BİZDE BATI ÖYKÜNMECİLİĞİNİN (TAKLİTÇİLİK) NEDENLERİ ÜZERİNE ———– ALINTIDIR

BİZDE BATI ÖYKÜNMECİLİĞİNİN (TAKLİTÇİLİK) NEDENLERİ ÜZERİNE

 

“Bize Garp fikirleri topların, tüfeklerin namlusundan geçerek girmiştir.

Biz Garb[ın] rüçhanını bizi mağlup eden muharebelerin cebri altında öğrendik” der Hamdullah Suphi Tanrıöver.

Gerçekten de Osmanlılar güçlü oldukları dönemlerde, batılıları batıl bir dine inanan barbarlar, Batıyı da “diyar-ı küfr” ve savaşla fethedilmesi gereken “dar-ül-harb” olarak görmüşlerdir.

Fakat Osmanlı, yenilgilerin devamlılık gösterdiğini ampirik olarak anlayınca; Batıya bakış açısı da değişmeye ve batılıları ciddiye almaya başlar.

Yenilgiler, Batının üstünlüğünü öğretmekle kalmaz sadece, Osmanlıya kendi geriliğini de öğretir.

Yenildikçe kendine güveni sarsılan ve daha önce küçümsediği Frenkleri daha yakından tanıma ihtiyacı duyan Osmanlı devlet adamları 18. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Batıya elçiler göndermeye başlar.

Gidenler, Batı uygarlığının maddî ürünlerini görünce takdir ve hayranlık duymaktan kendilerini alamazlar.



“Mağlubun şiarı galibi taklittir” özdeyişi uyarınca, Osmanlı da batılılaşmaya —”taklit” sözcüğüne hiçbir küçültücü veya kötüleyici anlam yüklemeksizin, buna taklit etme süreci diyebiliriz— başlar.

İlk batılılaşma hareketleri, Batının üstünlüğünün kanıtlandığı ve geriliğin sonuçlarının ölümcül olarak görüldüğü askerî alanda olur.

1734’te Hendesehane, 1773’te Mühendishane-i Bahri Hümayun’un açılır.

Böylece Osmanlı, batılıları, “öğretmen” —eski deyimle, “mürebbi”— olarak kabul etmiş olur.

Batı tipi bir ordu kurulurken, o orduları güçlü yapan şeyin ne olduğu konusunda da berrak ve kesin bir fikir olmadığından, başarıyı şansa bırakmamak için olsa gerek, yeni ordunun her şeyi (hocaları, giyim ve kuşamı, silahları, sevk ve idaresi) aynen onlarınki gibi olur.

Örneğin, yeni ordunun askerleri ilk hareketlerini “yürü” komutu ile değil, üstünlüğün sırrı belki de sözcüktedir diye, bugün olduğu gibi aynı anlama gelen Fransızca “marche” (marş) komutu ile yapar.

Bu bize, askerî batılılaşma özelinde genel batılılaşmanın tarzını verir: Başarıdan emin olmak için taklit tam olmalıdır.

Bu süreç içinde Batının askerî ve teknik üstünlüğü aydınlar üzerinde zamanla hale etkisi diyebileceğimiz bir etki oluşturur: Batının teknik üstünlüğü (gülleri), önceleri itici gelen inanç ve değerlerini (dikenlerini) de aydınların gözünde çekici hale getirir.

Öte yandan Osmanlının askerî ve teknik geriliği de bir boynuz etkisi yapar: Osmanlının önceleri çekici gelen yönleri itici hale gelir.

Ve sonunda, batılı olan her şey ileri ve iyi, Batıdan farklı kılan her şey geri, kötü ve değersizdir; dolayısıyla, her bakımdan batılı olmak gerekir, gibi bir sonuca varılır.

Ve Batılı olan, genel olarak, her bakımdan üstün, doğru ve otorite; yerli ve geleneksel olan da aşağı ve yanlış olarak kabul edilir.

Bu akıl yürütme temelinde taklidin kapsamı genişler.

Farklılıklarda ve geleneksel olanda bir değer ve güzellik görüldüğü zaman da, bu, örneğin, Pierre Loti gibi bir batılının değer vermesi sayesinde olur.

Batının şu ya da bu yazının, örneğin, kapitalist modernizmin eleştirisi de yine bir “batılı ‘okulların'” görüşleri doğrultusunda yapılır.

Hem kendini hem de Batıyı, batılı okulların ölçüleriyle idrak eder hale geliriz.

Fakat aslında bu bir öykünmeden ileriye gidemez.

Bugünün Türkiye’sine bir göz atıldığında, Batılı olanın yerel ya da ulusal olan karşısında genel üstünlüğüne dair inancın, günlük yaşama —popüler, siyasî, estetik, ahlâkî ve felsefî ideolojiler biçiminde— sindiği görülebilir.

Günlük yaşama biraz “dışarıdan” bakarsak batılı olanın üstünlüğünün a priori kabul edildiğini görürüz.

Örneğin, bir önerinin ya da öneriler paketinin kabul edilmesini sağlamak için “Avrupa’da (veya Amerika’da) böyle” demek, o önerinin “en iyi / en doğru” öneri olduğunu ima eder ve hemen hemen yeterli bir gerekçedir.

2. Meşrutiyet aydınlarının Büchner’i, Demolins’i, Gustav Le Bon’u, Taine’i, Spencer’i, Durkheim’ı, Le Play’i, Bergson’u… içeren otoriteler listesine onlarca —çeviri kitapların yazarlarını da sayarsak, binlerce— yeni isim eklenebilir.

Batılının Türklerle ya da bir Asyalı ile ilgili yargısı, “üçüncü dünyalının”—daha doğrusu ezilenlerin kendini algılamasında otoriterdir.

Bir batılının, Türkiye’nin şu ya da bu yanını övmesi, onun gerçekten övgüye layık olduğunun kanıtı sayılır ve manşetlere çıkarılır.

Batının “bizi bizden daha iyi bildiği” yaygın bir inanç halindedir.

Tarihimizde batılılaşmaya karşı en çok direnç gösteren İslamcılar bile, bir batılı aydının veya ünlünün, hatta sıradan birisinin Müslüman olmasını, İslâmiyet’in hak dini olduğuna dair binlerce Müslüman’ın Müslümanlığından daha ağırlıklı bir kanıt sayar hale gelmişlerdir.

Onların da liderleri, çocuklarını, Garp irfanını ve dillerini yerinde öğrensinler diye, Batı üniversitelerine gönderiyorlar artık.

Üçüncü dünyalı olarak bir Türk’ün başarısı Batıdaki ilgili çevrelerce kabul edilmedikçe, Türkiye’de şüpheli kabul edilmekten kurtulamaz, fakat Batıda ‘test edilip onaylandı’ysa artık otoritesi ve değeri tartışılmaz.

Batı dillerinin sözcükleri ve hatta harflerinin okunuşu bile Türkler üzerinde sihirli bir etki yapar.

Bir televizyon kanalının, bir işyerinin veya bir ürünün adının İngilizce veya Fransızca olması, onu birçok kişinin gözünde alla franca yapabiliyor.

Bu adlar Türkçeye çevrildiği veya harfler Türkçedeki gibi okunduğunda ürün veya kurum bütün havasını yitirip alla turcalaşıyor.

Dersler de öyle.

Bir konu yarım yamalak anlatılsa ve anlaşılsa da, Batı dilleri ile özellikle İngilizce işlenince, sırlar şatosunun içine girildiği hissini vermese bile ona yaklaşıldığı hissini uyandırır; Türkçeye dönüldüğünde, her şey sıradanlaşır.

(Yabancı dille eğitim yapılan okullar, daha çok bu nedenle elit öğretim kurumları sayılır.İngilizce, —başka nedenler yanında— bu nedenle de eğitim dili olarak, Türkiye’de Türkçe’nin yerini alma konusunda önemli yol kat etmiş durumda.)

Bir mal için (Avrupa’ya veya Amerika’ya) “ihraç fazlası” veya “ithal” demek, “batılı giymeye layık görüyor”, “batılı üretti”, dolayısıyla “mal kaliteli” anlamına gelir.

Bunları söylerken batılının yargısı yanlıştır veya batılı kaliteden anlamaz demek istediğimiz sanılmamalı.

Yanlış olan, bir şeyin salt Batı kaynaklı olmasının ya da batılılar tarafından onaylanmasının onun iyi, doğru, güzel ve hatta bilimsel olduğunun kanıtı sayılması ve yargıların veya beğenilerin batılılarınkine tabî kılınmasıdır.

 

 

 

Prof. Dr. Hasan Ünder
Mart 2002
(“Skolastik Eğitim ve Türkiye’de Skolastik Tarz – Salih Zeki, Yusuf Akçura, Muallim A. Cevdet” yapıtının “Sunuş” bölümünden…)

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s