TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURULUŞU VE GÜNÜMÜZE KADAR YANSIMALARI

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

ve Günümüze Kadar Yansımaları

 

    Cumhur Arapça bir kelimedir.

Halk anlamına gelmektedir.

Ahali ya da büyük kalabalık demektir.

Yahut toplu halde bulunan bir kavmi veya milleti ifade etmek için kullanılabilir.

Cumhuriyet, işte bu cumhur kelimesinden gelmektedir.

Halka dayanan, gücünü de halktan alan bir devlet şekli demektir.

Dolayısı ile iktidarın millete ait olması gerekir.

Bu bir sistem gereğidir.

O nedenle, cumhuriyet rejiminde egemenlik bir kişiye yahut bir zümreye değil, o ülkede bulunan toplumun bütün kesimlerine aittir.

“Cumhuriyet, başta devlet başkanı olmak üzere, devletin temel organlarında görev yapan kişilerin seçimle işbaşına geldikleri, bunların belirlenmesinde kesinlikle veraset sisteminin rol oynamadığı bir hükümet şekli”dir.

Cumhuriyet fikri ilk olarak Fransız Devrimi’yle ortaya çıkmıştır.

Dar ve geniş anlamda iki şekli bulunmaktadır.

Dar anlamda Cumhuriyetten kasıt, sadece devlet başkanının, doğrudan doğruya ya da halk tarafından belirlenmesiyken, geniş anlamda Cumhuriyetten kasıt ise, egemenliğin milletin, yani toplumun bütününe ait olmasının ifade edilmesidir.

Türkiye Cumhuriyeti, geniş anlamda bir Cumhuriyet şeklini benimsemiştir.

 Türkiye’de Cumhuriyetin ilan edilmesi, başlı başına Mustafa Kemal’le ilgili bir durumdur.

Çünkü o bunu ilan etmeden önce, düşünce ve fikir olarak benimsemişti.

Gençlik yıllarından beri Cumhuriyet fikriyle dolup taşmaktaydı.

O bu rejimin ülkeye nasıl geleceğini düşünüp duruyordu.

Hatta Mustafa Kemal, Türk milleti bir gün elbette Cumhuriyete, bu idare tarzına kavuşacak bile demiş, o günün şartlarında söz konusu sözleri ifade etmekten çekinmemişti.

Öyle ki Mustafa Kemal, Cumhuriyeti ilan etmeden önce, Cumhuriyet fikrini düşüncelerinde olgunlaştırmıştı.

Tek yapacağı şey, şartların oluşmasını beklemekti.

Daha doğrusu bu rejim onun bir eseridir.

Erzurum Kongresi’nde bile Mustafa Kemal, Cumhuriyetten söz etmiş, zaferden sonra kurulacak hükümet şeklinin Cumhuriyet olacağını belirtmiştir.

TBMM’nin kurulması ve onun varlığının zor şartlara, gelişen olaylara rağmen muhafaza edilmesi de cumhuriyete atılmış bir adımdır.

Bu meclisin kabul ettiği ilk Türk anayasasında, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” denmektedir.

Bir Cumhuriyetten söz etmekteyiz, ama ismi o zamanlar konulmamış bir Cumhuriyetten.

Mustafa Kemal, zaferden ve düşmanın memleketten kovulmasından sonra, Türk milletini çağdaş medeniyetler seviyesine nasıl çıkarabileceğini düşünmeye başlamıştı.

O bunun için kafa yoruyordu.

Kolay bir iş değildi.

Bunun sağlanması da devlet yapısına bağlıydı.

Bu nedenle o, 1 Kasım 1922’de TBMM kararı ile saltanatı ilga etti.

Saltanatın kaldırılması Cumhuriyetin önündeki en büyük engelin kaldırılması ve yolunun açılması demekti.

24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ile Türk milleti tarafından Milli bağımsızlık tam anlamı ile elde edilmişti.

Türkiye Cumhuriyeti daha kurulmamıştı ama bu, milletin olduğu kadar devletin de bağımsızlığı demekti.[1]

Cumhuriyet, “Milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı bir yönetim biçimi”dir.[2]

Bu tarif Cumhuriyet rejimi için çok açık ve berrak bir tariftir.

Mustafa Kemal diyor ki:

“Efendiler, saltanat devrinden cumhuriyet devrine geçebilmek için, cümlenin malumu olduğu veçhile, bir intikal devresi yaşadık…

Devlet reisliğinden bahsetmeksizin onun vazifesini, fiilen meclis reisine gördürüyorduk…

Kabine sistemine geçmekten içtinap ediyorduk; çünkü derakap saltanatçılar, padişah istimal-i salahiyeti lüzumunu ortaya atacaklardı”[3]

O, bu sözleriyle, Türk milleti 1920’lerin başında karşılaştığı tehlikelerden kurtaracak, bu milletin ihmal edilmiş genel çıkarlarını gözetecek, yine bu milleti derleyip toplayacak bir yönetim şeklini belirtmektedir.[4]

Gerçekten de, Ali Fuat Başgil’e göre, “1921 Anayasası ile Cumhurreissiz bir cumhuriyet kurulmuştur.”

Saltanatın kaldırılması ile hükümet şeklinde bir boşluk oluşmuştu.

Bu süreçte hükümet şeklinin ne olacağı üzerinde zaman zaman, ciddi ciddi tartışmalar baş göstermiş, hatta kimileri veya gruplar hilafete dokunulmamasından faydalanarak, hilafet makamına siyasi bir hava vermek gayreti içine girmişlerdir.

Bu ise cumhuriyet ilanını hızlandıracaktır.

Her şey Lozan görüşmelerinden sonraya bırakılmıştır.

Antlaşma ile Türkiye Devleti kavramı tam anlamı ile ortaya çıkmıştı.

Kurulan devlet bağımsızdı.

Cumhuriyetin ilanından önce yapılması gereken tek bir şey kalmıştı.

Devletin başkentinin neresi olduğunu ilan etmek.

13 Ekim 1923’te de meclis kararıyla bu halledildi ve Türkiye Devleti’nin başkenti Ankara oldu.

1 Nisan 1923’te TBMM, seçimlerin yapılması hususunda karar almıştı.

Daha doğrusu, seçimler yenilenecekti.

Bu yapıldı.

Yeni vekiller seçilmişti.

Bu vekillerle TBMM, çalışmalarına 11 Ağustos 1923’te başladı.[5]

Geçici başkanlığa Ali Fuat Paşa seçilmişti.

Birinci mecliste vekiller, saltanat ve hilafetin kurtuluşuna dair yemin ettikleri halde, şimdi saltanat kaldırıldığına göre, nasıl yemin edeceklerdi?

Bu yemin vatanın selameti, milletin mutluluğu ve millet egemenliği adına yapıldı.

2. Meclis’e 287 vekil seçilmişti.

Mustafa Kemal bir defa daha Meclis Başkanlığına, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ikinci başkanlığa getirildi.

Kabine 14 Ağustos 1923’te belirlendi.

Başbakan olarak Ali Fethi (Okyar) Bey seçilmişti.

13 Ağustos 1923’te, Meclis açılış konuşmasında, Mustafa Kemal,

“Yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.

Geçmiştekiler ise bir şahıs devleti idi, şahısların devleti idi” demişti.[6]

Ali Fethi Bey başkanlığındaki hükümet, çok geçmeden muhaliflerin aşırı muhalefetiyle karşı karşıya geldi.

Muhalefet şiddeti gün gittikçe artmaya başladı.

Bunun üzerine Ali Fethi Bey’in kurmuş olduğu hükümet millete ve topluma pek faydalı olamadan istifa etti.

İşin doğrusu, Mustafa Kemal’e korkularından açık açık cephe almak istemeyenler, onun düşündüklerinin-fikirlerinin aksine hareket edenler, yeni kurulan hükümeti hedef almışlar, böylece güçlerini göstermiştiler.[7]

Tabi ki muhaliflerin hükümeti hedef almalarındaki asıl amaç, Mustafa Kemal’in 2. Meclis’in açılış konuşmasında sarf ettiği sözlerdi.

Bu sözler Cumhuriyet ilanının yaklaşmakta olduğunu belirtiyordu.

Ali Fethi Hükümeti’nin istifasından sonra yerine yeni bir hükümet kurulamamıştı.

Hükümet buhranının önüne geçmek için Meclis Başkanı da bir çözüm üretemedi.

Çünkü o günkü sistem Meclis hükümetiydi.

Bu sistemle hükümette yer alabilecek vekiller teker teker oylanıyor, çoğunluğun teşkil edilmesiyle seçiliyordu.

Bir vekil üzerinde bile çoğunluğun sağlanması mümkün olmadığından hükümet problemi devam ediyordu.

 

Duruma Mustafa Kemal el attı ve Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda değişiklikler yapılmasını gündeme getirdi.

“Buna göre;

–  Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir,

–  Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur.

Meclis, hükümetin ayrıldığı idare kollarını Bakanlar vasıtasıyla yönetir,

–  Türkiye Cumhurbaşkanı TBMM Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder.

Görev süresi biten Cumhurbaşkanı tekrar seçilebilir,

–  Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Bakanlar Kurulu’na başkanlık eder,

–  Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve meclis üyeleri arasından seçilir.

Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis’in onayına sunulur.

Meclis, toplantı halinde değilse, onaylama, Meclis’in toplantısına bırakılır.“

Mustafa Kemal Paşa’nın bu teklifi üzerine söz alan Abdurrahman Şeref Bey,

-Kime sorarsanız sorun, bu Cumhuriyettir, yani doğan çocuğun adıdır, bazılarının hoşuna gitmemiş olabilir, varsın gitmesin, demiş derhal Cumhuriyetin ilanını istemiştir.

Teklif, Parti kurulunda kabul edildikten sonra, 29 Ekim 1923’te TBMM Genel kurulunda görüşülmüş, cumhuriyetin ilanı burada vekillerin oybirliğiyle kabul edilmiş, sıra Cumhurbaşkanının seçimine gelmiş, o sırada Meclis’te bulunan milletvekillerinin 158 oyunu alan Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilmiştir.[8]

29 Ekim 1923, Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk kuvvetlerinin 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girişinin 23. günüydü.[9]

30 Ekim 1923’te Ali Fethi Bey Meclis Başkanı oldu, İsmet Paşa da hükümeti kurdu.

Böylece Saltanatın kaldırılmasıyla meydana gelen, kargaşaya bile sebep olan boşluk dolduruldu.

Cumhuriyetin ilanı ve Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle Milli egemenliğin sağlanması yolunda çok ileri bir adım atılmıştı.

Meclis hükümeti sistemi terk edilmiş, onun yerine Parlamenter hükümet tanımına uygun bir hükümet kurma sistemi getirilmiştir.

Cumhuriyetle Türkiye bundan sonra batıya açılacaktır.

Cumhuriyetin ilanı hakkında konuşan Mustafa Kemal, -“Cumhuriyet ahlakı fazilete dayanan bir idaredir.

 Cumhuriyet fazilettir.

Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir.

Cumhuriyet idaresi, faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.

Sultanlık korku ve tehdide dayandığı için, korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir.

Aradaki fark bunlardan ibarettir” demekte ve ilave etmektedir: “Cumhuriyet akıl ve şuurla kurulmuştur.

Zayıf değildir.

Yüzyıllardan beri çekilen milli musibetlerin uyanıklığı ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Türk milletinin tabiat ve ününe en uygun idaredir”[10] dedi.

Yalnız şunu söylemekten geçmeyelim:

Cumhuriyet fikri veya düşüncesi Türkiye’de sırf Mustafa Kemal’e ait bir fikir veya düşünce değildir.

Bu, 1860’lı yıllarda Yeni Osmanlıların bazı kesiminde de vardı.[11]

Mustafa Kemal’in onlardan tek farkı, bu düşünce ve fikrinde direnmesi, şartların olgunlaşmasını beklemesi ve zamanı gelince de uygulama alanına koymasıdır.

Zaten Cumhuriyet fikri batıya, bilhassa Fransa’ya aittir, oradan alınmıştır.

Yani bizim kendi öz malımız değildir.

Cumhuriyeti millete daha çok sevdirebilmek için, bazıları tarafından Milliyetçilik kavramıyla Cumhuriyetçilik kavramı birbirine karıştırılmış, 1789 Fransız ihtilaliyle, 1792-1795 yılları arasında[12] ortaya çıkan Cumhuriyetçiliğe Milliyetçilik atfedilmiş, öyle ki uzun yıllardır Milliyetçilik kavramı Cumhuriyetçilikle eş değerde tutulmuştur.

Ancak Milliyetçilik başkadır, Cumhuriyetçilik başkadır, bunlar bir değildir, aynı anlama gelmez.

Milliyetçilik fikri de Fransız ihtilaliyle ortaya atılmamıştır.

Bu ihtilalden sonra ortaya atılan, Cumhuriyetçiliktir.

Milliyetçilik Avrupa’ya ait bir kavram değildir, hele ki Türk milliyetçiliği kavramı ise hiç değil.

Milliyetçi olmak için illa Cumhuriyetçi olmaya gerek yoktur.

Kraliyetlerde de milliyetçilik olabilir.

Milliyetçilik, daha doğrusu Türk milliyetçiliği fikri M.S. 680-745 yılları arasında gelişmiştir, yani günümüz milliyetçiliğine uygun bir biçimde Göktürklerde vardır.

Ancak bu, gün gibi aşikar olduğu, Milliyetçilik bizim kendi öz malımız olduğu halde 90, hatta 100 yıldır okullarımızda Milliyetçilik Fransız devriminin bir mahsulüymüş gibi ortaya atılarak okutulmuş, bu fikir doğrultusunda hareket edilerek, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki etnik başkaldırılar milliyetçilikmiş gibi gösterilmiştir.

Çünkü Cumhuriyetçilik, devletten ayrılmak değil, rejimi değiştirmek meselesiydi.

Kaldı ki, Osmanlıdan ayrılıp da kurulan Yunanistan, Romanya, Sırbistan (Yugoslavya) ve Bulgaristan adlı devletler cumhuriyetle değil, krallıkla idare edilmeye başlamışlardır.

 Bu ülkelerin halkları milliyetçilik değil, etnikçilik yapmış ve başarmışlardır.

  Günümüzde de maalesef inatla sürdürülen o yanlışlık yapılmakta, Türkiye’de % 5-6 nispetinde bulunan Kürtlerin etnik hareketi milliyetçilik olarak görülmekte, ülkenin başbakanı çıkıp her türlü milliyetçilik ayağımın altında demektedir.

Etnikçilik başkadır, milliyetçilik başkadır.

Suç etnikçilik yapan, imparatorluktan kopup sonra devlet kimliğine bürünen milletlerde değil, bizdedir.

Yunanistan’ın ideali, yani ülküsü Etnik-i Eterya’dır. Bu Etnik-i Eterya günümüzde de vardır.

Halen Yunanistan Etnik-i Eterya peşindedir.

Bu devletin ideali M.Ö. 1200-338 yılları arasındaki Türkiye’de Ege bölgesinin, Rumeli’de Kosova’nın, Edirne ve İstanbul’un da dahil olduğu sınırlara erişmektir.

O bu ideali gerçekleştirmek için ilk hedefi vakti zamanında Perslerin işgaline uğrayan Ege bölgesidir.

İkinci hedefi İskitlerin işgaline uğrayan Kosova ve Edirne’dir.

Üçüncü hedefi Romalıların işgaline uğrayan Akdeniz kıyılarıdır.

Ancak dejenere olmaya her zaman müsait olan Yunanlılar Kuzey-Kuzeydoğu hedeflerini gerçekleştirirken o bölgelerdeki istilacı kavimlerin kültürleriyle tanışmış ve bundan Makedon kültürü meydana gelmiştir.

Meydana gelen yeni kültür bütün Yunanistan’ı etki altına aldığı gibi, onların idealini Güney ve Doğuya çevirerek, Büyük İskender’in şahsında maceravari bir cihangirliğe dönüşmüştür.

Arnavutluk’un, Bulgaristan’ın ve Sırpların bir ideali yoktur.

Yunanistan ve Bulgaristan’dan sonra kurulan Yugoslavya suni bir devletti.

Ülkeye Sırp dili ve Sırp kültürü hakimdi ama, ne Arnavutları, ne Türkleri, ne Boşnakları, ne de Hırvatları bünyesinde eritebildi.

Osmanlıdan etkilenerek kurulmuştu.

Zamanla bu devlet çöktü, Sırpların kabuğuna çekilmiş bölgede bir Sırbistan devleti kuruldu.

Bulgaristan kurulduğu zaman nüfusun çoğunluğu Türk’tü.

Aslında Bulgarların da aslı Türk’tü.

Ancak onlar Hıristiyanlaşmış ve Slavlaşmış, zamanla Türklüklerinden eser kalmamıştı.

Yeniden Türkleşmeleri de mümkün değildi.

Arnavutluk ve Kosova ise bünyesindeki Türkleri Arnavutlaştırmıştı.

 1923’te Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Türkler herhangi bir ideal, yani ülkü peşinde koşmadılar.

Çünkü devlet yapılanma, oturma ve gelişme aşmasındaydı.

Bunu devlet yapmadı, ancak bir kişi, Harp okulundan ve daha sonra Üniversite öğretim görevliliğinden tart edilmiş olan Hüseyin Nihal Atsız yaptı.

60-70 yıldır tohumları ekilen Türk milliyetçiliği onunla şuurlu bir halde başladı, Alparslan Türkeş’le fiili bir harekete dönüştü.

Ancak Türkleşmenin, İslamlaşmanın ve Batılılaşmanın dozu iyi ayarlanmamıştı.

İslamcılık ve Batıcılık Türkleşmeye ağır bastı.

Bu ağır basan kefeyi devlet dengeleyemedi.

Aslında devletin vazifesi Türkleşmeye ağırlık koymasıydı, ama yapılmadı.

Tam aksi yapıldı.

Çünkü devlet tesir altına alınanlara yüklendi, tesir altında bulunduranlara değil.

Sonuçta kendi de o tesir altında kaldı.

Türkiye’de bir devlet politikası vardır.

Bu vatandaşlıktır.

O politikaya göre, devlet milliyetçilik yapmaz, yapamaz.

Mustafa Kemal Atatürk, her ne kadar bunu, yani milliyetçilik yapmak istese de, hatta çok çaba sarf etse de, devlet kurumlarına oturtmayı ve geliştirmeyi başaramadı.

Çünkü suyun başını tutmuşlardı.

Agop Dilaçar adlı bir Ermeni TDK’nun başına getirilmiş, teşkil edilen kültür müesseseleri yönetimlerine de birileri getirilerek yerleştirilmişti.

Atatürk, başaramamasının nedenleri üzerinde çok düşünmüş, hatta bundan dolayı İsmet Paşa’yı 1937 yılından Başbakanlıktan almış olsa bile, kaynağına, ya da kaynaklara inememiştir.

Ondan sonra izlenen devlet politikası tamamen milliyetçilik aleyhinedir.

1942-1946 yılları arasında Şükrü Saraçoğlu hükümeti başa gelmiş, 1. hükümet döneminde Almanlardan, 2. Hükümet döneminde de galip devletlerden yana politika uygulamıştır.

Türk milliyetçiliği uzun yıllardır Türkiye’de bir etnikçilik olarak algılandı ve Türkçülük Kürtçülükle bir tutuldu.

1991-1992’lerde başlayan Türk Dünyası politikası bile bunda etkili olamadı.

İslamcılık geleneğinden gelen, Batıcılık işbirliğiyle hareket eden Sayın Başbakanımız İnönü’den beri devam eden devletin politikasını sonunda açığa vurdu ve söz konusu sözleri söyledi.

Aslında o, 11 Kasım 1938’den itibaren gizlenen bir gerçeği dile getirmişti.

Yani sırrı ortadan kaldırmıştı.

Sır ortadan kalkınca ayna kalmadı, camın ötesi göründü.

75 yıldır camın ötesi seni görüyor, ancak sen onu göremiyordun, şimdi görmeye başladın.

Yani aynaya bakan kendini devlet olarak görüyor, kendini devlet sanıyordu.

Oysa etnikçilik milliyetçilik olmadığı gibi, devletçilik de milliyetçilik demek değildi.

Etnikçilik, o ülkeden ya da devletten ayrılmak, kopmak demektir.

Milliyetçilik ise, o ülkede ve devlet çatısı altında bulunan vatandaşların birlik ve beraberlik duygusunu, hatta vatan sevgisini pekiştirmektir.

Bu ikisini birbirinden ayıramamak o ülkeye felaket getirir, yıkım getirir.

Atatürk milliyetçiliği diye bir kavram olmaz, olamaz.

Bu kavram çok yanlıştır.

Türk milliyetçiliği vardır.

Mustafa Kemal de bir Türk milliyetçisidir.

Enver Paşa da bir Türk milliyetçisidir.

Aralarındaki tek fark birinin batıya, diğerinin doğuya yakın olmasıdır.

Atatürk milliyetçiliği kavramı bunun Enver Paşa milliyetçiliğinden ayırt edilebilmesi için çıkarılmıştır.

Ancak her ikisi de Türk milliyetçiliğinde buluşur. 

Türkün bir şanlı tarihi vardır.

Bu tarih Asya’da olduğu gibi, Avrupa’da, hatta Kuzey Afrika’da bile yaşanmıştır.

Ayrıca 1300 yıldan beri gelen bir Türk kültürü de vardır.

Dahası Türkmenler denen bir Oğuz halkı da vardır.

Oysa Türkiye’de Kürtlerin tarihi 500 yılını doldurmamıştır bile. 

Bir kültürleri olmadığı gibi, söz konusu hikayeleri de Memo Zin’den öteye gitmez.

Kahramanları da yoktur.

Onlar bu kahramanları Selahattin Eyyubi’de olduğu gibi, Türklerden hırsızlamakla meşguller.

Ne Malazgirt Meydan Muharebesi’nde, ne Çanakkale’de, ne de Türk İstiklal Savaşı’nda bulunmuşlardır.

Onlar ancak 1240 yılında Babai isyanlarını bastıran Anadolu Selçuklularında, Alman ve Latin şövalyelerle, İznik ve Pontus Rum kuvvetleriyle, Kilikya Ermenileri ve Gürcülerle birlikte hareket ederek, Kırşehir-Malya ovasında Türkmen kırımında rol oynamışlar, Dersim, Muş, Siirt, Bitlis, Adıyaman ve Malatya civarlarındaki Alevi Türkmenleri tedip hareketlerinde kullanılmışlardır. 

63 yıldır Türkiye’de Türkçe ezan meselesi birilerinin dilinde pelesenk oldu.

Bilhassa İslamcılar bu nedenle yoğun propaganda da bulundular.

Öyle oldu ki, milliyetçi camia bile bundan etkilendi.

Ancak günümüzde Kürtlerin baskın olarak bulundukları yerlerdeki cumalarda Kürtçe hutbe okumaya evet denildi.

Türkçe ezana hayır diyorsun, Kürtçe hutbeye geldiğinde evet diyorsun, bu hususta Diyanete bile fetva verdiriyorsun, bu nasıl iş.

Evet, milliyetçiliği, bilhassa Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığın doğru ama Kürt etnikçilik hareketini baş tacı edinmektesin.

Lozan’da bir yanlışlık yapıldı.

Türkiye Yunanistan’la savaşta galip gelmişti.

Galip devletin tabi ki istekleri olabilir.

Ancak bu istekler Lozan’da masaya yatırılmadı.

Selanik dahil, Batı Trakya Türk sınırlarına dahil edilmeliydi.

Hatta Musul bile Türk sınırlarına dahil edilmeliydi.

Bunların biri bile yapılmadı.

Öyle ki Kıbrıs kozunu da kullanmadık.

Halep’ten, bitişiğindeki Lazkiye bölgesinden bile söz açılmadı.

Dolayısı ile sürüncemeye bırakılan Musul iki buçuk yıl içinde elden gittiği gibi, Hatay da Türk toprakları dışında kaldı.

Biz savaş tazminatı olarak Karaağaç gibi bir kasaba ve çevresiyle yetindik.

Yani ağzımıza bir damla bal çalmışlardı.

Eğer ki Batı Trakya’yı da sınırlarımıza dahil etseydik, Türkiye’nin yapılanması, oturması ve gelişimi bir başka türlü olurdu.

Çok geçmeden büyük şeyler yapılabilirdi.

Kabuğumuza çekilmiş bir halde 13-15 yıl bekledik, tek yaptığımız Hatay’ı ilhak etmek oldu.

Çok daha sonra Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk kavramı zamanla alınan göçlerle,  11 Kasım 1938’den itibaren 43 yıl içinde vatandaşlık kavramına dönüştü ve 1981 Anayasamıza kadar girdi.

Atatürk milliyetçiliğinden kasıt da bu anlamdadır.

Tabi ki Atatürk milliyetçiliği diyeceklerdi, İnönü milliyetçiliği diyecek değillerdi ya.

Ancak Atatürk Milliyetçiliği demekle Atatürk’ün düşüncelerinden ve fikirlerinden çok, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi ve şimdiye kadar gelen devlet politikası kastedilmiştir.

[1] Komisyon,  (Prof. Dr. Refik Turan, Prof. Dr. Mustafa Safran, Prof. Dr.  Necret Hayta, Doç. Dr. M. Ali Çakmak, Doç. Dr. Cengiz Dönmez, Yrd. Doç. Dr. Muhammet Şahin,), Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Genişletilmiş ve Güncellenmiş 18. Baskı, Okutman Yayıncılık, Ankara 2011, s. 179-180

[2] Prof. Dr. Osman Akandere-Doç. Dr. Yaşar Semiz, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Eğitim Akademi Yayınları, Konya 2011s. 174

[3] Vakıf Komisyonu (Ord. Prof. Dr. Ömer Celal Sarc, Prof. Dr. Macit Gökberk, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Dr. Bülent Daver, Prof. Dr. Şerif Mardin, General Muzaffer Özsoy, Prof. Dr. Metin Heper, Doç. Dr. İzzettin Doğan, Doç. Dr. Sina Akşin, Doç. Dr. Metin Tapan, Doç. Dr. Ünsal Yücel, Prof. Dr. J.C. Hurewitz, Dr. Klaus Kreiser, Dr. N. Akmal Ayyubi, Prof. Dr. Ali A. Mazrui), Çağdaş Düşünce Işığında Atatürk, Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, İkinci Baskı, İstanbul 1986, s. 237

[4] Vakıf Komisyonu, a.g.e., s. 240

[5] Osman Akdere-Yaşar Semiz, a.g.e., s. 174-175

[6] Türkiye Cumhuriyeti Tarihi -I-, – (Durmuş Yalçın, Prof. Dr. Yaşar Akbıyık, Prof. Dr. Dursun Ali Akbulut, Prof. Dr. Mustafa Balcıoğlu, Prof. Dr. Nuri Köstüklü, Prof. Dr. Azmi Süslü, Prof. Dr. Refik Turan, Prof. Dr. Cezmi Eraslan, Prof. Dr. Mehmet Akif Tural, Doç. Dr. Cemal Avcı), Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Ankara 2011, s. 420

[7] Osman Akdere-Yaşar Semiz, a.g.e., s. 175

[8] Osman Akdere-Yaşar Semiz, a.g.e., s. 175

[9] Türkiye Cumhuriyeti Tarihi -I-, a.g.e., s. 425

[10] Osman Akdere-Yaşar Semiz, a.g.e., s. 175-176

[11] Türkiye Cumhuriyeti Tarihi -I-, a.g.e., s. 421

[12] Şakire Polat, Cumhuriyet Olgusunun Tarihsel Gelişimi, Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 9, Yıl 5, Şubat 2007, s. 98

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s