YALNIZLIĞA METHİYE —– ALINTIDIR

YALNIZLIĞA METHİYE

Seni besteliyorum ve senin besteni dinletiyorum ruhuma her gece…

Senin sesinle büyütüyorum ruhumdaki her acıyı…

Her dakika, ayrı bir besteyle çıkıyorsun karşıma.

Her birinin tedavileri birbirinden farklı bu kadar melodiyi nereden bulduğuna şaşırıyorum.

Ve birden;

senin dilinden anlayan,

ve tercihini senden yana kullanan nice insana,

sundukların geliyor aklıma…

Gözümde daha da büyüyor,

daha da önemli oluyorsun benim için…

Bazen uysallıkla,

bazen kızgınlıkla,

bazen sevgiyle,

mâziye uğurladığım her vakitten sonra,

usul usul yanıma gelen sensin.

Adı yalnızlık olan sen…

Hele de geceleri…

Seni tanımak,

seni anlamak istemeyenlerin,

uykuda oldukları zamanlarda,

hep baş başayız.

Sen beni dinliyorsun sabırla, ben seni…

Hüzünlü şarkılar,

içli türküler ses veriyor,

bu saatlerde dört bir yandan.

Çekiciliğinle…

Sessizliğinle…

Sükûtu besteleyen sesinle…

Ve acılara tercüman olan dilinle; ellerimi…

yüreğimi…

Duygu ve düşüncelerimi hep sen kavrıyor,

hep sen çıkageliyorsun bir yerlerden…

Buğulu bakışlardan…

Sessizce boyun büküşlerden…

Ağlayış ve inleyişlerden…

Bir kenara atılmış yüreklerden…

Herkesin terkettiği,

köşesine çekildiği  anlarda,

sokaklara sahip çıkıp,

kuytularında gezinenlerden…

Gidecek yeri olmayanlardan…

Ve seni kendine yuva yapmışlardan,

esintiler getiriyorsun.

Sen…

Adı yalnızlık olan sen…

Konduğun acıları anlatıyor,

sevdalardan dem vuruyorsun…

Her bir acı sende kayboluyor,

her bir acı yine senden doğuyor.

Onları hem içinde barındırıyorsun,

ve hem de boğuyorsun yeri gelince…

Kaybettiklerimizden…

Kaybedenlerden…

Kaybedilenlerden…

Aşklarımızdan…

Mehtabımızdan…

Hicranımızdan…

Bir zamanlar güzelliği cihanı tutan,

sevgilerimizden sözediyorsun.

Onlardan geriye kalanları,

sayıp döküyorsun bir bir yeniden…

Sen…

Yalnızlığım…

Yalnızlığımız…

Adı yalnızlık olan sen…

Bazen de,

sebebini bir türlü bulamadığım,

bir sıkıntı basıyor yüreğimi…

Hem öylesine zamansız,

ve mekânsız bir anda bastırıyor,

ve yakalıyor ki beni…

Alt üst oluyor her yanım…

Hareketsiz;

ağlayışlara,

sızlayışlara gömülüyorum.

Böyle zamanlarda sen bile yetmiyorsun bana…

Senin bestelerin de kendime getirmiyor beni…

Ve en kötüsü; zaman kakılıp kalıyor bir yerde…

Her şeyin bitiş noktası yaklaşıyormuş,

korkuların sonu geliyormuşcasına…

Tıpkı şiirdeki gibi:

Kakılır bir yerde, kalır oyuncak,

Kurgular biter.

Ölüm…

O geldi mi ne var korkacak?

Korkular biter.

Fikir, açmaz artık beyinde kuyu;

Burgular biter.

Unuturuz hayat adlı uykuyu,

Uykular biter.

Biter, her şey biter; ses, şekil ve renk,

Kokular biter.

Kabir sualiyle kapanır kepenk,

Sorgular biter.

(NFK)

Durum böylesi bir şekil aldığında, uyku gelmez,

vakit geçmez, gece bitmezmiş gibi geliyor insana…

Ve dilime şu söz düşüyor kendiliğinden…

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir,

Müptelây-ı gama sor kim geceler kaç saat?

Ama yine de, çoğu zaman seni dinlemek…

Senin anlattıklarınla,

senin sesinle rahatlamak,

seninle baş başa kalmak…

Ve huzurun…

Ve dinginliğin…

Ve inceliğin kapılarını aralamak istiyorum.

Zira; kavgalardan,

kaygılardan âzâde bir ortama,

ancak yalnızlığımla baş başa iken,

sadece ve sadece;

derinden derine ruhuma akseden,

bu sesi dinlerken ulaşabiliyorum.

Bir yazarın da dediği gibi:

“Yalnızlık hep derinliği çağrıştırır bana.

Yalnızlık insanın kendi derinliğini ölçebilmesini,

ve kendisini derinleştirebilmesini sağlar.

Filozof  Ortega,

yaşamın kökten yalnızlık olduğunu söylüyor.

Yalnız olan insan konuşmaz, düşünür.

“İki sus, bir söyle” sözü,

yalnız bir insan için,

“İki sus, bir düşün “ anlamına gelir.

Yalnızlıkta da çoğalabilir insan.

Zaman zaman tek başına olmayı,

ve öylece sessizce oturup.

kendine yürümeyi ne kadar özlersin.

Yalnızlık derin bir huzurun da merdiveni olabilir.

Bir Fransız atasözü şöyle der:

“Kral yalnız kaldığında bütün yetkilerini yitirir.

İşte, yetkisini yitiren bu Kral,

sistemdir, otoritedir.

Yalnız kalan bir kişinin kralı yoktur.

Bütün tabular,

yasalar ve kurallar etkisini yitirmiştir.

Yalnızlık bu yönüyle özgürlüktür.”

Dinlemenin,

düşünmenin,

bilmenin ve anlamanın farkına vardığım saatler,

yalnızlığımla baş başa olduğum saatler desem yalan olmaz…

Bazen  onu arıyorum,

onun yolunu gözlüyorum…

Yalnızlığın…

Onun dinlendiren nağmelerini duymak,

kendimi onun kollarına bırakmak için fırsat kolluyorum.

Kalabalıklar içinde,

bin bir ayrı gürültünün,

bin bir ayrı kargaşanın ses verdiği mekânlarda,

yalnız olmayı başarmaya çalışıyorum.

İlgili resim

Yalnızlaşmadan,

yalnızlığı ve onun getirdiklerini dost edinmeye,

yalnızlığı dost edinenleri dost edinmeye çalışıyorum.

Yalnızlığın bestesine kulak vermenin,

özgür olmayı ve kendi kendine yetmeyi sağladığını biliyorum.

Tıpkı;

“Issız yerlerde kendin için bir evren ol.”

sözünde olduğu gibi…

“…hayatlarımızda kimselerin bilmediği yalnızlıklar”

vardır ve olmalıdır da…

Ve belki bilinince,

yalnızlıkla aramızda kurmuş olduğumuz bağ,

artık o,

yalnızlık sayılmayabilir.

“Yalnızlık, şahitsiz yaşamaktır.”

Çünkü…

“ Yalnızlıktan söz edilir edilmez onun varlığı son bulur.”

Biri tarafından azıcık bilinince durumumuz,

şifre çözülmüş ve meçhul keşfedilmiştir.

Rengi uçmuştur yalnızlığın ve yalnızlık,

yalnızlık olmaktan çıkmıştır.

İlgili resim

Alıp gitmiştir başını yeni bir yalnızın kalbine yerleşmek,

ve bilinmezliğini sürdürmek üzere…

Sırrını koruyup,

kem gözlerden saklayacaksın,

yalnızlıkla aranda oluşturduğun paha biçilmez ışığı…

Bir şayeste göz bulduğunda,

belki azıcık ayan edebilirsin yalnızlığını…

Ve niçin yalnızlıkla bu denli muhabbet kurduğunu…

Yoksa,

bir nâdana yalnızlığından sözetmen yanlış anlaşılabilme,

ve rahatsız edilme sonucunu doğurabilir.

O, sadece sahip olduklarına bakarak hüküm vereceği için,

hem senin ve hem de yalnızlığın,

itibarını ayaklar altına alabilir.

Dikkatli olmak gerek!

Hani boşuna söylenmemiş;

“Yanlış yapmaktan çok,

yanlış anlaşılmaktan korkarım.” diye…

“Böyle yakın uzaklıklarda hep yalnızlıklar”

ve “yalnız değiliz” derken de yalnız!

Zira yalnızlık bazen “pusuda” bekler.

Elinde bir manzara,

uygun zamanı yakalayıp seni kendine,

ve kendini de sana çekmek ister.

Bir hayali getirir bazen bu manzara,

bazen bir şiiri,

bazen geçmişte kalmış kırık bir aşk hikâyesini…

Dolar yüreğine hüznün,

sevginin ve sevdanın şimdi tarih olan sesi…

Haykırışların beyninin duvarlarında yankılanarak,

sana yalnızlık olarak döner.

Yakalandığına ya sevinirsin;

ya da kahredersin yapacaklarını yapamadığın,

umutlarını yarınlara bıraktığın için…

Pusu sürer gider,

sen sabahı karşılar,

güne kırgın,

ve sancılı türkülerle merhaba dersin…

Devinirsin ha devinirsin,

huzursuzluğunun kaynağını bulmak,

ve bir çözüme ulaşmak için…

Onun için de pusulara karşı dikkatli olmalısın.

Çünkü;

“ve korku ve umut ve can pusuda pusuda yalnızlık”

(Yılmaz Odabaşı)

Ve unutma;

“ Yalnızlık gittiğin yoldan gelir”

E.E.Cummings,

“Kendinden başka bir kimse olmamaya savaşmak,

seni gece gündüz başkaları olmaya zorlayan bir dünyada,

sürdürebileceğin savaşların en zorlusudur.”

der bir sözünde…

Yalnızlıkla buluşmak,

biraz da bunu başarmak için gerekli değil midir?

“Kendin olmak ve kendin kalabilmek”

için yani…

Yalnızlık uğruna verilen mücadele,

buna da yardım etmez mi?

Etkilenmeyi önlemek,

ve irademizi gücü altına almak isteyenlere karşı direnmeyi,

onurla, cesaretle karşı durmayı sağlamak.

Ya da,

“Yalnızlığın derinliğinde,

ve ıssızlığında kendi durumunun farkında olarak,

içindeki özü anlamaya ve onu geliştirmeye yönelmek”

de denebilir buna.

yalnızlığa methiye ile ilgili görsel sonucu

Böylece,

yerine göre kullanıldığında yalnızlık,

sürekli başkaları gibi düşünmeyi,

ve hareket tarzını başkalarına göre belirlemeyi,

engellemek için de kullanılabilir.

“Le Bruyere”;

bir yerlerde,

‘yalnız olmamak gibi büyük bir mutsuzluk! der.

Kendi kendilerine katlanamamaktan korkarak,

kalabalıkta kendilerini unutmaya koşanları,

uyandırmak ister sanki.

Bir başka bilge, yanılmıyorsam,

Pascal da,

neredeyse bütün dertler odamızda kalmayı bilmememizden geliyor başımıza’  der.

(Yılmaz Odabaşı)

“Yalnızlık bir yağmura benzer…”

Güneşli bir günde de gelip bulabilir bizi,

bulutlarla yüklü bir gökyüzünün aniden boşalmasıyla da…

Yalnızlık yağmurlarında sırılsıklam oluruz birden…

Çok yağdığında belki yıkıp döker içimizde bir yerleri…

Sürükleyip götürür sevincimizi,

neşemizi ve belki de umutlarımızı,

sevdalarımızı…

Bir kaygılar ve korkular mekânı haline gelir yüreğimiz.

Teselliye muhtaç olur,

ve dayanma gücümüzü artırması için Tanrı’ya yalvarırız.

Bazen de tam istediğimiz gibi yağar;

inceden ince ve ağır ağır…

Damlalar yavaş yavaş yürür bedenimize…

Her iki yağış da rahmettir;

ama bu ikincisi daha verimli hale getirir insanı,

ve sindire sindire yürür bedenimize…

Ağır ağır kuşatır yalnızlık bizi.

Değdikçe uyandırmakta,

değdikçe kendimize getirmekte,

aymazlığa, haksızlığa,

vurdumduymazlığa karşı uyarmaktadır.

Beynimiz bir “düşünme odası” haline dönüşebilir,

bu yağmurlarda…

Farkında olmanın,

ve hayatı manalandırmanın peşine düşeriz.

Bir dönüşüm,

bir değişim nefesi üfler içimize…

Yürüyüşümüzü yargılardan,

korkulardan,

rastgele yerlerden değil;

bilginin,

bilincin ve sevginin içinden geçirmeye çalışırız.

O, yani yalnızlık,

azar azar ıslatır içimizi dışımızı,

bizse alabildiklerimizi almak için,

yürüyüşümüzü sürdürürüz.

“Notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık” derken şair,

yalnızlığın sadece insana özgü bir hal olmadığını,

bazen onun belirtisini eşyada da,

görebileceğimizi vurgulamaktadır. 

“…hayat, çarpar ya ağırlığını camlarına evlerin,

ışıklara aldanmayın,

evler de yalnızlıktır,

evler de…”  

Ve yalnızlık en çok gecede aranır,

ve gecede bulunur. Ki,

“…siz çekersiniz gece büyür,

gece çeker de bazen siz küçülürsünüz;

geceler yalnızlıktır…”

Ve sen,

 “yazıyorsan duyarlığınla yalnızsın kendi derininde;

duyarlığınla:

suya yazılan sözlerle…”

 Bölüşürsün sesini,

seni duyanlarla,

sana ilgi duyanlarla,

ve gecenin derininde seni anlamak,

seni paylaşmak için okuyanlarla…

Herkes yalnızlığı istediği gibi mi görür,

ya da istediği yerde?

Kimi gece de,

kimi gündüz de,

kimi gökte uçarken,

kimi yoksulluk,

naçarlık, acizlik içinde…

Çabuk gelip geçen,

ya da misafirliğini çokça uzatan…

“Ben yalnızlığı

 Gökte uçar gördüm.

 Ben yalnızlığı

 Garip naçar gördüm.

 Ben yalnızlığı

 Gelir geçer gördüm.”

diyor ya şair.

(Cahit Külebi)

Kişinin niçin yalnız olmaya çabaladığını,

ve bu çabayı gösterenlerde,

ne gibi özelliklere rastlanabileceğini,

yukarıda yazdıklarımızdan,

az da olsa çıkarabilirsiniz.

Bu durumu,

daha net ve açık bir biçimde ortaya koyan,

bir yazarın bu konudaki düşünceleri ise şöyle:

“Bu dünyada olmayanın özlemi içindeki kişi,

olanaksızı hayal eder.

Dünyanın zevklerini hor görür,

kabullenemez.

Uyumsuzluk acı verse de,

bir yere, tanıma yerleştiremez kendini. …

Yalnız bir münzevî olmak cazip görünür.

Kendisine kaçışlarından zevk alır,

çünkü içini yalnızca kendisi anlayabilir.

Ancak sıkıntılıdır da.

Sorgulamaları,

kendini suçlamaları,

düşüncelere dalması,

onu içinden çıkamayacağı durumlara götürüp,

çelişkiler yaşamasına,

ve karmaşaya neden olabilir.

O nedenle  yalnızlık zordur.

Kendisiyle hesaplaşmaya girme tehlikesini doğurur.

Bu her ruhun göze alabileceği bir şey değildir.

İnsanlara uzak duran kişi,

aslında onlara en çok değer verendir de.

Felsefe tarihine bakıldığında,

düşünürlerin çoğunun yalnızlığı tercih etmesi,

ve önermesi,

edebiyatta en derin yazıların,

yalnızlık,

boşluk ve hiçlik üzerine yazılmış olması,

boşuna olmasa gerek.

Yalnızlık ve özgürlük birbirinden ayrı düşünülemez.

Özgürlük yalnız insanın duyumsayacağı,

ya da en azından yaklaşabileceği bir şeydir.

Yalnızlık bağlardan kurtulmayı da getirir.

Ama böylesi bir durum,

insanı güvensizlik ve korku içinde bırakır.

Sanatçının,

edebiyatçının ve filozofun,

yalnızlığı insanlık için,

gelecek için,

kendinden,

bireysel yaşantıdan vazgeçmedir.

Topluluk içinde olmak,

kendini unutmak,

kendi sesini susturmaktır.

Kolay olan ve genellikle tercih edilen de budur.

Yalnızlığın en derinine inen,

ve orada kendisiyle karşılaşan kişi,

hiçliğe ve sonsuzluğa varır.

Hiçliğin aslında aranılası bir şey olmadığını,

tam da içinde bulunulan durum olduğunu fark eder.

İlgili resim

Acılar,

sevinçler,

tüm duygular,

kavramlar ve nesneler kaybolur.

(…) Yalnızlığı kaldırabilen kişi,

insanları umursamaz bir tavır içinde olsa da,

aslında kendinden bile daha çok saygı duyar,

ve sever onları.

Düşünceli ve duyarlıdır,

insan ilişkilerinde başkaları için önemsiz detaylar,

onun için önemlidir.

Kimsede rastlayamadığı özeni arar.

İlişkilerle ilgili olarak sürekli sorgulamalar içindedir.

Yalnızlığı hissetmesi,

onu kendisine,

ve çevresinde olup bitenlere,

hatta daha soyut düşüncelere iter.

Her zaman çekip gitme isteği içindedir.

Nereye, ne için olduğunu bilmeden sadece gitmek.

(…) Gündüzün gürültüsü,

kargaşası,

kalabalığı,

duyulan boş sözleri,

saçmalıkları,

anlamsızlıkları bunaltırken;

gecenin sessizliği,

yalnızlığı,

dinginliği,

karanlığı,

derinliği kendine getirir.”

(Nalan Yılmaz)

Bu bir düzyazıda anlatılanlar.

Yalnızlık ve yalnızla ilgili olarak bu anlatılanları,

şiirine,

 “Yalnızın Durumları” diyerek konu eden şair,

nasıl anlatıyor acaba?

Özdemir Asaftan dinleyelim:

“Yanar

Sobasında

 Yalnız’ın

 Üşüyen

 Bakışları.

Lambasında

Karanlığa dönük

Bir ışık

 Titrer

Sönük-sönük.

Penceresi

Dışına kapanmıştır,

Kapısı

 İçine örtük.”

Yazının sonunu,

yazanlarla ilgili gerçeği dile getiren bir cümleyle getirelim:

“Yazma eylemi bir yalnızlık eylemidir. “

 

İsmail BİNGÖL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s