NEŞET USTA’M —— ALINTIDIR

NEŞET USTA’M  

MUALLA YASDIMAN

 

 

Keleci bilen kişinin yüzünü ağ ede bir söz

Sözü pişirip diyenin işini sağ ede bir söz

 

 Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı

Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz

………..

Kişi bile söz demini, demeye sözün kemini

Bu cihan cehennemini, sekiz uçmağ ede bir söz…

Diyen Koca Yunus.

İşidin ey yarenler aşk bir güneşe benzer

Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer

Taş yürekte ne biter dilinden ağu tüter

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Ve Yunus’ça ünleyen bozlakların ustası Neşet Ertaş.

Ecdadım Anadolu Selçukluları ve Karamanoğulları’nın başkentliğini yapmış Konya’mız için Mustafa Kemal Atatürk’ün;

“-Ne zaman bu şehre gelecek olsam, içimde bir heyecan duyarım.

Hz. Mevlana düşünceleriyle benliğimi sarar.

O çok büyük bir dahi, çağları aşan bir yenilikçi” sözleri ve tabi bir de Ahmed Eflaki’nin bir kitabında yer alan ve Mevlana’nın babası için türbe yaptırmak isteyen devrin sultanına söylediği rivayet edilen; “gök kubbeden daha görkemlisini yapamayacağınıza göre zahmet etmeyin” cümlesi aklımdan hiç çıkmaz.

Evet, büyük ustalar için gök kubbeden daha görkemlisini asla yapamayacağız ama avazı arşa yükselen bu ustaları bilmek, tanımak, anlamak için, çok da büyük çaba sarf etmemiz gerekmiyor.

 

Kaynağı, Orta Asya Türk medeniyetindeki Ozan-Baksı geleneği olan Âşıklık geleneği;

   Türk’ün yaşadığı tüm Osmanlı coğrafyasına yayılarak zaman içinde şekillenmiş, günümüze kadar ulaşmıştır.

 

 Yunus Emre, Mevlana, Şems, Pir Sultan Abdal, Ahi Evran, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Kul Himmet, Âşık Veysel, Şemsi Yasdıman, Musa Eroğlu, Muharrem ve Neşet Ertaş, Âşık Mahsuni Şerif, Muhlis Akarsu, Âşık Şefkatî, Ozan Arif, Musa Eroğlu, Murat Çobanoğlu, Çekiç Ali ve yine geleneğin dışında tutamayacağımız Abdurrahim Karakoç, yediden yetmişe hepimizin gönlünde taht kuran ve “zamanımızın Dede Korkut’u olarak anılan Barış Manço” ile birlikte daha niceleri bizi “biz” yapan, ete kemiğe büründürüp millet yapan değerlerimizdendir.

 

Kim bu ustaları okurken, dinlerken kendinden bir parça bulmaz, kim “evet işte bu benim” demez?

 

İşte bu değerlerimizden biridir.

Kırşehir’in yerel halk müziği tarzını geliştiren Muharrem Ertaş’ın oğlu Neşet Ertaş.

 

 Kendine has yazar, kendine has çalar-çığırır.

Bir hasretin, bir gurbetin, adıdır, yüreğinde yangınıyla, karasevdasıyla, insanlığıyla, adamlığıyla, bir büyük ustadır, “Datlı dili, güler yüzü” arayan, “âşık olmayan saz çalmasın” ve “Herkes çalar ama tatlı çalamaz, yar aşkı sinede nar olmayınca” diyen bir “Garip” ozandır Neşet Ertaş.

 

Yıllarca Pavarotti’yi, Michael Jackson’ı ve birçok batılı sanatçıyı avuçlarını patlatırcasına alkışlayan, tırnak içinde “entelektüel”lerimiz “Ay dost” diye ünleyen Muharrem Ertaş’ı ve Gönül Dağı’mızın sesi,  Leylasın’da Leyla’yı arayan adamı, “ayaklarımızın türabı, gönüllerimizin hızmatçısı”nı alkışlamakta çok geç kalmışlardır.

 

“Bozkırın Tezenesi” belki de Neşet Usta için verilmiş en doğru isim en güzel tanımlamadır.

Saz çalmaya nasıl başladığını soranlara “Ben dünyaya geldiğimde sazı göbeğime koymuşlar” diyen Neşet Ertaş babasıyla birlikte düğün çalıp çığırırlardı.

 

Annem hâlâ büyük ustayı televizyonda gördüğünde “benim düğünümde Muharrem Ertaş saz çaldı, Neşet Ertaş oynadı.

Ama amcanın düğününde artık O, saz çalıyordu” der.

 

Bizim oralarda Abdallar, 5-6 yaşına gelen erkek çocukları düğünlere götürmeye başlarlar, bu yaşlarda bir zil verirler eline köçeklik yapmaya başlardı.

Biraz büyüyünce de kaşıkla oynarlardı.

Bu süre bir alıştırma süresidir.

Daha sonra saz, keman, davul, zurna hangi müzik aletine kabiliyetliyse biriyle devam ederdi.

Böyle bir yeteneği yoksa köçekliğe devam ederdi.

Aslında bu tam bir usta çırak ilişkisiydi.

 

Zaten O da hayatını anlattığı bir şiirinde;

 

 Zalım kader devranını dönderdi

Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi

Babam saz çalarken bana zil verdi

Oynadım meydanda köçek dediler

Der…

 

Kendisi ile yapılan söyleşilerde köçekliği bırakmasını da şöyle anlatır; Kırıkkale’de bir köye gitmiştik, fasıl etmemiz gerekmişti.

Babam oynamamı teklif etti, saygıyla kabul ettim.

Bu arada bir ses kulağıma geldi: “Vah yazık, pek gencimiş” gibilerden.

Ritim zillerini babamın önüne koydum.

Anladı.

Bilirdik birbirimizi, arif insandı, hiçbir kelime söylemedi.

O da üzüldü böyle bir davranışa maruz kalmama.

 

Ergenlik çağının en büyük üzüntülerinden biriydi galiba Abdal diye anılması.

Bunu kendisiyle yapılan bir konuşmada şöyle ifade eder;

“Her gittiğimiz yerde “Abdallar geldi, Abdallar gitti” derlerdi, bu üstümüze yapışmış bizde kabullenmiştik.

‘Dertli Yoldaş’ adlı türkümde de söylemiştim:

“Zengin isen ya bey derler ya paşa

 Fukara isen ya Abdal derler ya Cingan, hâşâ.”

 

Çocukluğumun geçtiği Kırşehir’de Bağbaşı’nda otururlardı evet Abdallar Mahallesi de denirdi o semte.

Hafızamı çok yokladım, mahalle düğünlerinde ne derlerdi diye hatırladığım tek şey “Ustalar gelecek Bağbaşı’ndan, tembihledik sabaha kadar çalıp çığıracaklar, aman yiyecek içecek eksik etmeyin.”

Dedikleriydi büyüklerden duyduğum.

 

O dönemlerde biraz da dini telkinlerle çalıp söylemek herkesin yapabileceği bir şey değildi.

 

Ustam Şemsi Yastıman’dan bilirim o da sohbetlerinde “o zamanlar ancak düğünlerde bayramlarda saz çalınırdı, etrafa karşı saz çalmak iyi görülmezdi ve günah sayılırdı.

Anam saz aldığımı görünce; sülalemizde çalgıcı yoktu bu nereden çıktı diye sinirlendi bağırıp, çağırdı.

Ben de sazı emanet aldığımı geri vereceğimi söyleyip gönlünü aldım” der.

 

Buradan şunu da çıkarabiliriz, sadece Abdallar için değil, Abdal olmayan aileler içinde de çalıp söylemek devrin sosyal yapısı ile uyuşmuyor.

Tıpkı Neşet Ertaş soyunun Horasan’dan geldiğini söylediği gibi bizim soyumuz da 1224’te Horasan’dan gelen Şeyh Süleyman Türkmanî’ye dayanır.

Gençlik dönemimde babamın halasının da çok güzel Ud çaldığını bilirim.

Ama daha sonra dini nedenlerle Ud’u sobaya atıp yaktığını söylediğinde içim “cız” etmişti.

 

Yine çocukluk yıllarımın sisli anılarında kına gecelerinde kadınlar için saz çalan bir kadını hatırlarım.

40-45 yaşlarında kafasında erkek şapkası üstünde erkek takım elbisesi, uzaktan bakıldığında ufak tefek bir erkek görünümünde.

 

Tabi çocukken anlamıyorsunuz.

O saz çalan ve düğün halkını eğlendiren kadının neden erkek kıyafeti giydiğini ama sonraları anlıyorsunuz ya korunma ya dinsel nedenlerden kaynaklandığını.

Zira bizim oraların Abdalları içinde saz çalan kadın yoktur.

 

Bütün bunlar o dönemin sosyal yapısını, bariz bir şekilde ortaya koymaktadır.

 

Neşet Ertaş, aslında zor bir hayat yaşadı elbette.

Tıpkı kendinden öncekiler gibi.

Yokluk, yoksunluk, anavatandan uzakta, garip.

 

O’nun türkülerini dinlediğimizde acıyı ve sevdayı iç içe geçmiş görürüz.

 

Hayatını anlattığı bir konuşmasında “İnsanlar aşağılanınca incinir.

Gençtik, gittiğimiz köylerde âşık oluyorduk.

Ama bir Abdal’ın böyle bir şey yaşamasına imkân verilmezdi.

Kendi çevremizdeki üç-beş Abdal ailesi kendi içinde evlenirdi.

Diyemiyorduk ki “Biz âşık olduk, gönlümüz başkasında.” Bırakın benim gençlik yıllarımı, bugün bile bize kız vermezler.

Oğlum Almanya’da bir okul arkadaşına âşık oldu.

Kızın ailesi “Bunlar Abdal’dır” diye vermedi, kız kendi aklıyla gelinimiz oldu.” Diye anlatmıştı.

 

Yine kendisiyle ilgili olarak,

“Evcilik oynadığım kıza âşık oldum ben, ondan sonrasında âşık bir çocuk oldum.

Gittiğim her yerde âşık oldum.

Babam da böyleydi, ikimiz de âşıktık.

Göze yasak yoktu, görüp sevdalanırdık.” Diyordu.

 

İşte bu sevdanın bir adı da Leyla’ydı.

 

Neşet Ertaş Leyla’ya sevdalanır evlenmek ister.

Fakat babası, bazı nedenlerden dolayı karşı çıkar ve bir türkü söyler; oğluyla bir çeşit atışma yaparlar.

 

“Temiz ruhlu, saf kalplisin şöhretsin

Hakkın vardır evlenmeye evladım

Mevlam sana yapanları kahretsin

Aslı bozuk alma dedim evladım

 

Dokunsalar nazif tene kir gelir

Bizden önce ceddimize ar gelir

Köle olmak şanımıza zor gelir

Aslı bozuk alma dedim evladım”

 

Neşet cevap verir;

 

“Ulu arıyorsan analar ulu

Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu

Analar insandır biz insanoğlu

Aslı bozuk deme gel şu insana

 

Aşkı kimden aldın sevgiyi kimden

Aslı bozuk deme gel şu insana

Soracak olursan eğer ki benden

Aslı bozuk deme gel şu insana

 

Yazımızı felek yazdı Mevlâdan değil

Senin dediklerin evladan değil

Her hata suç bende Leylâ’dan değil

Aslı bozuk deme gel şu insana”

 

Ve evlenir Leyla’yla…

 

Baba Ertaş boyun eğer ve şöyle seslenir oğluna;

 

“Küsmedim Neşed’im kahrettim sana

Baban değil miydim sormadın bana

Olan olmuş yavrum ne deyim sana

Sen aklını yitirmişin evladım”

 

Bu evlilik çeşitli nedenlerle bittiğinde Neşet Ertaş’tan o neredeyse hepimizin bildiği şu türkü çıkar ortaya.

 

“Cahildim dünyanın rengine kandım

Hayale aldandım boşuna yandım

Seni ilelebet benimsin sandım

Ölürüm sevdiğim zehirim sensin

Evvelim sen oldun ahirim sensin”

 

Sözlerimi birkaç anıyla bitirmek istiyorum;

 

Adnan Yılmaz “Abdal Anıları” kitabında şöyle bir olaydan bahseder:

 

 “Muharrem Usta’nın gençlik dönemidir.

Oğlu Neşet de yetişmiş gelmiş, ün salmaya başlamıştır sanatıyla…

Civarda zenginliği ile ünlenmiş bir ağanın düğünü olacaktır.

Ağa bekler ki;

“Teber Uşağı düğün yapacağımı duymuştur.

Çıkarlar gelirler yanıma…”

 

Ağanın hanımı anlatılanlara göre Muharrem Usta’nın sanatına hayrandır.

Bunu, beyine söyleyip “Muharrem’e haber sal gelsin” dediyse de ağa “Benim haber salmama ne hacet!” deyip geçer.

Ağanın beklediği olmaz.

Muharrem Usta ağaya varıp da,

“Düğünün varmış ağam, biz gelelim” demez.

Ağa buna sinirlenir.

Tez elden haber gönderir adamlarına:

“Düğünüme Hacıbektaş’tan sanatçı getirin!”

Bu arada ağanın hanımı Muharrem Usta’ya düğün davetiyesini ulaştırır.

Hacıbektaş’tan gelen sanatçılar düğünü çalmaya başlar.

Başlar başlamasına da ağanın hanımının aklı Muharrem Usta’dadır.

Düğünün daha birinci günü Muharrem Usta “Okuntu”ya uyarak düğüne gelir.

Gelince ne görsün?

Hacıbektaş’lı sanatçılar Muharrem Usta’nın sanatının ünü karşısında ona saygısızlık ederek dışa vurmaktadırlar.

Üstelik biri de “İstek parçan var mı?” diyecek kadar ileri gider.

Oysa oradaki davetliler, Hacıbektaşlı sanatçıların sazı Muharrem Usta’ya bahşeylemelerini beklemektedir.

“İstek parçan var mı?” sözüne bütün enginliği ile ayağa kalkarak cevap veren Muharrem Usta, taşı gediğine koymakta gecikmez:

“Benden, yani Muharrem Ertaş’tan, oğlu Neşet Ertaş’tan, kaynı Çekiç Ali’den, yeğenim Hacı Taşan’dan söylemeyin de ne söylerseniz söyleyin!”

Hacıbektaşlı sanatçılar şaşırmıştır.

Sohbeti dinleyen ağa, Muharrem Usta’ya kızarak ,

“Geriye bunların söyleyeceği ne kaldı Muharrem?” der.

Tartışmalarını izleyen ağanın hanımı sözünü esirger mi?

“Bey bey, işte onu bir bilseydin!”

Ağanın hanımının sözleri karşısında Muharrem Usta durur mu:

“Ağam ağam, paramın hatırı olur demesen de bize gönül bahşeyleseydin, biz de senden emeğimizi esirgemezdik!”

 

 “Karadır şu bahtım kara”nın hikâyesini Neşet Usta şöyle anlatır:

“Bir zamanlar gençtim, pavyonda çalıp söylüyordum.

Gömleğimin yakası yağ içindeydi, gömleğimi yıkayacak, önüme bir tas çorba koyacak bir yârim olsa dedim.

Uzaktan uzağa bakıştığımız bir kız vardı, gittim istedim hayır demediler ama olmadı, kısmet değilmiş yarım kaldı.

Çok efkârlandım, pavyondan ayrıldım, şehri terk ettim.

Sazımı siyaha boyadım ve başladım çığırmaya “Karadır bu bahtım kara”..

 

“Hapishanelere güneş doğmuyor”

türküsünün öyküsünü de şöyle anlatır:

“Bir trafik kazası sebebiyle Yugoslavya’da 3 ay yattım.

Hatta Türkiye’deki gazeteler “Neşet Ertaş esrarengiz bir şekilde Yugoslavya’da hapse düştü” dedi.

Bunu yanlış anlayıp “Neşet Ertaş esrardan hapse düştü” şeklinde yazan bile oldu.” diyor.

 

‘Şöhret bence korkulu bir rüyadır’ diyen Ertaş, şöhretin sihrine asla kapılmamış, garip gelmiş, garip bu dünyadan ayrılmıştır.

 

Mezhep, etnik kimlik, partilerle hiç işi olmadı.

Bütün gücünü sazından, sözünden, sesinden alan Usta’nın cenazesinde yaşanılan Cami, Cemevi tartışması bu nedenle beni çok şaşırtmıştır.

 

 Son olarak şunu söyleyeceğim; Sağ-sol çatışmasının en ateşli günlerinden bir gün Kırşehir Saray sinemasında konseri vardı.

Bir grup genç günün sloganlarına uygun türküler istediler.

O her zaman ki mütevazılığiyle,

“Ağam biz böyle parçalar bilmeyiz, biz gönülle çalar, gönülle söyleriz.”

O konserde ben de vardım.

 

Neşet Ertaş’ı son gördüğüm 2000 yılı idi.

İstanbul Şirinevler’de küçük bir saz evinde bir masanın etrafında 8-10 kişiydik.

O çaldı söyledi, biz huşu içinde dinledik.

Yanında ne şakşakçı dostlar, ne korumalar, ne de her renk ve boyadan basın vardı.

Öylesine biz bize…

 

Son söz:

Türk’ün türküsünü anlamayan ne bilir Türk’ü.

 

Mekânın cennet olsun büyük usta.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s