINI

Düzensiz birliklerle develerin sırtında Akabe’ye düzenlenen se­ferde, 950 kilometrelik kum te­pelerinden oluşan çöl, Lawrence’ın çabalarıyla iki aydan kısa bir sürede (9 Mayıs-6 Temmuz 1917) aşıldı.
Kızıldeniz’in kuzey ucundaki Akabe, ‘içeriden’ ele geçirildi.

Böylece Osmanlı’nın Kızılde­niz’deki bu son liman kenti de düştü.

Emir Faysal genel karargâhını Akabe’de kurdu.

İttifak donanmaları da limanda yerleri­ni aldılar.
Bu arada, 1917 Kasım’ında, Arap kılığındaki Lawrence Der’a yakınlarında casusluk yaparken Osmanlı kuvvetleri tarafından yakalandı.

Ama kısa bir süre son­ra kaçmayı başardı.
Akabe’den sonra Lawrence dışında, Albay Alan Dawnay ve General Allenby’nin danışmanlı­ğını da kullanan Faysal ordusu, Filistin (Kudüs, 11 Aralık 1917) ve Suriye’yi de (Şam’ın alınması, 1 Ekim 1918) ele geçirdi.

İNGİLİZ POLİTİKASI

Artık savaş bitmiş, diplomasi devreye girmişti.

Ancak Paris’te­ki Barış Konferansı’nda (1919) Faysal’ın yanında İngiliz delegasyonunu temsil eden Lawren­ce’ın çabalan sonuçsuz kaldı.

Lawrence, Arapların ve Büyük Britanya’nın ortak çıkarlarını savunmak için boşuna uğraştı: 1916’da Sykes-Picot’da imzala­nan İngiliz-Fransız anlaşmala­rından da açıkça anlaşılacağı üzere, İngiliz hükümeti, Suriye ve Lübnan’ı Fransızlara; Filistin, Ürdün ve Irak’ı da Milletler Ce­miyeti manda rejimine bıraka­rak, Arap müttefiklerine ihanet etmişti.
Fransa’nın Suriye’deki dire­nişi kırmasına göz yuman İngi­lizler, mali çıkarlarından dolayı, Kahire Konferansı’nda (12 Mart 1921) Iraklıların ve Filistinlilerin çıkışlarını da yatıştırdılar.
O tarihte kolonilerden so­rumlu bakan olan Winston Churchill, Lawrence’ı ve meslektaşı Hubert Young’ı bu sorunu çözmek üzere görevlendirdi.

Su­riye’den kovulan Faysal’ın Irak tahtına çıkışı bir plebisitle ülke halkına dayatıldı.

Faysal’ın kar­deşi Abdullah’a da Ürdün ikti­darı verildi.

İngiltere, Filistin üzerindeki manda rejimini kont­rol etmeye devam etti.

Irak ve Ürdün, birkaç yıl, ‘Büyük Britanya’nın uysal müttefikleri olarak kaldılar.

 ARAP LAWRENCE VE KUŞÇUBAŞI EŞREF

image00132.jpg

Şerif Hüseyin isyanını hazırlayan İngiliz casusu Lavrens, Osmanlı’nın dikkatini 1914 yılı başlarında çekti. Yemen’de görevli bir Teşkilat-ı Mahsusa ajanı, Bedevi kılığında dolaşan Lavrens’i tespit etti.

Bugünkü Suud-i Arabistan sınırları içinde başlayan Şerif Hüseyin İsyanı’nı hazırlayan İngiliz casusu Edward Thomas Lawrence’ydi, Lavrens, Teşkilat-ı Mahsusa’nın dikkatini ilk defa ne zaman çekmişti?

Featured image

Kuşçubaşı Eşref, bu sorunun cevabını Cemal Kutay’ın neşrettiği anılarında veriyordu.

Lavrens’i ilk ifşa eden Yemen’de görevli bir nüfus memuru olan Ahmet Hamdi Bey’di. Hamdi Bey Teşkilat-ı Mahsusa ajanıydı.

Teşkilat, Yemen’de Müslüman kisvesine bürünmüş İngiliz muhtedisi iki ajanı tespit etmişti.

Ahmet Bey’in görevi bu iki ajanın ilişki kurduğu kişileri belirlemekti.

Ahmet Hamdi, Hacı Ali ve Abdullah Mansur adındaki iki ajanın ziyaretçileri arasında ilginç bir kişiyi tespit etti.

Şeyh kılığı içinde, Arapça konuşan, çelimsiz biri olan bu İngiliz, civardaki bazı aşiret reislerini ziyaret etmişti.

Eşref Bey, Ahmet Hamdi’den bu kişiyi takibe almasını istedi.

Şam’da görevli teşkilat ajanı Eczacı Nejat Bey de İngiliz le bizzat temas edecekti.

Çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşan Nejat Bey, İngiliz’in adını tespit etti.

Arkeolog kisvesinde dolaşan bu adam Lavrens idi.

LAWRENS OLTAYA DÜŞTÜ

Lavrens’in Balebek’te olduğunu öğrenen Nejat Bey, Balebek harabelerinde araştırma yapan Müze-i Hümayun görevlisi kimliğine girdi.

Lavrens’in dikkatini çekmek için annesi Türk Yahudisi olan Alman ajanı Hans Gürzoch’la dostluk kurdu. Gürzoch’tan bilgi sızdırmak için Lavrens, Nejat Bey’e yanaştı.

Nejat Bey, Lavrens’e zararsız bilgiler verdi. Lavrens’in birlikte çalışma teklifini geri çevirmeyerek onunla birlikte bazı gezilere katıldı.

Bu arada Lavrens’in resminin de içinde olduğu dosyayı İstanbul’a göndermişti.

Lavrens’in Nejat Bey’den öğrenmek istediği en önemli konu, hilafetin Türk milleti üzerindeki tesiri idi.

Nejat Bey İstanbul’a geldiğinde Lavrens’in şeceresini bile çıkarmıştı.

1914 başlarıydı. Lavrence adı henüz duyulmamıştı.

ATİNA’DA BİLE İZLEDİLER

Eşref Bey, Lavrens’in ileride oynayacağı rolü yeterince anlayamadığını itiraf edecekti.

Kahire’deki Hizbül Vatani örgütüne mensup bir Teşkilatı Mahsusa elemanından Lavrens’in Mareşal Lord Kitchener ile görüştüğünü ve Atina’ya hareket edeceğini öğrenmişti.

Lavrens, İskenderiye’de bir gemiye bindi.

Yandaki kamaraya bir teşkilat ajanı yerleşmişti.

Lavrens’in ilk durağı, Atina’daki İngiliz Elçiliği idi. Elçi, Lavrens’in şerefine bir akşam yemeği verdi.

Eşref Bey, silik bir İngilizin, elçiden gördüğü ilgiyi merak etti.

Atina’daki bir gayr-i müslim dostunu devreye soktu.

Gelen bilgilere göre Lavrens, Arabistan bölgesindeki Rum-Yunan şirketleriyle yakın mesaiye girmek istiyordu.

Bu yüzden İngiliz sefirini devreye sokmuştu.

LAWRENS’İN PEŞİNE DÜŞTÜ

Lavrens’in Balebek’te olduğunu öğrenen Eşref bey, bir bedevi şeyhi kılığına girdi.

Önce Balebek harabeleri çevresindeki Yahudiler dikkatini çekti.

Eşref Bey, anılarında şöyle anlatıyordu: “Balebek 7 sene öncesine göre tanınmaz haldeydi.

Harabelerin etrafında bir çok Yahudi müstameresi peyda olmuştu.

Bunlar, çoğu casus olan topluluğun sadece parasını mı almak için gelmişlerdi?

Biz, Teşkilat-ı Mahsusa olarak, Rum, Ermeni, Arap ayrılıkçı hareketleri içinde Yahudiliğin de nasıl gizli çalışmalar yaptığını biliyorduk.

Nitekim Filistin cephesinin sükutu ile bu gizli hazırlık, diğerleri gibi arkamızdan vurdu”

HAREBELERDE BULDU

Eşref Bey, Balebek’te Musa El Atraş adında çok taraflı bir muhbiri sıkıştırdı.

Atraş’ı Merzifon Amerikan Koleji’nden bir muallimle görüşürken yakalamıştı.

Atraş, Eşref Bey’e çeşitli fotoğraflar gösterdi.

Resimlerden birine gözü takıldı.

“Bu kimdir?” dedi. Atraş, “Aradığınız adamın bu olduğunu bilmiyor muyum?

Ya Bek, itimadınız yoksa, neden istihza ediyorsunuz?” dedi.

Eşref Bey, dikkatlice baktı, Nejat Bey’in gönderdiği resimdeki adamdı.

Atraş, Lavrens’in Araplar arasında dostça karşılandığını ve Çereş’e geleceğini söyledi.

Eşref Bey ve ajanları Çereş’teki casus kaynayan Britanya Şark Enstitüsü’ün Müsteşrikler Toplantısı’na katıldı. Atraş, Lavrens’in yanına gidecek, böylece Eşref Bey de onu tanıyacaktı.

ŞEYH KILIĞINDA SOHBET ETTİ

Çereş harebeleri civarında Atraş, kıyafeti Yukarı Hicazlı bedevilerinkine benzeyen, çelimsiz, soluk renkli, zayıf birisine doğru ilerledi.

Lavrens’ti. Eşref Bey bu anı anlatırken, “Lavrens karşımda idi.

Nejat Bey’in ilettiği fotoğrafa tıpatıp benziyordu.

İlk uyandırdığı intiba, hasta, mariz, dertli, renksiz, şahsiyetsiz, gelişmemiş bir kişi ile karşı karşıya oturduğumuz duygusu idi” diyor.

Lavrens ile tanışan Eşref Bey onu bir bedevi şeyhi olduğuna inandırdı.

Lavrens’i öldürmeye gerek duymamıştı. Lavrens tehlikeli bir casus olarak anılmaya başladığında bile bunu düşünmedi.

Niyeti, Lavrens’i tuzağa düşürüp, savaş sonuna kadar Anadolu’da hapsetmekti.

Nejat Bey’in yakalanması planı akamete uğrattı.

PİŞMAN DEĞİLİM

Eşref Bey, Lavrens’i öldürmediği için pişman mıydı?

Şöyle diyordu: “Öldürmeyi, düşünmüyordum: Daima en sona bıraktığım bu tedibi, Lavrens için o anda düşünmeğe sebep de yoktu.

Hadiseler, benim hata ettiğimi gösterdi ama, o gün kolaylıkla yapabileceğim bu işi, kanlı bir şekilde bitirmediğime pişman değilim.

Bu, yarı şarlatan bir adamı kahraman yapmak olurdu.

Eşref Bey,1917′de Hayber’deki cenkte esir düştüğünde Lavrens onu ziyaret etti.

Bedeviler arasında adı efsane gibi dolaşan Eşref Bey’i merak etmişti.

Karşısındaki kişi, yıllar önce Çereş’te sohbet ettiği bedevi idi.

İngiliz casusları Sudan ve Libya’ya nüfuz edemedi

Lavrens’in nüfuz edemediği iki bölge, Trablusgarp ve Sudan’dı.

Lavrens anılarında şöyle diyordu: “Türklerin buralardaki nüfuz ve itibarının asıl sebeplerini anlayabilmek için bir ömrün bu çöller içinde gömülmüş olması kafi gelmez.

Şeyh Sünnusi’ni dini nüfuz mıntıkası içinde olan bu yerlerde Osmanlı Türklerine ait anlatılan  hikayeler hakikatle ilgisi olmasa bile, asırlardır nesillerin birbirlerine söylediklerini hafızalardan silebilmek mümkün değildir.

Tarihin kendilerine ‘Sizin sonunuz geldi’ diye  haykırmasına rağmen direnen bu bir avuç mecnun Trablusgarb’ı elde etmek isteyen İtalyanları nasıl durdurmuşlar ve ancak, Balkan Hıristiyanlığının el birliği ile üzerlerine atılarak onları Konstantinopol kapılarına kadar kovalamasından sonra buralardan ayrılmışlarsa, ilk fırsatta gizlice ve çoğu Alman denizaltılarıyla sahillere çıktılar, harbin sonuna kadar da hiçbir yabancı kuvveti sokmadılar”

Lavrens: Kuşçubaşı Eşref, çöllerin eşine rastlamadığı müthiş bir haydut

Vaktiyle Hicaz Valisi ve Sultan Hamid’in en sevgili paşasının oğlunu, iki tabur asker arasından alıp dağa kaldıran bu haydudun en cüretkar hareketi, Hicaz kuvvetlerinin içinden sıyrılıp çölün en zor yerinden aşıp Yemen’e gitmek teşebbüsü idi.

Eşref Bey, kendisi için aksi bir tesadüfle ve bizim haberimiz üzerine Şerif Abdullah’la çarpıştı.

Türkler, teslim olmayı adetleri üzerine reddettiler ve bir sıcak su gölüne atılmış şeker parçaları gibi eridiler. Eşref’in planı Hicaz’da, Filistin zaferimize imkan veren bu isyanı bastıracak son Osmanlı teşebbüsü idi.

Bu çok cesur ve bedeviler arasında ‘Uçan Şeyh’ unvanıyla tanınan korkunç adam, İbn-i Reşid’in ve İmam Yahya’nın dostu idi.

O sırada İbn-i Suud bize düşmanca vaziyet aldığında, Eşref’in telkinleri ile Mekke ve Medine’yi isyancı Hicaz kuvvetlerine bırakmamak isteyebilir, bu, neticede Türk planının zaferi olurdu.

Bu tehlikeli adamın yaralı olarak Hayber’de ele geçmesi, neticelere doğrudan doğruya tesir etti.

Kuşçubaşı Eşref: Lavrens kurnaz riyakar, aşağılık biriydi

Lavrens cesur muydu?

Hayır.

Pervasızdı.

Zeki mi idi?

Hayır.

Kurnazdı.

Atak, utanmaz, sırasına göre riyakar ve iki büklüm, fakat başarılarının ana sebebi olarak sabit fikri olan, çalışkan bir insandı.

Bazen kendisini , mücadeleye layık olmayan ve karşılaşmaya değmeyen biçare, zavallı, manyak bir hüviyete bürütürdü.

Ne için, kimin için çalışıyordu?

Buna sarih olarak cevap vermek güçtür. (..)

Peygamberimiz’den 1285 sene sonra, yine O’nun yolundan, O’ndan oldukları iddiası içinde , O’ndan ayrılmış olanların da katıldığı düşman bir dünya safına karşı yapılan Hayber şahlanışını takip eden devrede Lavrens, en kesif faaliyetini gösterdi.

Türk esirlerine zulme vesile olması, Hayber cenginden sonradır. (..)

Eline geçen fırsatta Lavrens, ne kadar gaddar olduğunu ispat etti.

Sadece Türklere karşı değil, bütün insanlara karşı nefret beslerdi.

Kendisinin bir piç ve cinsi sapık olmasında zulüm duygusunun büyük tesiri olduğunu söyleyebilirim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s