SELAHATTİN EYYUBİ ÜZERİNDEN KÜRTLERE YAPAY TARİH OLUŞTURMAK! ————– ALINTIDIR

SELAHATTİN EYYUBİ ÜZERİNDEN KÜRTLERE YAPAY TARİH OLUŞTURMAK!

  “Diyanet’e Göre: Hz. İbrahim’i Ateşe Atanlar Kürtlerdir!” başlıklı yazımıza birkaç ilginç yorum yapılmış. İzninizle bu yazımızda o yorumları cevaplandırmak istiyorum. Yorumcularımızdan ve okurlarımızdan Sayın Tuncay Altnzn demiş ki;

 

“Yazıdan oluşacak değerlendirmeyi beğenemedim. Zira; a) Asıl ateşe attıran güç önemlidir.

Ateşi yakan ya da mancınığı yapan değil.

Birileri bunu yapacaktı. b) Kürtlere köklü bir tarih (4.000 yıl) kafadan sunulmaktadır ki, Kürtlerin bu uzun süreçte hiç bir eserlerinin olmaması, bu tarihi de geçersiz kılmaktadır. c) Türklerin bir alt boyu olarak gördüğümüz Kürtleri de ayrıştırmaktadır, ötekileştirmektedir”

 

Gökhan Erkek  isimli okurumuz diyor ki; “Kürtlere laboratuvarda hazırlanan yeni bir dayanak.

Deneysel tarih ve dil anlayışının devam.

Madem bunlar bir millet bir tarih ise niye bir tane bile Kürtçe yazılmış mezar taşı yok?”

Şakir Uysal  demiş ki; “Kürtlerin etnogenesi Hz. İbrahim zamanına gidecek kadar eski değil ki.

Üstelik Kürtler bu gün yaşadıkları Diyarbakır, Urfa, Mardin, Siirt, Adıyaman, Tunceli gibi bölgelerde günümüzden 500 yıl önce bile yoktu.”

Bu okuyucularımızın üzerinde durmuş oldukları ortak nokta; yazıdan Kürtler için yapay bir geçmiş yaratma çabasının sezildiğidir.

Oysa biz, Kürtlerin geçmişini Hz. İbrahim devrine kadar götürenin biz değil, bu ülkenin Diyanet İşleri Başkanlığı olduğunu ve istifade ettiğimiz kaynağı Diyanet adına hazırlayan kişinin (ki; bu kişi M.Asım Köksal’dır), bu bilgiyi aslen Hamalı bir Kürt olan Ebul Fida’nın eserinden aldığını söz konusu yazımızda belirtmiştik.

Bizim söylediklerimiz, bu milletin kaynaklarını kullanarak bu tür eserler yayınlayan Diyanet’in kitabında yazanlardan hareketle; tarihte bir tür fantastik gezinti yapmaktan ibarettir.

 Zira Uzun süre Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Heyeti’nde görev yapan ve yazmış olduğu 12 ciltlik “İslam Tarihi” isimli eseri yanılmıyorsam Pakistan hükümetince de ödüllendirilen M.Asım Köksal’ın “Peygamberler Tarihi” isimli eserinde, yazdıklarından istifade ettiği anlaşılan ve 1273-1331 yılları arasında yaşayan Ebul Fida’nın, Kürt kökenli olduğunu ve hatta ünlü Selahattin Eyyubi ile akraba olduklarını, Ebul Fida’nın babasının, Selahattin’in babası Eyyub’un torunu olduğunu söyleyen kaynaklar vardır(1).

 Bu tür bilgilerin ve Selahaddin Eyyubi’nin Kürt kökenli olduğuna ilişkin iddiaların doğruluğu elbette tartışılır.

Hatta bana göre; Selahaddin’in Türk olma ihtimali, Kürt olma ihtimalinden bin kat daha yüksektir.

Çünkü o, Türk Musul atabeylerinin (Zengilerin) himayesinde yetişmiş bir şahsiyettir.

Kürt kökenli olsa bile, tıpkı Osmanlı’daki devşirmeler gibi, Türkleşmiş bir kişidir.

Çünkü “‘Mem û Zîn’ ve devlet eliyle yapılan devlet düşmanlığı!”(2) ve “‘Mem û Zîn’ ırkçı duygularla yazılmış bir kitaptır!”(3) başlıklı yazılarımızda da ifade edildiği üzere; “Mem û Zîn” yazarı Ahmed-i Hâni bile, Kürtlerden hiç padişah çıkmadığını ve Kürtlerin hiç devlet kuramadıklarını söyleyerek bu konuda Allah’ın hikmetine şaşırıp kaldığını itiraf etmektedir(4).

 Eğer Selahaddin Eyyûbî ve Eyyûbiler Kürt olsaydı, Kürtçü Ahmed-i Hâni bunu öve öve bitiremezdi kitabında.

Anadolu’da Selahattin isminin Türkler arasında çok daha yaygın olduğunu unutmamak gerekiyor.

BDP Eş Genel Başkanlarından birisinin adının Selahattin olması, asla bu gerçeği değiştirmez.

 Tarihçi Mustafa Armağan, 06 Kasım 2011 tarihinde yayınlanan bir yazısında, göstermiş olduğu muhteşem başarılar sebebiyle Selahaddin Eyyûbî’nin, Araplar, Kürtler ve Türkler tarafından sahiplenilmek istendiğini dile getirmekte ve birçok tarihi kaynaktan hareketle; “Selahaddin Eyyubi, hem Kürt, hem Arap, hem de Türk’tür” şeklinde ilginç bir kanaate varmaktadır. İbn Hallikan, Şerefüddin, Minorsky ve Prof. Dr. Ramazan Şeşen gibi Tarihçi ve Araştırmacıların eserlerinden istifade ettiği anlaşılan Mustafa Armağan’a göre; Selahaddin’in soyunda bu üç milliyetten de karışımlar vardır ve bu sebeple o, melez bir kökene sahiptir.

Uzak ataları Arap’tır, ancak bunlar daha sonraki yıllarda önce Kürtleşmiş, arkasından da büsbütün Türkleşmişlerdir.

Selahaddin’in abisinin ismi Turanşah, kardeşlerinden birisini adı Tuğtekin, birisin adı da Böri(kurt)’dir.

Dayısının adı ise Tokuş’tur.

 Mustafa Armağan, Prof. Dr. Ramazan Şeşen’in “Bu insanların isimlerinin tamamının Türkçe olmasının bir tesadüf olmadığını, eniştelerinden Muzafferüddin Gökbörü’nün de zaten Türk olduğunu” belirttiğini söylüyor yazısında.

Ayrıca Dr. Rıza Nur’un da “Selahaddin’in, ölmeden önce, devletinin topraklarını, Türk devlet teamüllerine uygun olarak çocukları arasında pay (ülüş) etmesinin, onun Türk olduğuna delil teşkil ettiğini” dile getirdiğini ifade ediyor aynı yazıda(5). 

 Öte yandan Kürtlerin, Türklerin bir alt kolu olduğuna ilişkin bilgiler artık fazla itibar görmemektedir.

Öyle olsa bile, bu insanların Türk kültür coğrafyasından ne zaman ayrıldıkları ve dillerinin ne zaman oluştuğu hakkında bugün için kesin bir bilgi yoktur elimizde.

Bu ayrılış, binlerce yıl önce de vuku bulmuş olabilir.

Kürtlerin, bugün yaşadıkları Anadolu coğrafyasına ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, bize göre Alparslan ve ordusunun Anadolu’ya girişlerinden ve Hıristiyanları bu bölgeden sürüp çıkarmalarından sonra gelip buralara yerleştikleri kuvvetle muhtemeldir.

 Ayrıca Türkler, Malazgirt’den çok önceki tarihlerde, yani 10’uncu asrın ortalarından itibaren gerek ticaret amacıyla, gerekse İslam’ı yaymak amacıyla Derviş ve Misyoner olarak, yani “Abdalân-ı Rûm”, “Gaziyân-ı Rûm” ve“Bacıyân-ı Rûm” olarak özellikle Anadolu’nun doğu bölgelerine gelip yerleşmişlerdir.

Yine hassaten Abbasiler döneminde (750-1258) asker olarak Arap İslam ordusuna alınan Türkler, genelde İslam Devleti’nin kuzey ve batı sınırlarını teşkil eden Anadolu boylarına yerleştirilmiş, dolayısıyla Türkler, Malazgirt’ten çok önceki tarihlerde Anadolu’yu kendilerine yurt edinmeye başlamışlardır.

Yani, Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başladığı tarihlerde Anadolu’da kayda değer bir Müslüman Kürt varlığından asla söz edilemez.

Ve “Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Kürtler burada idiler” şeklindeki iddia, tam anlamıyla saçmalığın dik alasıdır.

 Kürtçe yazılmış bir mezar taşı neden yok?

Bilmem!

Adamlar zaten büyük oranda dağlı insanlar.

Çetin bir coğrafyada ve sürekli mücadele içinde yaşıyorlar.

Bu mücadele hem yabancı güçlerle, hem de birbirleriyle. Her aşiret reisi, egemen olduğu dar coğrafyada adeta kendi başına bir devlet veya hükümet!

Yönetmiş oldukları topraklarda ne düzen var, ne de bir nizam.

Kural tanımayan, daha doğrusu kendi kurallarını kendileri koyan ve Ahmed-i Hâni’nin de dediği gibi; minnet ve otorite tanımayan bu insanlar, tarih boyunca en büyük mücadeleyi birbirleriyle yapmışlardır. Yağma, çapul ve baskın, bunların en büyük gelir ve geçim kaynaklarından birisidir ki; bu gelenek “kaçakçılık” olarak halen devam ettirilmektedir.

Öte yandan bu insanların geçim kaynaklarından birisi de hayvancılık ve bu yüzden çoğu,  konargöçer vaziyette ve sürekli yer değiştiriyorlar.

 Elbette tarih boyunca ve yoğunluklu olarak, büyük güçlerin birbirleriyle karşılaştıkları bir bölgede yaşamak zorunda kaldıklarından, ister istemez bu güçlerin baskısını derinden hissetmişler ve siyasi konjonktüre uygun olarak bazen bu güçten, bazen öbür güçten yana tavır koyarak ayakta kalmaya çalışmışlar, bu yüzden de hiçbir zaman bir araya gelip güçlü bir siyasi birlik oluşturma (yani devlet kurma) şansı bulamamışlar, bunun tabi uzantısı olarak da kendilerine has ve kayda değer bir kültür ve medeniyet yaratamamışlardır.

Yazı ise genelde şehirli, yani medeni insanların, yerleşik hayata geçmiş toplumların ilgi alanına giren bir konudur.

Onun için de Kürtlerin, çok önceki tarihlerden beri yerleşik hayata geçtiklerine ve kendilerine has kayda değer bir medeniyet yarattıklarına dair hiçbir veri yoktur elimizde.

 Ancak bununla birlikte T.C. Devleti tarafından resmi devlet yayını olarak basılan ve Kürt kökenli Ahmed-i Hâni tarafından 17’inci yüzyılın sonlarında Kürtçe yazılan“Mem û Zîn” isimli eser de gösteriyor ki; Kürtçe diye bir dil vardır ve bu dil, en azından 17’inci yüzyılın sonlarında şu ya da bu şekilde ve belirli bir dereceye kadar yazılı eser vücuda getirecek seviyededir!

 “Efendim, Kürtçe, Türkçeden, Farsçadan, Arapçadan, Ermeniceden ve bazı yerel dillerden alınan kelimelerle oluşturulmuş yapay bir dildir!

Dolayısıyla Kürtçeye başlı başına bir dil demek yanlıştır!”

Olsun; hiç fark etmez.

Demek ki; bu insanlar her ne kadar yapay da olsa bu dille birbirleriyle anlaşabiliyorlar, diğer insanlara ve dış dünyaya karşı kendilerini ifade edebiliyorlar.

Dolayısıyla, bu vakıayı inkâr etmenin bugün gelinen noktada hiç kimseye faydası yoktur.

Bugün için Türkler olarak bizim kullanmış olduğumuz Türkçenin içinde de yabancı dillerden alınarak Türkçeleşmiş sözcük ve kavramlar yok mu sanki?

 Mühim olan yerel dillerin bir renk ve zenginlik olarak korunması, Kürtleri de içine alacak biçimde sosyolojik ve kültürel bir tanımlama olan “Türk Milleti” kavramını dejenere edecek ve onu etnik yapılara ayrıştırarak milli birlik ve bütünlüğümüzü parçalayacak pozisyona sokulmaması, örneğin “Resmi Dil” olarak kabul edilmemesi ve “Eğitim Dili” olarak kullanılmamalarıdır.

Kürt ayrılıkçıların talebi olan bu husus, asla ve kat’a kabul edilemez ve edilmemelidir de.

Bunun dışında, diğer yerel diller gibi Kürtçenin de isteklilerine öğretilmesi ve bu dillerde eser verilmesi asla yasaklanamaz/yasaklanmamalıdır. Türk Milleti için resmi ve eğitim dilinin Türkçe olması ise; millet olarak bizim birlik ve beraberliğimizden de öte varlığımızın ve bekamızın temel şartıdır. Çünkü Türkçe, bizim Milli kimliğimiz ve ses bayrağımızdır!

Yazmış olduğum yazıları mümkün olduğunca facebook ortamında birçok grupta paylaşmaya çalışırım.

Bu gruplardan birisi de “Kars Ardahan Iğdır” isimli facebook grubudur. Bu grubun üyesi olan ve Kai Bodrum nickini kullanan birisi şöyle bir yorum yapmış:

 “Bu nasıl bir edepsizlik, nasıl bir hayâsızlık?

Her ne olursa olsun, neden Kürt kardeşlerimizin etnik kimlikleri ile böyle bir olayı gündeme getiriyorsunuz?

Kars-Ardahan-Iğdır genelinde nüfusun üçte ikisi Kürt kökenli kardeşlerimiz ile dolu.

Bunu böyle bir sayfada nasıl paylaşırsınız?”

 Gördüğünüz gibi; kimisi bizi Kürtlere yapay geçmiş oluşturmakla itham ediyor, kimisi de Kürtleri Hz. İbrahim’i ateşe atan insanlar olarak göstermek suretiyle, Kürtlere hakaret etmekle suçluyor!

Yani anlayacağınız, bir yazar olarak ne İsa’ya yaranabiliyoruz, ne de Musa’ya.

Özetle; yazı yazmak işte bu kadar zordur ve cesaret isteyen bir iştir dostlar. Herkesi memnun etmek mümkün değildir.

Dolayısıyla en iyisi, hiç kimseye kulak kabartmadan doğru bildiğiniz yolda ilerlemektir.

E bizde zaten bunu yapıyoruz.

Ayrıca seviyeli yapılmış tenkitler hoşuma da gidiyor.

Çünkü bilmediklerimi öğrenme ve araştırma fırsatı buluyorum.

“Müsademe-i efkârdan barika-i hakikat doğar” sözü elbette bizim için de geçerlidir…

 Oysa bu vatandaş, eğer Mardin’den ta Kars’a varıncaya kadar uzanan coğrafyanın, bugün bile Türklüğün nabzının en güçlü şekilde attığı ve Türk’ün mührünün en güçlü şekilde vurulduğu yerler olduğunu bilseydi hiç böyle düşünmezdi.

Bu coğrafya boyunca, örneğin, Gevaş’tan tutun, Tatvan, Bitlis, Ahlat, Adilcevaz, Erciş, Malazgirt, Erzurum, Doğubayazıt ve Kars’a (Ani Harabeleri) varıncaya kadar uzanan çizgideki Selçuklu Mezar taşları, kümbetleri, camileri, kaleleri ve kervansarayları bile bu bölgenin tümüyle Türklüğün nabzının attığı yerler olduğunu göstermektedir bize.

Birkaç gün önce Muhsin Kızılkaya isimli Âkil Adam, Fatih Altaylı’nın “TEKETEK” programına konuk olarak, Atatürk’ün Milli Mücadele öncesinde Erzurum’da kongre düzenlemesini bile kendileri adına bir pâye ve Erzurum’u bir Kürt şehri olarak gösterme bahtsızlığına düşmüştür.

Oysa Erzurum, Kürtleri de içine alacak şekilde Türklüğün bayraklaştığı bir serhat şehrimizdir.

Bunu cümle âlem biliyor ama bizim sözüm ona Âkil Adam Muhsin Kızılkaya bu gerçeği bilmiyor!

Hay ben senin aklına be adam!

 Bunları söylerken elbette bu ülkenin vatandaşlarını ayrıştırdığım özellikle Kürt kökenli kardeşlerimizi ötekileştirdiğim filan düşünülmemelidir.

Bakınız ben Çankırılıyım.

Cumhuriyet döneminde Doğudaki isyan hareketlerinden sonra zorunlu göçe tabi tutulan Kürt nüfusun küçük bir bölümü de bizim Çankırı’da yaşar.

Sayıları belki de 5-10 bini geçmez.

Ve bugün, sadece iki milletvekili çıkaran Çankırı milletvekillerinden birisi muhtemelen bu insanlara mensup bir Kürt’tür!

Yani bizim buralarda Kürtleri ayrı görmek, ötekileştirmek diye bir şey yoktur.

Biz onları bağrımıza çoktan basmış ve sinemizi onlara çoktan açmışız. Kız alıp kız vermişiz.

Hatta benim yakın akrabalarımdan birisi bunların köyünde gelindir. Ancak Kürtçülerin ırkçı söylemleridir ki; ister istemez zamanla bu insanların huzurunu da kaçıracak ve onları tedirgin edecek gibi gözüküyor.

Kürt ayrılıkçılar ve en önemlisi de devletimizi yönetenler, söylemlerine ve eylemlerine sırf bunun için bile dikkat etmek zorundadırlar.

________________

1-http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu’l-Fid%C3%A2,

2-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi75352-Mem_u_Zin_ve_devlet_eliyle_yapilan_devlet_dusmanligi.html,

3-http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi75444-Mem_u_Zin_irkci_duygularla_yazilmis_bir_kitaptir.html,

4-Ahmed-i Hâni, Mem û Zîn, s, 20-21, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Yay. Haz. Nâmık Açıkgöz, Ankara, 2012.

5-bk. Mustafa Armağan, aynı başlıklı yazısı(http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu_1198979.html).

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s