HÜSEYİN NİHAL ATSIZ —– ALINTIDIR

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

Bir düşünce adamı olan Nihal Atsız, baba tarafından aslen Gümüşhaneli olmalarına rağmen, babasının deniz subayı olması nedeniyle İstanbul’da doğmuş ve orada yetişmiştir.

Türkiye’nin komünizm, İslamcılık ve Kürtçülük gibi zararlı akımlardan etkilendiği ve Türklüğün bu üç cepheye karşı savaş verdiği bir ortamda, Türk budunu olarak varlığımızı korumanın bir yolunu araştıran Atsız, çok geçmeden kurtuluşun Türk milliyetçiliğinde –yani Türkçülükte– olduğunu öğrenmiş ve yaşamının sonuna kadar bu ülküyü Türk ırkı üzerinde hâkim kılmaya çalışmıştır.

Atsız, dil, tarih ve edebiyat alanında dönemin önde gelen bilim adamlarından dersler almış, bu alanda uzmanlaşmaya çalışmıştır.

Şu anda bile üniversitelerin dil, tarih ve edebiyat bölümlerinde okutulan kitapların yazarlarının birçoğuyla aynı sınıfta okumuş veya onlarla düşüncelerini paylaşacakları ortamlarda bulunmuştur.

Bu nedenle kendi alanında uzmanlaşması ve geniş bir görüşe sahip olması uzun sürmemiştir.

Yaptığı bilimsel çalışmalar ve yazdığı kitaplar, onun ciddi ve çalışkan bir bilim adamı olduğunun apaçık kanıtıdır.

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

Bu nedenle Atsız, her şeyden önce bu kimliğiyle takdir görmesi gereken bir şahsiyettir.

Yaşadığı dönemin en usta tarihçilerinin ve dilcilerinin bile üzerinde çalışmaya çekindiği konuları, en ince ayrıntılarına kadar araştıran, bilimsel alanda çok değerli eserler bırakan Nihal Atsız’ın yaşamı boyunca süren çalışmaları, kitap ve makalelerinin sayısıyla bile anlaşılabilmektedir.

Atsız, yaşamı boyunca Türkçülüğünden hiç taviz vermemiş, yazdığı makaleler ve çıkardığı dergiler yüzünden birçok kez mahkemelik olmasına, tabutluklarda işkenceler görmesine rağmen düşüncelerini kararlılıkla ve haykırırcasına savunan bir ülkü eridir.

Sert üslubu ve kararlı duruşu, her ne kadar Türkçülüğe karşı olanların –çoklukla da Türk soylu olmayanların– düşmanlıklarına neden olmuşsa da, bu kişilerin verdiği zararlar Atsız’ın bir bozkurt gibi başı dik yaşayışında en ufak bir tavize neden olmamıştır.

Atsız, olgun ve üstün bir kişiliğe sahip ciddi bir karaktere sahip olduğundan, yine takdir edilmesi gereken bir dava adamıdır.

Geçen yüzyıl içinde romanlar, şiirler ve öyküler yazan çok yazar / şair vardır; fakat bunlar içinden çok azı Atsız gibi büyük bir kitleyi harekete geçirebilmiştir.

Atsız’ın yazılarından ve derslerindeki konuşmalarından etkilenen milyonlarca Türk genci, Türkçülük bayrağının birer taşıyıcısı olarak ülkülerine bağlı kalmış, baş koydukları yoldan dönmemişlerdir.

Bugün de Atsız’ın romanlarını okuyanlar, Türklük sevgisiyle kendilerinden geçmekte, ruhlarıyla uçup gittikleri Tanrı Dağı’nda bir destanı yaşıyormuşçasına esrimektedirler.

İşte böyle etkileyici ve sürükleyici yazılar yazdığı için Atsız yine takdire şayan bir yazardır.

(12 Ocak 1905 – 11 Aralık 1975)

 Yakın geçmişimizin önemli düşünürlerinden biri olan Nihal ATSIZ, hem çalışmalarıyla tarihimizin en eski dönemlerine kadar ışık tutabilen büyük bir tarihçi; hem atlıyı atından indirebilecek kadar güçlü bir yazar – şair; hem de Türklük Bilimi’nin ilgilendiği konularda kaynak sayılabilecek derecede önemli eserler veren bir Türkologdur.

12 Ocak 1905’te İstanbul Kadıköy’de doğan Atsız, baba tarafından Gümüşhane’ye bağlı Torul kazasının Midi köyündeki Çiftçioğulları ailesine, anne tarafından ise Trabzon’un Kadıoğulları ailesine mensuptur.

Hüseyin Nihal Atsız, Deniz Kuvvetleri’nde Deniz Güverte Binbaşılığı’ndan emekli olan Mehmet Nail Bey’in, bir Deniz Yarbayı’nın kızı olan Fatma Zehra Hanım ile evliliğinden olan üç çocuklarından biridir.

Atsız’ın bir kardeşi yine bir eğitimci ve yazar olan Ahmet Nejdet Sançar, diğer kardeşi ise Fatma Nezihe Çiftçioğlu’dur.

Atsız, ilk ve orta öğrenimini Kadıköy’deki Fransız ve Alman Mektebi’nde, Kadıköy ve İstanbul Sultanisi’nde yapmıştır.

Lisenin onuncu sınıfındayken sınavı kazanarak Askeri Tıbbiye’ye girmiştir. (1922)

Buradan çıkarılınca Kabataş Lisesi’nde üç ay yardımcı öğretmenlik, sonrasında ise Deniz Yolları’na bağlı bir Vapur’da katip yardımcısı olarak çalışmıştır.

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin “Yüksek Muallim Mektebi”ne girdikten bir hafta sonra askere alınmıştır.

İstanbul’da askerliğini yaptıktan sonra yeniden okuluna dönmüş ve mezun olup aynı bölümde asistan olarak kalmıştır.

1931 yılında felsefe bölümünde okuyan Mehpare Hanım ile evlenmiş; fakat 1935’te ayrılmıştır.

Bu dönemden sonra aylık yayımlanan “Atsız Mecmua”yı çıkarmaya başlamıştır.

Çıkardığı dergilerin çoğu, bir süre sonra mahkeme kararları ile kapatılmıştır.

Atsız, bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı da yapan Reşit Galib’in Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ı ağır bir dille eleştirmesi üzerine, aralarında Pertev Naili Boratav’ın da bulunduğu sekiz arkadaşıyla birlikte “Zeki Velidi’nin öğrencisi olmakta iftihar ederiz.” diyen bir protesto telgrafı çekmiştir.

Bu telgraftan sonra Reşit Galib, Atsız’ı mimlemiş ve onu üniversiteden uzaklaştırmak için fırsat gözetmiştir.

Nihayet Atsız’ın bir makalesi ile bu fırsatı yakalamış ve 13 Mart 1933 tarihinde onu görevden uzaklaştırmıştır.

Üniversite görevinden uzaklaştırıldıktan sonra, üç ay Malatya Ortaokulu’nda Türkçe öğretmeni olarak; dört ay Edirne Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak çalışmıştır.

“Atsız Mecmua”nın devamı niteliğinde olan “Orhun” dergisini çıkarmaya başlamıştır.

Bu dergide, o dönemde liselerde ders kitabı olarak okutulan tarih kitaplarındaki yanlışlıkları dile getirmesi üzerine 1933’te bakanlık emrine alınmış, Orhun dergisi de kapatılmıştır.

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız, 1934 tarihinde Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak atanmıştır.

Usta kalem Atsız’ın, okuyanı kendi dünyasına çeken büyük bir yazarlığı ve şairliği, ne yazık ki birçok çevre tarafından görmezden gelinmiş ve o yalnızca bir “siyaset adamı” olarak gösterilmeye çalışılmıştır.

Oysa Atsız, hiçbir zaman siyasete girmemiş, yalnızca ömrünü adadığı Türkçülük sevdasını kalemiyle yüceltmeye çalışmıştır.

Atsız, henüz 25 yaşındayken “Türklere Ait Yer İsimleri” adlı bir makale hazırlamış ve hem yazarlığındaki güç hem de çalışkanlığı ile hocası Fuat Köprülü’nün dikkatini çekmiştir.

Çok genç yaşta yazmaya başlayan ve Mahmut Kemal İnal’ın “atlıyı atından indirecek kişi” olarak tanımladığı Atsız, geçirdiği zorlu günlerde bugün milyonlarca kişinin tekrar tekrar okuduğu büyük eserler yazmıştır.

Roman ve şiiri herkes yazabilir; fakat yazdıklarıyla milyonlarca genci harekete geçirip, bir düşünce akımı yaratarak yaşadığı döneme damgasını vurmak güç iştir.

İşte Atsız, bunu başarabilmiş bir şahsiyettir.

Şiirlerinin çok azında aruz veznini kullanmış, geri kalanında hep milli ölçümüz olan hece ölçüsünü kullanmıştır.

Ayrıca şiirleri yalnızca Türkçülüğü konu almamıştır.

Sevgi ve ayrılık konulu şiirleri de vardır.

Bazı romanları, bölümler halinde gazetelerde yayımlanmıştır.

Tarihi romanlarıyla, tarihi yaşatmıştır.

Ölmeden önce “Yalnız Adam”ı ve Bozkurtlar’ın üçüncü cildini yazacağını söylemiş; fakat buna ömrü yetmemiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1944 yılına gelene kadar denilebilir ki; görünüş itibariyle de olsa kuruluş ülküsüne bağlıdır.

Bu ülkü de Türkçülüktür.

Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürlerin, Türk Ocaklıların ortaya atmış olduğu tezler, Mustafa Kemal Atatürk tarafından ustaca yaşam alanına geçirilmiş ve uygulanmasına başlanmıştır.

Türkçülüğün önerdiği yeni hayatta, ümmet devleti yerine millet devleti vardır.

Saltanat yerine cumhuriyet vardır.

Kadınların toplumsal hayata katılımı vardır.

Dini kurumların Türkleşmesi, Türkçeleşmesi vardır.

Camilerdeki hutbelerden Kuran”a, Kuran”dan ezana kadar Türk dili ile yapılması vardır.

Ekonominin Türkleşmesi vardır.

Kısacası hayatın her alanında Türkleşme teklifi vardır.

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

Mustafa Kemal bu önerileri cesaretle yeni Türkiye”de hayata geçirir.

Kadın haklarından ezanın Türkçeleştirilmesi, ekonomik Türkleşmeden hukuka kadar.

Cumhuriyetin ilk partisinin program umdelerinin hazırlayıcısı da yine Türkçülüğün ve aziz Atatürk”ün fikir babası Ziya Gökalp”tir.

Dolayısıyla 1940-1944 döneminin devlet yönetenleri Türkçülük ideolojisinin hem ırkî yönüne, hem de Turan yönüne yabancı değillerdir.

Mustafa Kemal ile başlayan Türk aslından burjuva yaratma özlemi 1940”larda gerçekleşemedi, azınlıkların milli ekonomideki hakimiyetlerinin kırılamadığı görüldüğü için; azınlıkları ekonomiden kovmak amacıyla “Varlık Vergisi” konulur.

Müslüm”e M, gayrimüslime G, dönmeye D deyip üçlü bir sınıflamaya gidilerek azınlıklardan takatlerinin üzerinde vergi alınmaya çalışılır.

Milli ekonomideki hakimiyetleri yok edilmeye çalışılır. 1944”e gelinene kadar çeşitli okullara girişleri dahi yasaktır.

1944”lerde bile Türk ırkından olma esası aranır.

Dahası ikinci cihan harbinin başlarında Ankara hükümeti Almanlarla gizli pazarlığa bile oturmaya çalışır.

Pazarlığın konusu da Kafkasya ve Türkistan Türkleridir.

Bu tür pazarlık arayışlarını o dönemin Alman Dışişleri Bakanı “Ribbendtrop” ile dönemin Almanya”nın Ankara Büyük Elçisi Von Papen ve diğer siyasiler arasındaki yazışmalar ve gizli belgelerde açıkça görmek mümkündür.

Bakınız bu gizli yazışmalardan bir kaç örnek verelim:

Alman Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Vaiszoeker”in bakan Ribbentrop”a gönderdiği 05/08/1941 tarihli gizli yazışmadan:

“Türkiye Büyük Elçisi bugün bana yeni elçilik müsteşarını tanıttı.

Ve konuşmayı hemen Sovyet Bölgesi”nde yaşayan Türk-Moğol asıllı sınır kabileleri üzerine çevirdi.

Bu Türk-Moğol kabilelerinin yapacakları Sovyetler”e karşı propagandaya dikkati çekti.

Hazar Deniz”inin doğusunda bağımsız bir Türk-Moğol Devleti kurulabileceğini imada bulundu.

Hüsrev Gerede, bunları sırasına getirip resmi olmayan tarzda söyledi.

Fakat bu sözlerin tesadüfen ortaya çıkmış olmadığını gösterir.

Ali Fuat”ın sayın Von Papen ile olan görüşmesinde kullandığı ifadelere aynen uymaktadır.

Nitekim Gerede, Bakü”nün bütün halkının Türk dilini konuştuğunu kastederek, propleme girmekten geri durmamıştır.” (..)

Gene Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Hending”in Alman diplomatları Ermandatof ve Vahraman”a gönderdiği yazıda şöyle der:

“Türk Genel Kurmay Başkanı, Türk-Alman ilişkilerinin sadece Turancılık temeline dayanabileceğini ifade etmiştir.”

Meraklıları o dönemin Alman gizli belgelerini araştırırlarsa buna benzer herhalde daha bir sürü gizli yazışmaları göreceklerdir.

İşte böyle atmosferdeki Türkiye Devleti”nde dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu 05 Ağustos 1942 tarihli Meclis kürsüsünden okuduğu kabine programının sonuç konuşmasında;

“Biz Türk”üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız.

(Mecliste alkış ve bravo sesleri)

Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.

Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz.

Ve her vakit bu istikamette çalışacağız.” diyerek devletin başbakanınca devletin temel ülküsü anlatılmaya çalışılmıştır.

Dönemin gençliği hassas derecede Türkçüdür. Milliyetçidir.

Zaten 3 Mayıs 1944”ü yaratanlar da bu yüksek Türklük şuuruna erişmiş Türk gençliğidir.

1944 Türkçülük Olayının Meydana Geliş Şekli:

Büyük Türkçü Nihâl Atsız Beğ; devletin ülküsünün Türkçülük ve dönemin Başbakanı Saraçoğlu”nunda Türkçü olduğu inancı içindedir.

Buna karşılık devletin her tarafına komünist ve hain kadroların yerleştirilmekte olduğunu görmektedir.

O günkü Başbakanı ve devlet yetkililerini uyarmak için Atsız Beğ; devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu”na Orhun Dergisi”nde 1 Mart 1944”te ve gene bir ay sonra 1 Nisan 1944”te olmak üzere iki açık mektup kaleme alır.

Devletin içine hatta beynine sızmaya çalışan virüsleri haberdar eder.

Ve Başbakan”a şikayet ve uyarıda bulunur.

Bu virüslerin içinde -sonradan Bulgaristan”a kaçarken öldürülen- Sabahattin Ali de vardır.

Devrin Milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel”i bu mektuplar büyük bir telaş ve endişeye düşürür.

Hasan Ali Yücel ile o günlerin Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay”ın teşviki ile Sabahattin Ali tarafından Atsız Beğ mahkemeye verilir.

26 Nisan 1944”te Ankara”da başlayan ilk mahkeme, dönemin üniversite gençliği tarafından hınca hınç doldurulur.

Bu yoğun kalabalık ve tezahurat karşısında Mahkeme heyetinin içeriye pencerelerden girebildiği söylenir.

Nihâl Atsız Beğ Mahkeme Heyetine;

“Sabahattin Ali”den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi?

Buna razı mı?” diye sorar. Sabahattin Ali ise bu sözler karşısında sessiz kalmış ve bir cevap verememiştir.

Mahkeme 3 Mayıs 1944”e ertelenir.

Ne olduysa davanın ikinci celsesi 3 Mayıs 1944 günü olur.

3 Mayıs 1944”te Türk gençliği bir volkan gibi patlar.

Türklük ülküsüne ve onun ideolojik lideri, hocası Hüseyin Nihal Atsız”a sahip çıkmak için Ankara Adliyesinin koridorları, salonları doldurulduğu gibi adliyenin önü de yüzlerce genç tarafından doldurulur.

Topluluğun bir kısmı adliyede Atsız”ı yalnız bırakmazken diğer binlerle ifade edilen büyük bir topluluk Ulus Meydanına doğru protesto yürüyüşüne geçer.

İşte bu “3 Mayıs” günü Atsız Beğ”in de isteği doğrultusunda 3 Mayıs 1954 tarihinden itibaren “Türkçüler Günü” olarak anılmaya başlanır. 3 Mayıs Türkçüler Günü budur.

Bir kaç yıldır MHP”li ve Ülkü Ocaklı gençlerin de bu anmalara Atsız Beğ”in mezarının başında katıldıklarını görmekteyiz.

Bu partililerle ülkü ocaklılar bu anma sırasında; “Başta sayın Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere” diye başlamaktalar ve 3 Mayıs anma toplantısını hem de Atsız”ın mezarı başında siyasi bir slogan haline getirdikleri “tekbir” sesleri ile bitirmektedirler.

Bir kere “Başta Başbuğumuz” demek ile Başbuğlarına da saygısızlık yapmaktadırlar.

Çünkü 3 Mayıs 1944 de Alparslan Türkeş, her hangi bir özelliği olmayan sadece Atsız Beğ”in yanına gelip gitmekten dolayı tutuklanan bir üsteğmendi.

Diğer yandan kendisinin bu olaylara tesadüfen katıldığını beyan eden Mahkemeye verilmiş bir “pişmanlık mektubu” da söz konusudur.

Elbette ki 3 Mayıs 1944”ün bir sürü kahramanı vardır.

Fakat 3 Mayıs 1944”ün yaratıcısı doğrudan doğruya Türkçü fikirleri ve hareketleriyle Atsız Beğ ve O”nun yanındaki arkadaşlarıyla Türk gençliğidir.

Türk gençliğinin kendi ideolojisi olan Türk Milliyetçiliğine sahip çıkmak ve gene bu ideolojinin düşünürü, konuşanı, yazanı Atsız Beğ”i yalnız bırakmamak için patladığı anlamlı bir gündür.

Yukarıda anlata geldiklerimiz meselenin görünen yönüdür.

Bir de görünmeyen yönlerine bakalım. Sonradan, bu 3 Mayıs olayından sonra bildiğimiz üzere Türk Milliyetçilerinin önde gelenlerinin çoğunun tutuklanmalarına gidildi.

Gardist, Troçkist “düzen düşmanı” ihtilalci gibi savlarla mahkemeye sevkedildi.

Hem de dönemin reisi cumhuru İsmet Paşa”nın meşhur 19 Mayıs 1944 nutku ile. Peşin hükümle Türk Milliyetçileri potansiyel suçlu ilan edildi.

Milliyetçilik ideolojisini temel felsefe yapan bir devlet, milliyetçiliği savunan insanlarını nasıl olur da böylesine acımasızca suçlayabilir?!

Potansiyel suçlu ilan edebilir?!

Bir devletin hem kuruluş felsefesi milliyetçilik olacak hem de milliyetçilik ideolojisini ve onu savunan idealistlerini mahkemelere verecek!

Bu gerçekte eşyanın tabiatına aykırı bir olay.

Yukarıda bu meselenin görünen yönüdür derken, bir de görünmeyen yönü var mıdır acaba?

İşte bu görünmeyen yönüne dikkati çekmeye çalıştım!

Nasıl olur da “Bizim ülkümüz Türkçülük”tür” diyen bir başbakana sahip devlet, yine Türkçülüğün diğer ayağı olan Turan için Almanlar ile gizli pazarlıklar arayan bir devlet, birden bire ters yüz ederek kendi ideolojisini savunanlara karşı sert tavır alır?!

Onları ve onların şahsında Türkçülük ideolojisini mahkum ettirmek için mahkemelere verir!.

Bunun cevabını Almanların yenilgisinde ve bu yenilginin sonucu daha bir kabaca çıkan Sovyet Rus sömürgeciliğinin aşırı bir istek ve yayılmacılığında aramak gerekir.

Nitekim, Moskova”nın kışkırtması ve yönlendirmesi ile gene Sovyet istihbaratının bilgileri ile enforme edilen komünist partisi “Tan Gazetesi” vasıtası ile 1 Temmuz 1943 tarihinden beri Türk milliyetçilerine karşı hücum halindeydi. “Cumhuriyet döneminde ırkçı Türkçülük nasıl doğdu, Türkçülüğün menşei ve mahiyeti, Türk milliyetçiliğinin esasları” gibi seri yazılar ile adeta Moskova adına Ankara”yı kendi ideolojisini katletmesi için zorluyordu.

Gene aynı dönemde T.K.P. Merkez Komitesi”nin hazırlamış olduğu “En Büyük tehlike” adlı büroşür T.K.P. militanlarından “Faris Erkman” imzası ile çıkarılıp dağıtıldı.

Bugün de “Irkçı-Türkçülük” deyimi size bir şey hatırlatmıyor mu?

O gün Cumhuriyet Türkiyesi”nin başında, bu Sovyet yayılmacılığına karşı cesaretle karşı durabilecek bir insan göremiyoruz.

Cumhuriyetin başı ikinci adam İsmet Paşa”dır.

Bu İsmet Paşa hayatı boyunca ikinci adam olmuş, Kurtuluş Savaşı”na bile hasbel kader katılmış, tanzimat sonrası geleneksel Osmanlı oportünist politikalarının devamcısıdır.

Tanzimat sonrası Osmanlı politikacıları güçlü devletin her istediklerini yapmakla, Osmanlı”nın ayakta kalacağı inancı içinde idiler.

Yahut da onların hoşuna giden şeyleri yapmakla.

Paşa da bunu yaptı.

Sovyet Emperyalist koloniyel yayılmacılığına karşı tanrılar kurban istiyordu.

Ve 19 Mayıs 1944 Nutku ile kurbanlarını işaret etti.

Meşum nutku aşağıdaki gibidir:

“Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır.

Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız.

Fesatçılar genç çocukları ve saf vatandaşları, aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır.

Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.

Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim: Irkçılar ve Turancılar gizli tertiplerle teşkillere başvurmuşlardır.

Niçin?

Kandaşları arasına gizli fesat tertipleri ile fikirleri memlekette yürür mü?

Hele doğudan batıdan ülkeler, gizli Turan cemiyeti ile zapt olunur mu?

Bunlar o şeylerdir ki devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir.

Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyetin, Büyük Millet Meclisinin mevcudiyetinin aleyhinde teşebbüsler karşısındayız.”

Bu konuşmanın akabinde başta Türkçü mütefekkir Nihâl Atsız olmak üzere çeşitli milliyetçi aydınlar ve genç kurbanlar, aylar boyunca en ağır zulümlere tâbî tutuldukları tabutluklara, işkence odalarına, zindanlara gönderilmişler ve hayali suçlamalarla engizisyon cezası çektirilmişlerdir.

Aralarında üniversite profesörü, öğretmen, subay, doktor ve üniversite öğrencileri bulunan 34 sanık, sorgulama adı altında çeşitli işkencelere maruz bırakıldıktan sonra, 7 Eylül 1944 günü yargılanmaya başlanmıştır.

“Irkçılık-Turancılık davası”” adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız Beğ 6,5 yıl hapse mahkûm olmuştur.

Atsız Beğ, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi”nin kararı esastan bozmuştur.

Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

Gerçekte bu durum padişahların, isyancılar karşısında isyancıları yatıştırmak için verdikleri kellelere benzemektedir.

Türkçüler ve Türkçülük önceden senaryosu hazırlanmış, tiyatromsu mahkemelerde yargılanmış ve mahkum olmuşlardır.

Ancak ikinci adam İsmet Paşa”ya rağmen askeri temyiz nezdinde itiraz edilen bu mahkumiyet kararları bozdurulmuştur.

Askeri Temyiz Bozma Kararı”nda:

“1 Numaralı Sıkıyönetim mahkemesi tarafsızlıktan ayrılmıştır.

Mahkeme 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından görülmelidir.” der.

Mahkemeler tutuksuz olarak bu kez 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesince görülmeğe başlanır.

Savunmalarında Atsız Beğ şu son sözleri söyler:

“- KİMSEDEN HAKSIZ BİR YERE BİR ŞEY TALEP ETMİYORUZ.

ATALARIMIZDAN KALAN MİRASIN MEFAHİRİMİZİN GÖMÜLÜ OLDUĞU TOPRAKLARIN BİZİM OLMASI ÜLKÜSÜNÜ KALBİMİZDE TAŞIYORUZ. ORALARI UNUTMAMAK İSTİYORUZ.

BEN BUNLARI ŞAHSIM İÇİN İSTEMİYORUM.

ORALARDA ÇİFTLİK VEYA APARTMAN YAPACAK DEĞİLİM.

MİLLETİM İÇİN DÜŞÜNDÜĞÜM HAKLARDAN DOLAYI DA KİMSE BANA VATAN HAİNİ DİYEMEZ.

BU ÇİRKEF İFTİRAYI İADEYE DE TENEZZÜL ETMİYORUM.

KİMİN HAİN, KİMİN VATANPERVER OLDUĞUNU TARİH TAYİN EDECEKTİR.

HATTA ETMİŞTİR BİLE.”

3 Mart 1947 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi sanıkları suçsuz bularak beraatlerine karar verir.

Beraat Kararının Gerekçesi:

187 sayfa tutan karar çok ilgi çekici ve ibret verici aynı zamanda da Türklük mücadelesinde tarihe şeref sayfası olarak geçecek bir karardır. Bakınız bu beraat kararında ne diyor:

“- Bu nümayış (3 Mayıs 1944) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye karşı tepkisinden ibarettir.

– Her milletin içindeki azlıklar o milletin hakim ırkının adını alır.

Fakat o millet içinde ayrı ırklardan bahsedilemeyeceği anlamına gelmez.” diyen Mahkeme “ayrıca ırk bakımından kamu haklarının bir kısım vatandaşlara tanınmaması keyfiyetinin anayasaya aykırı olabileceği fakat bu aykırılığın cezalandırılacağına dair T.C. kanununda hiç bir kayıt bulunmadığından sanıkların bu fiilden beraatlerine, uzun bir tahlilden sonra hükmet darbesi bulunmadığını söyledikleri ve reddettiklerini, mantıken de buna imkan olmadığı delilleriyle Vali Dr. Lütfi Kırdar dahil dinlenen pek çok şahitlerden ve mektuplardan anlaşılmış, aksine polise verilen tek bir ifadeden başka bir şey görülmemiş olup, bu suretle sabit olmayan, bilakis MİLLİ BİR GAYE İÇİN ÇALIŞTIKLARI tebeyyün eden Zeki Velidî ve arkadaşlarının beraatine karar verilmiştir.”

Bu mahkeme kararlarında dikkati çeken bir nokta var.

Kararda diyor ki: “Her milletin içindeki azlıklar o milletin hakim ırkının adını alır.”

Bu gün acaba “Türkiye mozaikler ülkesidir” yahut da “Bu vatan hepimizindir” diyenler acaba yukarıdaki mahkeme kararlarındaki sözle çelişip suç işlemiyorlar mı?

Kanaatimiz odur ki hem çelişiyorlar hem de bugünkü anayasanın başlangıç ilkelerini de çiğnemiş oluyorlar. Yani düpedüz anayasal suç işliyorlar.

Biz bu “Türk” adını devletimize yeniden vermek için tam 900 yıl bekledik.

Aman devletimize zeval gelmesin diye Arab”ı, Fars”ı kardeş bilip ümmet olduk.

Rum”u, Bulgar”ı tebamız bilip Osmanlı olduk.

Bir türlü ne kendi kimliğimiz söyletildi ne de devletimiz bu kimliğini söyledi. hem kan ve can vergisi verdik fakat nimete gelince kovulduk.

900 yıl sabırla bekledik.

Ve Türkiye Cumhuriyeti”ni kuran halka Türk denir dedik.

Devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti Devletidir dedik.

Bu nedenle “bu ülke mozaiktir” diyenler de, “bu vatan hepimizindir” diyerek Türk vatanına ortak arayanlar da hem tarih ve şehitler huzurunda hem de anayasa huzurunda suç işlemektedirler.

1944 hadiseleri ve görülen dava sonuçlarının kısaca yorumlanmasına gidersek neler söyleriz?

Bakınız bu davalarda devletin başı ile devletin hukuku karşı karşıya gelmişlerdir.

Devletin başı meşhur ve meşum 19 Mayıs 1944 konuşmasında “bunlar haindir” diyor, “bunlar devlet düşmanıdır” diyor.

Ve totaliter bir kafa yapısı gereği kendini hem hakim hem de savcı yerine koyuyor.

Şimdi buna karşılık olarak da o günkü devletin en üst hukuk kurumu da “hayır” diyor.

“Bu düşünce suç olamaz”.

“Bu düşünceyi taşıyanlar da suçlu olamaz.”

Dahası “Irkçılık suç değildir” diyor.

Dahası “bu ideoloji devletin ideolojisidir” diyor ve Mahkeme sonucu yargılananlar aklanıyor.

Türk milliyetçiliğinin Türk”ün tabii ideolojisi olduğuna dair o günkü Türk hukuku adeta beraat kararı veriyor.

Mahkeme sonucu güzel bir olay olması gereken bir sonuç.

Ne var ki oportünist, korkak, aciz yönetimce (ki başı milli şef İnönü) ekilen gayrı Türk tohumunun acısını Türk devleti ve Türk milleti bugün hala çekmekte.

Her yanılgının ve tıkanmanın kökeninde o günkü ikinci adamın 19 Mayıs 1944”te yaptığı Türk milliyetçiliğini ve Türk milliyetçilerini karalayan konuşmada aramak gerekir.

O günden sonra Türk milliyetçiliği ve milliyetçiler devletten sürekli şekilde dışlanmışlardır.

O günlerde devlete bulaşan virüs, Türk devletini milletin temel ülküleri doğrultusunda karar almasını daima bozar hale getirmiştir.

Sovyetler Birliği çözülürken “hazırlıksız yakalandık” diyenlere sormak gerekir.

Neden hazırlıksız yakalandınız?

Sebebi nedir?

Kanaatimiz odur ki, hazırlıksız yakalanmanın ana nedenini 3 Mayıs 1944 öncesi ve sonrası hadiselerde aramak doğru olsa gerekir.

Bu hadiseler 1944”ten sonra Türk Milliyetçiliğini devletten dışlamış, onun yerine yani ULUSALIN yerine EVRENSELİ koymuştur.

Sonuçta da, EVRENSELİN kapısından önce millici olmayan batıcılık ve Amerikancılık ile onun ekonomik anlayışı kapitalizm girmiş bu da yetmemiş ardından marksizm ve siyasi ümmetçilik girmiştir.

Dünün marksist hareketlerini yerine bugün siyasi ümmetçiliği karşımızda görüyorsak bu Türkçülüğü devletçe 1944”ten bu yana sırt çevirmenin bir bedeli olsa gerektir.

Nejdet Sançar, “İnönü ve Dış Türkler”, Ötüken Dergisi, sayı 98, sayfa 4-7.İlhan Darendelioğlu, “Türkiye”de Milliyetçilik Hareketleri”, sayfa 142-143-144, Toker Yayınları.Altan Deliorman, “Tanıdığım Atsız”, sayfa 135-136, Boğaziçi Yayınları.

 

 

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA ile ilgili görsel sonucu

ATSIZ İKİNCİ EŞİ BEDRİYE HANIMLA

 

Atsız ve kardeşi Nejdet Sançar

Atsız 8 aylıkken…

 

Atsız Soyadının Öyküsü

Bir kere şunu söyleyeyim ki ben devletin bana bahşedeceği soyadına muhtaç değilim, onu soysuzlar düşünsün.

Devletin, yani o zamanki Halk Partisi’nin (CHP) kabul ettiği soyadı kanunu yanlıştır.

Çünkü Türklerde soyadı isimden sonra değil, önce gelir.

Dilin yapısı da böyledir.

İlle de Avrupalılara benzeyeceğiz diye soyadını sona almak, şuur altına işlenmiş bir aşağılık duygusunun mahsulüdür. Biz Avrupalı falan değiliz.

Buz gibi Asyalıyız ve hepsinden üstün olarak da Türk’üz…

Anladın mı monşer?

Avrupalı olmak meziyet olmadığı gibi, Asyalı olmak da kusur değildir.

Unutma ki Arnavut Avrupalı fakat Japon Asyalıdır.

Bizde soyadı kanunun çıktığı zaman Anadolu Türklerinden yüzde doksan beşinin soyadı vardı ve bu soyadları çoğu defa “oğlu” ile bitiyordu.

Çapanoğlu Ahmet, Kadıoğlu Mehmet, Göcenoğlu falan, Mızrakoğlu filan…

Tarihimizde de bu tür soyadları bol bol vardı: Osmanoğlu Murat, Aydınoğlu Umur, Karamanoğlu İbrahim ve başkaları…

Şimdi alışılmış ve dilin yapısına uygun düşmüş bu isimleri bırakıp da İbrahim Karamanoğlu,  Murat Osmanoğlu demekte mana var mı idi?

Yoktu amma oldu işte.

Bize gelince: Asıl soyadımız “Çiftçioğlu”dur.

Kökümüz ise Gümüşhane vilayetinin Dorul Kazasının Midi köyüdür.

Şimdi 8 evli bir köy olan Midi’de artık Çiftçioğlu hanedanından kimse kalmamıştır.

Bir takımı Yozgat vilayetinin köylerine göçmüş, daha talihsiz olan bir bölümü, yani bizim ailemiz de İstanbul’a yerleşmiştir.

Bize ırkçılık köydeki atalarımızdan kalmadır.

Çünkü Çiftçioğullarının tarihi, oturdukları yerin yakınındaki Rum manastırının tahribi ile başlar.

Bu “Çiftçioğlu” soyadı tabii ki nüfus kağıtlarımızda yazılı değildi.

Çünkü eskiden soyadları yazılmaz, dini vemezhebi yazılırdı.

Soyadı kanunu çıktığı zaman ben ve babam ayrı ayrı yerlerde idik.

Nejdet Sançar ise askerliğini yapıyordu.

Soyadı kanununun metni gündelik gazetelerde çıkmamıştı.

Sözde özetleri yayınlanmış ve bunlar da bermutad yanlış olmuştu.

Mesela “oğlu” ile biten soyadları alınmıyacak diye yazılmıştı.

Tarihi soyadları da alınmıyacaktı.

Ben yazılarıma eskiden beri “Atsız” imzasını attığım için soyadı olarak bunu seçtim.

Son günü müracaat etmiştim.

Memur:

– “Atsız’ı soyadı olarak alamazsınız” diye kestirip attı.

– “Neden?”

– “Tarihi isimdir!”

Bilgin bir memura çatmıştık.

Ne yapmalıydım?

Ondan daha bilgin olduğumu ispat etmeliydim.

Ettim de:

– “Tarihi olan, “d” ile yazılan Adsız’dır.

Benimki “t” ile yazılıyor!”

Benim bu bilgiçliğim karşısında memur habtoldu ve:

– “Ha!… O zaman olur” diye cevap verdi.

Kardeşim, soyadını mensup olduğu askeri birlik yolu ile tesçil ettirdi.

Galiba o da son günlere almıştı.

Aklına “Sançar” gelmiş.

Babam ise, yine gazetelerin tesirinde olarak “Çiftçioğlu” soyadını alamıyacağını düşünüp memura “Soyadım Çiftçi olacak” demiş.

Memur listeye bakarak: “Bu isim alındı, başkasını bulun” diye cevap vermiş.

Soyadı kanununa göre bir nüfus dairesinde aynı soyadı iki ayrı aile tarafından alınamıyacaktı.

 Babam o zaman altmışına pek yakın ve hayattan yorgun bir insandı. Memura şöyle demiş:

– “Rica ederim, başına veya sonuna “öz”, “er” veya “man” gibi birşey ekleyerek şu işi bugün bitiriverin.

Anlaşılan, halk partisi çağında bazı insaflı memurlar varmış.

Babama:

– “Dilekçe yazın” şeklinde bir hikmet savurmıyarak  “Hayhay” cevabını vermiş.

Babamın soyadı da “Özçiftçi” olarak tescil olunmuş.

Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi, Sayfa 140-143

Nihal ATSIZ’ın Tarihsel Dizini

12 Ocak 1905 Hüseyin Nihal Atsız`ın doğumu.
1 Mayıs 1910 Atsız’in kardeşi Nejdet Sançar`ın doğumu.
25 Ocak 1925 Prof. Dr. M. Fuat Köprülü Atsız’ı kendisine asistan olarak alıyor.
4 Mart 1925 Atsız Askeri Tıbbıye`de bir arap teğmene selam vermediği için Tıbbıye`den çıkartılıyor.
28 Ekim 1926 Atsız`in askerliğe gidişi.
28 Temmuz 1927 Atsız`in askerliğinin bitişi.
15 Mayıs 1931 Atsız Mecmua`nın ilk sayısı çıkıyor
25 Eylül 1932 Atsız Mecmua`nın son sayısı çıkıyor.
13 Mart 1933 Reşit Galib kanuni hiçbir sebebi yokken Atsız`ın üniversite asistanlığına son veriyor.
8 Nisan 1933 Atsız Malatya Ortaokulu`nda Türkçe öğretmeni olarak göreve başlıyor.
31 Temmuz 1933 Atsız Malatya Ortaokulu Türkçe öğretmenliğinden Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin ediliyor.
11 Eylül 1933 Atsız Edirne Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmaya başlıyor.
5 Kasım 1933 Atsız Orhun Dergisi`nin ilk sayısını yayınlıyor.
28 Aralık 1933 Atsız liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yanlışlıkları ağır bir dille tenkit ettiği için Edirne Lisesi`ndeki görevinden alınıyor.
16 Temmuz 1934 Orhun Dergisi Atsız devlet içindeki komünist kadrolaşmayı açıkladığı için bakanlar kurulu kararı ile kapatılıyor.
9 Eylül 1934 Atsız, Kasımpaşa`daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu`na Türkçe öğretmeni olarak atanıyor.
27 Şubat 1936 Atsız ikinci eşi Bedriye Hanım ile evleniyor.
1 Temmuz 1938 Atsız haksız bir şekilde sadece kanunları uyguladığı için Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’ndaki görevinden alınıyor.
19 Mayıs 1939 Atsız Özel Boğaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak göreve başlıyor.
4 Kasım 1939 Atsız`in ilk çocuğu, Yağmur Atsız, doğuyor.
1 Ekim 1943 Atsız Orhun dergisini tekrardan çıkartmaya başlıyor.
21 Mart 1944 Atsız başbakan olur olmaz en büyük Türkçü kesilip de Türkçülere büyük darbeler vuran devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na ikinci açık mektubunu yazıp devlet kademelerindeki vatan haini örgütlenmeye dikkat çekiyor. Atsız`ın bu yazısı ülkede büyük ilgi topluyor ve büyük şehirlerde komünizm aleyhtarı gösterilerin olması Ankara`yı tedirgin ediyor.
7 Nisan 1944 Atsız’ın Boğaziçi Lisesi’ndeki görevine ülkemizin bugün içinde bulunduğu durumun tohumlarının atıldığına Orhun dergisinde dikkat çektiği için son veriliyor.
26 Nisan 1944 Atsız`ın yazdığı yazılardaki açıkladığı apaçık gerçeklerden dolayı hakkında “sözde” hakaret davası başlıyor.
3 Mayıs 1944 Türkçülük`ün harekete dönüştüğü kutsal gün.. Atsız`ın davası için Ankara`ya toplanan binlerce Türkçü genç durumu protesto ediyor. Devrin başbakanı İnönü`nün ödünü kopartan olay sonucu Atsız ve 34 arkadaşı “Irkçılık-Turancılık davası” adı verilen Türk tarihinin yüz karası davalara sevk ediliyorlar.
19 Mayıs 1944 İnönü 19 Mayıs nutkunda irin saçarak Türk Milliyetçilerine karşı bir savaş başlatmış olduğunu açıklıyor.
7 Eylül 1944 Irkçılık-Turancılık davası başlıyor.
29 Mart 1945 Irkçılık-Turancılık davası bitiyor, Atsız 6,5 yıla mahkum edilse de Askeri Yargıtay`in kararı bozması sonucu hemen hemen 1,5 yıl kadar tutuklu kalıp serbest bırakılıyor.
23 Ekim 1945 Atsız tahliye ediliyor..
14 Temmuz 1946 Atsız`in ikinci çocuğu , Buğra Atsız, doğuyor.
5 Ağustos 1946 Atsız ve arkadaşlarının tutuksuz olarak Prof. Kenan Öner- Hasan Ali Yücel davasında yargılanıyorlar.
31 Mart 1947 Prof. Kenan Öner – Hasan Ali davası sona eriyor ve mahkeme bütün sanıkların beraatine karar veriyor!
25 Temmuz 1949 Atsız Süleymaniye Kütüphanesine uzman olarak tayin ediliyor.
21 Eylül 1950 Atsız Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine atanıyor.
4 Mayıs 1952 Atsız Ankara Atatürk Lisesi`nde verdiği “Türkiye`nin Kurtuluşu” adlı konferansı sonucu, Cumhuriyet gazetesi tarafından hakkında yalan yayın yapılıyor ve hakkında soruşturma başlanıyor.
13 Mayıs 1952 Cumhuriyet gazetesinin yaptığı yalan yayın üzerine hakkında yapılan tahkikat sonucu Atsız`ın konuşmasının ilmi olduğu tespit edilse de “muvakkat” kaydı ile Haydarpaşa Lisesi`ndeki öğretmenlik görevinden alınıyor.
31 Mayıs 1952 Atsız Süleymaniye Kütüphane`sinde çalışmaya başlıyor.
1 Nisan 1969 Atsız emekliye ayrılıyor.
14 Kasım 1973 Atsız Ötüken Dergisi`nde yayınladığı  Kürtlerin Türkiye`yi yıkmaya yönelik faaliyetlerini anlatan makalelerinden dolayı hasta olduğu halde 1.5 yıl hapis yatmak üzere hapishaneye gönderiliyor.
22 Ocak 1974 Atsız Türkçü ilim adamlarının ve gençlerinin girişimleri sonucunda cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affı çıkartılarak tahliye ediliyor.
22 Şubat 1975 Nejdet Sançar`ın vefatı.
11 Aralık 1975 Hüseyin Nihal Atsız`ın vefatı.
13 Aralık 1975 Atsız gözyaşları içinde Karacaahmet Mezarlığı’nda kardeşi Nejdet Sançar`ın yanında toprağa veriliyor…

NİHAL ATSIZ’IN TARİHE GEÇEN 20 SÖZÜ!

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 1
120

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 2
220

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 3
320

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 4
420

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 5
520

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 6

 

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 7
720

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 8
820

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 9
920

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 10
1020

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 11
1120

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 12
1220

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 13
1320

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 14
1420

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 15
1520

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 16
1620

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 17
1720

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 18
1820

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 19
1920

Nihal Atsız'ın tarihe geçen 20 sözü! 20

Kaynak: Nihal Atsız’ın tarihe geçen 20 sözü!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s