TÜRBAN TARTIŞMASINDA ÇARPIK DİNİ ALGILAYIŞ ————————- ALINTIDIR

TÜRBAN TARTIŞMASINDA ÇARPIK DİNİ ALGILAYIŞ  

   Türban tartışmalarıyla ilgili sitemizde yayınlanan Ömer SAĞLAM Bey’in 23 Ocak 2013 tarihli son derece bilgilendirici yazısında aktardığı bir metinden alıntı yapmak istiyorum:

“Bir dinin bir şeyi isteyip istemediği o dinin metinlerine bakılarak, tarihteki tecrübesine bakılarak belirlenir.

Müslümanlığın ana çizgisinin ne olduğu konusunda da Müslüman toplumların uygulamalarının ortak paydasını almak zorundayız.

Konuyu böyle ele aldığımızda, Müslüman kadınların tarihsel süreçte dini gereklilik olarak gördükleri için örtündüklerinde kuşku kalmaz.”*

 Siyasal bir tahrik aracı olarak ahlâkın bütün sınırlayıcılığına aykırı şekilde kullanılan türban hakkında, anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’de din işlerinin en yetkili merciinin bütün diyebildiği, bundan ibarettir.

 Bu ifadeler, türban hakkındaki demagoji kalabalığının arasında elle tutulabilecek tek akıl yürütme ve mantık gayreti gibi görünüyor.

 Ne diyor DİB (Diyanet İşleri Başkanlığı)?

“Bir dinin metinlerine bakılır” diyor.

İslâm’ın metinleri neler?

Şu anda ayetler, hadisler ve içtihatlar…

Sorun şu:

Bir dinin kitabında, açıkça emredilmemiş herhangi bir şeklin, rivayet(hadis) ve yorumla (icma) emir veya yasak haline getirilmesi, “Allah’ın emri veya Allah’ın yasağı” hükmüne yükseltilmesi mümkün müdür?

Bu durumda bir şeyin dine göre durumunu belirlemede birinci ve geçerliliği tartışılmaz metin Kur’an-ı Kerim’dir.

Onda hükme bağlanmış konular “dine göre” değerlendirilmiştir ve bu tartışma götürmez.

“Dinin metinleri” ibaresi bu açıdan son derece muğlâktır.

Sözlerinin kendisinden sonra yakılmasını istediğini bildiğimiz bir peygamberin tevatür sözlerini, “hüküm”  olarak kullanmak ve hele bunlara “kitap” (Kur’an-ı Kerim) gibi bir “metinmiş” gibi bakmak hatadır.

Bunun ötesinde, akılları ve kavrayışlarıyla sınırlılık içinde kalan insanların sırf biraz daha fazla bildikleri için yorumlarının ayet kudretinde hüküm vermelerine itibar etmek dine kaynak sağlamak değil, dini tahrif etmektir.

Çünkü birçok konuda aynı kaynaktan beslendikleri halde çok farklı noktalara ulaşan “ulemanın” durumu, insan aklının istidlal yoluyla Allah’ın mutlak hükümlerine ulaşmasının mümkün olmadığını göstermektedir.

Buna mukabil, varoluşa zararının objektif verilerle ortaya konduğu her şeyin zaten kendiliğinden “yasak” olması ise dinle ilgisi olmayan bir durumdur.

“Dinin metinleri” ölçüsünün yetersizliği DİB’nı bir başka ölçüye sürüklüyor.

Görünmektedir o da “Müslüman toplumların ortak paydası” gibi tuhaf bir ölçüdür Resmî bir şeriat rejimi olan İran’da, yobazlığın resmî uygulamalarına rağmen, “Sükeyne” adlı bir Arap kadınının, kendi aklına ve vicdanına göre belirlediği giyim şeklinin de hâlâ var olabilmesi, tek bir ülkede bile böyle bir ortalamadan bahsedilemeyeceğinin delilidir.

Ya da Taliban sapkınlığını meşru ve geçerli bir İslâm î ölçü olarak alabilir miyiz?

Böyle bir konuda “ortalamadan” bahsetmek ne kadar doğrudur?

Diyanet burada “örfe” atıfta bulunmaktadır.

Yani Müslüman toplumların kendi yaşayışları içinde dine yer verişlerini, onların dinî anlayışlarını ve onların fiilî uygulamalarını esas almaktadır.

O halde dünyada “standart” bir Müslümanlık bulunmamaktadır.

Paragrafın sonuna doğru kadınların “tarihsel süreç içinde gerekli bulmalarından” bahsedilmektedir.

Öncelikle İslâm toplumlarında hiç kimse, kadınlara,  kendileri için neyi gerekli görüp neyi gerekli görmediklerini sormamıştır.

Erkek egemenler kadına neyi münasip gördüklerini bildirmişler, emretmişlerdir.

Müslüman kadının, kendi giyimiyle, mülkiyetiyle vs ilgili herhangi bir fikir beyan etmesi lâik Türkiye Cumhuriyeti’nde bile mevcut dinci eğilimden dolayı çok zordur.

Dolayısıyla sanki başörtüsü kadının kendi doğal tercihi olarak  ortaya çıkmış gibi düşünmek mümkün değildir.

Öte yandan “tarihsel gelişim” tabiri, tarihin kendiliğinden gelişen bir şey olduğunu kabul etmek demektir.

Tarih bütün toplumlar için standart olarak yürüyen bir zamansal otomatizm değildir.

Tarih, insanoğlunun davranışlarını zamansal olarak kaydetmek işidir.

Şöyle düşünebiliriz ki bugün olanı biteni hatırlamaktan vazgeçerek bütün kayıt sistemimizi ve hatırlama araçlarını ortadan kaldırsak ortada bizi yönetecek, adına tarih denen bir “zamansal makine” falan kalmaz.

Dolaysıyla DİB’nın tarihselci bakış açısı meseleyi görmezden gelmekten başka bir şey değildir.

Türban yobazlığının siyasi hedefi, ülkede devlet eliyle hepsi birbirine benzeyen Müslümanlar yaratmaktır.

Oysa “toplum”, milletleşmenin temeli olan ve rızaya dayalı bir değerler paylaşımını içeren en gelişmiş beraberlik türüdür.

Siyasal İslâmcılık, toplumu, büyük bir “cemaat” haline getirmeye çalışmaktadır ve ne yazık ki DİB’nın “tarihsel süreç” diye adlandırdığı siyasal İslâmcılık tarihinde, daima aynı amacın peşinden koşulmuştur.

Siyasal İslâmcılığın  “Müslümanlık” algısı da bu amaca göre insanlara dayatılmıştır.

Türkiye’de din, Müslüman’ların bireysel vicdanlarına ve akıllarına bırakılmalıdır. 

Din,  din profesyonellerinin hükümlerinin oyun sahası, münazara salonu değildir.

Müslüman’ların sorumluluğu, kendilerine üstün insan olarak dayatılmış bir takım din profesyonellerine karşı değil, Allah’a karşıdır.

Bu hiyerarşik eşsizlik ve üstünlük kabul edilmezse siyasal İslâmcılığın türban gibi istismarlarıyla toplumu ilkelleştirmesinin, ayrıştırmasının ve sonunda vatanı siyaseten parçalamasının önüne geçmek mümkün olamayacaktır.

 *http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi70237-Siyasi_konjonkture_gore_yon_degistiren_fetvalar.html

Görsel

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s