SINIFSIZ TOPLUM, KOMÜNİZM VE KADIN MESELESİ ÜZERİNE… —————— ALINTIDIR

SINIFSIZ TOPLUM, KOMÜNİZM VE KADIN MESELESİ ÜZERİNE… 

 

Esen olsun.

Bu yazı, “sınıf farkları popüler kültürün farklı olmak ihtiyacını kaldırması ile azalmıştır” minvalinde gördüğüm çeşitli yorumlardan, Marksist kafanın sınıf meselesine eğilişinde kendimce saptadığım zayıflıklardan çıkarımlar yaparak, derleme bir yöntem ile yazdığım bir yazıdır.

Yazılarımda bir kronolojik sıra takip ediyorum ki, ilkinden sonuna dek okunduğunda anlamlı bir örgü oluştursun; bu yazı sanırım o örgünün biraz dışındadır.

 

Popüler kültüre değinilerek farklı olmak ihtiyacının popüler kültür tarafından ortadan kaldırıldığı gibi saçma bir yorum çıkarılabilecek laflar ediliyor.

Kültür endüstrisi vs. ile alakalı yazılarımda değinmiştim, özetle diyebiliriz ki, popüler kültür dediğimiz tektipleştirici “şey”, herkesin “farklı olmak” dürtüsünün, bir yanılsama yaratan kapitalizm eliyle sömürülerek, tektipleşen bireylerin hepsinin kendisini “farklı” sanmasını sağlamak yöntemi üzerine kuruludur.

Sınıfsız topluma gelince, sanırım Marksistler anaerkil toplumu yorumlarken hataya düşüyorlar.

Zira anaerkil toplum düzeni olarak adlandırılan fenomen, sınıfsız toplumun sebebi değil, sonucudur.

 

 Bir yerde, sanırım fütüristlerin şöyle bir lafını okumuştum: “insan doğası yoktur, insan davranışı vardır.”

Bu söz muhteşem bir söz kanımca ve sosyolojik meseleler bu sözün ışığında çok güzel değerlendirilebilir.

Ancak sanırım indirgemeci ve belki yapısalcı kafa bazı noktaları ıskalıyor.

 

 Anaerkilliğin hakim olduğu toplumlar genelde “üretim yapmayan” toplumlardır.

Bu toplumlarda görülen tek üretim, annenin doğurganlığıdır ki, babanın doğumda rol sahibi olduğunun anlaşılması, kimi teorisyenlere göre, insanların hayvanları evcilleştirip uzun zaman gözlemlemesi ile anlaşılmıştır.

Bu anlaşılana dek, kadına “doğum” gücünün “ay” tarafından verildiğine inanılıyordu ki, mitoloji ile ilgili çeşitli yazılarımda değindiğim mitolojik bakışa gayet uygundur bu: ay 28 günlük döngüye sahiptir, kadın da.

Ve böyle bir benzerlik, ayrıca çocuk doğumu olayının bilinmezliği böyle bir alegorik ve sembolist anlatımı doğurmuştur.

Ki, bu toplumlarda soy, anneden ilerlerdi ve erkekler ancak kız kardeşlerinin çocuklarıyla soylarının devam ettiğine inanırlardı bu bakışa göre; kimi toplumlarda “dayı”nın çok önemli oluşu bu teori ile açıklanır.

 

 Bu toplumlar “üretim” yapmaya geçtiklerinde, toprağı işlemeye başladıklarında, ilk dönem için, anaerkillik azalacağına, aksine artmıştır.

Zira insanlar toprağın “ürettiğini” görünce, daha önceki “üretim” sembolü kadın ile toprağı benzeştirmişler ve kadını “ana tanrıça”nın son hali ile mitolojik irfanlarında tarif etmişlerdir.

 Featured image

 Ancak bir süre sonra, bu yerleşik ve üretici hayat, ilk sınıflaşmalara sebep olmuştur ki, bu ilk sınıflaşmaların ilki, cinslerin sınıflaşmalarıdır: erkek üreten, kadın evi bekleyen konumuna gelmiştir.

(ki, Toplumsal Hafıza ve Kadın yazımda göreceğiniz gibi, bu durum, çocukları neredeyse tamamıyla kadın yetiştirdiği için, kadının “toplumsal hafızanın aktarımı” rolünü üstlenmesini getirmiştir.

O yüzden bugün kadim irfanın kırıntılarından “kocakarı inancı”, “kocakarı ilacı”, “kocakarı masalı” diye bahsediyoruz, “koca adam” değil.)

 

KOCA KARININ TAŞI       OLUR-ERZURUM

 Bu durum, erkeğin kadın üzerine hakimiyetini doğurmuştur ki, hala devam etmektedir, zira o çağdan bu çağa evrim, birikim ve dönüşüm ile taşınan veraset, hala erkeğin bir çok üretim aracına sahip olduğu, üretimde kadından daha fazla rol oynadığı bir dünya yaratmıştır.

Üst perdeden bakınca, ilk üretim çağlarından sonra özel mülkiyete geçildiğinde bu mülkiyet, daha öncesinde üstünlüğünü kurduğu için erkeğin tekeline geçmiş ve artık özel mülkiyete sahip olduğu için “nesli” ile ilgilenmeye, mirası için kaygı duymaya başlayan erkek kadını evine/bedenine hapsederek doğan çocukların kendisinden olduğunu garanti altına alma çabasıyla kadının statüsünü iyice düşürmüş.

(ki ilk yerleşik hayata geçilen bölgelerde doğan dinlerde kadının yeri neden feci derece aşağıdadır sorusunun cevabı burada gizli.),

Ardından gelen çağda “işçi-sömürücü” ayrımı çıktığında, işçi de, sömürücü de erkek olmuştur.

Sömürücü erkek, üretim araçlarına sahip olduğu ve kazanç sağladığı için kadını köleleştirirken, işçi erkek, kendisi için üretim yapmasa da, emeğinden az da olsa sağladığı kazancı ile kadının karnını doyurabildiği, “eve ekmek getirdiği” için kadını baskılamıştır.

 

 Uzun uzun anlatmaya gerek yok.

Demem o ki, anaerkil toplum da, ataerkil toplum da, coğrafyanın, kültürün, ekonomik yaşamın bileşkesinin yarattığı sebepler itkilemesiyle ortaya çıkar.

Ve “tarihte ne olduysa başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur”, geçmişimizde anaerkil dönem olması, tekrar ona dönüş yaşanacağı anlamına gelmez, hatta bu dönemin geçmişte olması, onun asla tekrarlanmayacağını neredeyse kesinleştirir.

 

 Türkler gibi göçebeliğin toplumsal hafızada çok taze olduğu toplumlarda, erkek bir şekilde zaman içinde öne çıkmışsa da, kadının yeri nispeten daha güçlüdür, onu da belirtelim.

 

 Dolayısıyla, sınıfsız toplum, anaerkil topluma dönüş ile ortaya çıkmayacaktır, zira insanoğlu ürettiği “şeyler”den vazgeçip, sırf biyolojik üretimin olduğu çağa dönmeyecektir.

Yapacağı şey, kadının da para kazandığı, kapitalist düzen içerisinde hem “işçi-emekçi”, hem de “mal sahibi-işveren” konumunda olabildiği, binyıllardır süregelen verasetin olumsuz getirilerinden tamamen ortadan kaldırıldığı bir dünyada erkekten “fonksiyonel/sibernetik” olarak bir farkının kalmadığı bir dünya yaratmaktır, şu an itibariyle.

Yani sınıfsız toplum henüz oluşmayacaksa da, kadın ve erkeğin, aynı türün iki cinsi olmalarına rağmen, iki ayrı sınıf gibi, böyle müthiş bir fark yaratan ayrışmalarının önüne geçilecektir, geçiliyor.

 

 Sınıfsız toplum ise, üretim araçlarına devletin/kamunun sahip olması ile değil, tam ve ideal bir anarşizm ile mümkündür ancak.

Bunun yaşanması içinse, insanoğlunun “doğası” değil (zira doğası yoktur) ancak “davranışı”nı değiştirmesini gerektiren keskin toplumsal dönüşümler ve bilinçsel sıçramalar yaşanması gerekir ki, dünya aksine, aristokratların kudretli zengin burjuva ailelerine dönüşerek, dünkü “dar” hegemonyalarının çağında hayal dahi edilemeyecek bir etki değerine ulaştığı bir dünya oldu, dün rekabet, teknolojik yetersizlik vs. sebebi ile ancak bir kasaba nispetinde bir bölgeyi “köleleştirebilen” aristokrat, bugün milyonları ve hatta devletleri köleleştirebilecek güce erişti.

Bunun önüne ancak, insanların davranışını “bunu istememe” dürtüsüne göre şekillendirebilecek kültürel dönüşümlerin sağlanması ile geçilir ki, aşağıdaki ek “Komünizm üzerine” yazımda beceriksizce değinmeye çalıştığım gibi, bunu başaracak olan “işçi sınıfı diktası özlemi” ya da “anarşizm” ya da “sosyalizm” değil, milliyetçi toplumcu hareketlerdir, zira onlar, yanılsama ile “insan doğası” sanılan, ancak “kolektif bilincin büyük ölçüde etkisinde kalan insan davranışı/davranış kodları” diyebileceğimiz “alan” ile yakinen ilgilidirler ve ancak onlar, bir “yapaylık” ya da “uyuşmazlık” yaşanmadan böyle bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilirler.

Ardından, murat sınıfsız toplum ve en muhteşem haliyle özgürlük ise, milliyetçi-toplumcuların verasetini üstlenebilmiş anarşistlerin, hazırlanmış ve dönüşmüş dünyada, son darbeyi vurabilmek için sazı ellerine almaları gerekecektir.

 

Ek: Komünizm Üzerine

Komünizm, esasında uzun yıllar boyunca hüküm sürmüş kölecilik ve Marksistlerin anladığı şekliyle emek sömürücülüğüne karşı, çok geç kalmış bir başkaldırının kendisini geç de olsa felsefi ve ideolojik olarak temellendirmesinin ardından mayalanan fikir.

 

 Bu dediğimi, bir iddiada bulunduğum için açmam lazım, neticede “geç kalmıştır, dolayısıyla ne olması gerektiği çağda ortaya çıkabilmiş, ne de bu çağa hitap etmektedir” demeye getiriyorum.

İddiada bulunan iddiasını ispat ile yükümlüdür ancak, bir köşe yazısına bu kadar mesai harcayamam.

Sadece diyeyim ki, bu sömürü düzeni, kendi karşıtını yaratana kadar, daha doğrusu bu karşıtlık, sömürünün mahiyeti sebebiyle uğradığı kuşatılmışlık ve “mümkünsüzlük” (kafamdaki anlama uysun diye sakil duran kelimeler de türetmek zorunda kalıyorum, TDK Başkanı affetsin.) kıskacından kurtulana kadar, düzen kendisini de yenilemiştir.

Dolayısıyla, klasik Komünist anlayış, geçmişin hatasına, bugünün doğrularını görmezden gelerek başkaldırmaya çalışan bir “ucube”dir gözümde.

(Başbakanımızın ucubesi değil aman, samimi adamlar bu ucube ile ne demek istediğimi anlayacaktır.

Hani Avrupa’da bir heyula geziyordu ya…

Evet, heyula güzel bir teşbih, ama bir adım ileri götürüp ucube demek daha doğru geliyor bana.

Neyse.)

 Temelindeki fikirler, Marksizm/Sosyalizm/Komünizm her ne ise, bundan sıyrılıp bir başka fikir örgüsüne gebe kalabilirse ki “insan faktörü” sebebiyle bunu mümkün görmüyorum,

(zira bunu Komünizm kendi kendisine yapacak değil, Komünistler yapacak ve onlarda böyle bir ışığa rastlamadım.)

daha iyi bir halin, bir önceki evrimsel basamağı haline gelir ki, o zaman biraz daha müspet görebilirim Komünizmi.

O zamana dek, bir Türkçü olarak, Sadri Maksudi Arsal’dan alıntılayarak:

 

 “Marx’ın fikirlerinin, bilhassa iktisadi amilin rolü hakkındaki fikirlerinin çok tenkit edilmiş olması ve bizim kanaatimize göre, milliyet hakkındaki görüşünün de doğru olmaması Marx’ın tarihi rolünün büyüklüğüne halel getirmez.

Marx eserleriyle beşeriyet hayatında iktisadi amilin rolünü tebarüz ettirmiş, amele meselesinin bugünkü beşeriyet için halledilmesi lazım en mühim meselelerden biri olduğuna bütün düşünen insanların dikkatini çekmiş ve devlet adamlarının kapital (sermaye) sahipleriyle işçiler arasındaki münasebetleri şimdikinden daha makul, adalete daha uygun bir şekilde halledilmesi lüzumu üzerinde düşünmeğe, bu mesele ile yakından alakadar olmağa mecbur etmiş büyük bir mütefekkirdir.”

 

 Tespitinin, şahsımca biraz daha iyimser yorumlanmış bir hali ile bakmaktan öte değildir, Komünizme tavrım. Gerçi hepsini açmak gerekir, açmazsam hatalı ya da yanlış konuma düşerim.

Neyse düşeyim, sorun değil.

Şimdi iki alıntı yapayım, ilki bir özeleştiri esasında, Engels’ten.

(aldığım kaynak, Fırat Kargıoğlu bey.)

 

 “Gençlerin bazen ekonomik yönü gereğinden fazla vurgulamalarında suç bir dereceye kadar Marx’ın ve benim.

Bu temel ilke üzerinde ısrarla durmaya mecburduk, çünkü karşımızdakiler bunu inkâr ediyordu ve karşılıklı etkilemede rol oynayan öğelerin hakkını vermemize ne zaman, ne yer, ne de fırsat vardı…

Ne yazık ki insanlar çoğu kere bir kuramı anladıklarını ve ana ilkelerini kavrar kavramaz (o da her zaman değil) kuramı uygulayabileceklerini sanırlar.

Son zamanlardaki birçok Marxsisti de bu suçlamanın dışında tutmayacağım, çünkü onlar da harika zırvalar yumurtladılar.”

 

 Friedrich Engels,

 ‘John Block’a yazdığı 21 Eylül 1890 tarihli mektuptan’.

 

 İkinci alıntıyı internette bulamamıştım, yazdığım bir yazıda kendim internet ortamına aktardım. Max Scheler’dan:

 

 “… nasıl ki salt ekonomi yönünden düşünen bir Sosyalist, Burjuvanın bir gölgesinden ibaretse, yaygın adıyla enternasyonalizm de, ulusal birliğin biçimi üzerinde hiçbir ruhsal-ahlaki prensip, hiçbir otorite, daha yüksek, daha kapsayıcı hiçbir birlik tanımayan nasyonalizmin gölgesidir.

Onsekizinci yüzyıl kozmopolitizminin aristokratik düşünür birliğinin aksine, dördüncü sınıfın çığlığı olan enternasyonalizm, yalnızca ulusal olanın değillemesi anlamına gelir.

Yeni güdüleri olan pozitif bir içerik, ya da uluslarüstü bir değer alanına yönelik yeni, pozitif bir sevgi değil; enternasyonal düşünen söz konusu grubun yazgı tarafından içine yerleştirildiği, ulustan bir kaçış, bir savunma mekanizmasıdır.

Enternasyonalizm dünyadan kaçmanın modern şeklidir.

Değişik ulusların mensupları arasındaki sınıfsal, ekonomik yoksunluklar salt ortak çaresizlik doğurabilir, hiçbir zaman ortak bir sevgi, ortak bir tin, ortak düzenlemeler doğurmaz.

En büyük başarısı İtalyan, İngiliz ve Fransız Sosyalistlerinin bir kısmı tarafından talep edilen, Almanya’ya karşı topyekun açıklamanın gerçekleştirilememiş olmasında yatan, yani en büyük başarısı bir negativum olan Sosyalist Enternasyonal’in

(buraya bir not: yazar bu yazıyı 1915’te yazdı.)

Bu savaşta tamamıyla çuvallaması yukarıdaki iddiayı kanıtlar.

Eğer ortak ekonomik varoluş biçimleri buna uygun bir ortak pozitif tin, ortak istenç oluşturuyor olsa – nerededir şimdi bu ortak istenç -, bu ortak tin?

Bu savaş o zaman büsbütün imkansız olmalıydı.

 

 İçi tamamen boşalmış kozmopolitizmin de –ki son kırıntısı ancak, bütün kültürlerden, kendilerine hitap eden kuru üzümleri toplayan estetik lezzetçilerde bulunabilir-, salt muhalefet etmek isteyen, ortaya koymak ya da harekete geçmek istemeyen ortak baskının, ortak nefretin bir sonucu olan enternasyonalizmin de aşılması ancak yeni, pozitif bir Avrupacılık ile olabilir – bu sözcük ve genelde mesele, savaşın dahisi ve alman savaşı adlı kitabımda gösterdiğim biçimde anlaşılmak kaydıyla.

“İyi Avrupalı” bu savaşta, insanın, aslında uzun süredir temsil ettiği bir tinsel tipi olarak, kendi birliğinin bilincine de varmalıdır.

Bu savaş sayesinde birbirleriyle kestirmeden tanışan ulusların bu renkli hayvanat bahçesinde, o, kendi ayrıt edici özünü en keskin biçimde görmeyi öğrenecektir.

Her bakımdan birliğe: politik, ekonomik, kültürel, düşünsel; sevmede, duymada, istemede.

Hem vatan ve ulusun ötesine geçen, hem de kendini Avrupa’nın dışındaki her şeyden ve her türlü biçimsel enternasyonalizmden kesin biçimde ayıran, yeni bir sevgi ve tin biçimi olarak Avrupacılıkta, düşünürlerin eski kozmopolitizmi ile kitlelerin enternasyonalizminin bir sentezini elde etmek mümkün olabilir.

 

 …(aradaki birkaç pasajı geçiyorum)

 

 Tinsel önderlik ve demokrasi “ulusal” olanda değil, “uluslararası” olanda değil, kozmopolit olanda değil, yalnızca “Avrupacılık”ta örtüşebilir ve savaş mızraklarını Avrupa anarşisinin sebep olduğu temel musibete yöneltebilirler: “kapitalist tin”e. “

 (Max Scheler, Avrupa ve Savaş, Cogito, sayı:39, sayfa 85)

 

 Bu iki alıntı ışığında yorumladığım zaman komünizmin ya da Marksizm’in nesi gözümde nedir, az çok diğer yazılarıma da bakarak görebilirsiniz.

Özetle diyeyim ki, tanımlarını çeşitli yazılarımda yaptığım “kavim”,”ulus” birer çıkmazdır geniş arka planda:

Ancak kültür havzası çıkar yoldur, olumludur ki Turancılığımın sebebi budur.

İkinci olarak, Komünizm insanı anlamaktan uzak, o yüzden Sadri Maksudi gibi düşünüyorum, Türkçü-Toplumculuğumun hala geleneksel “anti-Komünist” ruhta olmasının sebebi budur.

(En son, anti-Komünizm anıtı önünde fotoğraf çektirdim Romanya’da. Malum, “sosyalist özentisi” falan bol duyuyorum bu aralar, lazım olur delil olarak.)

 

Ezen bolsun karındaş kalık.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s